Milli irade gücünü nereden alıyor?

Başbakan, AKP iktidarının icraatlarına yönelik tüm eleştirileri yanıtlarken temel argüman olarak “millî irade” kavramını ileri sürmektedir. Bu kavram Başbakan'ın dilinde öyle bir nitelik kazanıyor ki sanki “milli irade” denilen ilâhi bir güç var ve o neylerse sorgulanamaz, onun yetki verdiği kişi ve kurumlar dokunulmazdır. “Milli irade”yi arkasına alan her kimse o, istediğini asar, istediğini keser...

Tam bu noktada Başbakan'ın bir 23 Nisan Bayramı vesilesiyle sembolik olarak başbakanlık makamına oturan çocuğa söylediği “Sen şimdi başbakansın. İstediğini asar, istediğini kesersin!” sözünü anımsamamak olanaksız. “Milli irade” nedir? Nasıl oluşmaktadır? Nedir bu her şeye muktedir olan “milli irade”?

Her şeyden önce matematiksel bir büyüklüğü ifade ediyor bu kavram. Seçimlerde milletin, oy kullanan (Ve tabii ki oyu geçerli sayılan) kesiminin oylarıyla seçilen, seçim sistemine göre hesaplanmış milletvekili sayısı “milli irade”yi oluşturmakta veri olarak kullanılıyor. Yani belli hesaplamalardan sonra ortaya çıkan milletvekili çoğunluğu “milli irade” oluyor.

Tabii ki 1965 seçimlerinde uygulanan milli bakiye sistemi hariç bizim ülkemizde hiçbir zaman milletin oy verdiği siyasi partiler hak ettikleri oranda TBMM'nde temsil edilmemiş, “milli irade” hep ince hesaplarla belli siyasi partilerde vücut bulmuştur. Örneğin 1983 seçimlerinde Turgut Özal'ın Anavatan Partisi, yüzde 45 oy oranıyla milletvekili sayısının yüzde 55'ini (211/400) kazanarak tek başına iktidar oldu. Daha sonra meclis çoğunluğu sayesinde seçim sistemini değiştirerek 1987 seçimlerinde yüzde 36 oy almasına rağmen mecliste yüzde 60 (292/450) oranında temsil edilecek milletvekili sayısına ulaştı. Aynı seçim sistemi sayesinde AKP, 2002 seçimlerinde yüzde 34,2 oyla mecliste yüzde 63 oranında (362/550) temsil edilecek sayıda milletvekili kazandı.

Siyasi istikrar adına uygulamaya sokulan yüzde 10 barajlı bu seçim sistemi günümüzde hâlen yürürlükte tutulmaya devam ediliyor. Bu sistem sayesinde A. Levent TÜZEL İstanbul Üçüncü bölgeden 136 bin oyla bağımsız milletvekili seçilirken, Kamer Genç 13 bin oyla Tunceli milletvekili seçildi. (MHP İzmir 2. Bölge milletvekili Kenan Tanrıkulu'nun 148 bin oyla seçilebildiğini de belirtmekte yarar var.) Ayrıca Siyasi Partiler Kanunu hükümlerine göre partilerin seçimlerde nasıl aday belirlediklerini de göz önünde tutmak gerekir. Herhangi bir partiden herhangi bir pozisyon için (milletvekili, belediye başkanı, belediye meclisi üyesi vb.) aday olacak kişinin mutlaka parti üst yönetiminin ve hatta çoğu zaman parti başkanının onayını alması ön koşul hâline gelmiştir. Parti genel başkanının onayı olmadan hiç kimsenin, seçmenin karşısına çıkması söz konusu bile değildir. Mevcut durumda seçmenler kendi belirledikleri adayları değil, sadece parti genel başkanlarının önlerine sürdüğü adayları oylama hakkına sahiptirler. Yürürlükteki yüzde 10 seçim barajı sayesinde milyonlarca seçmenin oyu işleme alınmamakta, bu oylar “milli irade” nin oluşmasına katkıda bulunamamaktadır.

Hâl böyle olunca vereceği oyun işe yaramayacağını düşünen birçok seçmen, ya seçimde oy kullanmaktan vazgeçmekte veya kendine yakın hissettiği parti yerine, milletvekili çıkaracağını düşündüğü başka partiye oy vermek zorunda kalmaktadır. Ayrıca BDP oylarının belli seçim çevrelerinde toplanmış olmasından yararlanarak seçilen bağımsız milletvekillerinin bir kısmının sudan bahanelerle tutuklandığı ve milletvekilliği görevlerini fiilen sürdürmelerinin engellendiği de unutulmamalıdır. Seçimlerde aday olabilecek veya seçim kampanyalarında etkin kitle çalışması yapabilecek potansiyele sahip binlerce siyasetçinin de içeride tutularak siyasal haklarından mahrum bırakıldığı gerçeğini belirtmekte yarar var.

Devlet bütçesinden belli bir oranın üstünde oy alan siyasi partilere yapılan yüklüce para yardımlarından yararlanamayan diğer partiler, seçim yarışında ekonomik sıkıntılar nedeniyle geride kalmaktadırlar. Bürokrasinin çıkardığı zorlukları da bu sıkıntılara eklediğimizde adından çok söz edilen “milli irade”nin nasıl tecelli ettiği daha net olarak ortaya çıkmaktadır. Devlet olanaklarını sonuna kadar kullanmaktan geri durmayan iktidar partisi, seçmenlerin desteğini alabilmek için her yolu mübah saymakta, yoksul kitlelerin sağlık, beslenme, barınma ve eğitim gibi temel ihtiyaçlarını istismar ederek devlet olanaklarını kendi partisinin çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Medya organları, reklâm panoları, seçim meydanları ve kamusal alanlarda yoğun reklâm kampanyaları sürdürülmekte, kitleler aslı olmayan, abartılmış bilgilerle kuşatılmaktadır. Bu durumda depolitize olan kitleler seçimlerde özgür irade oluşturmakta zorlanmaktadırlar.

Başbakan'ın dilinden düşürmediği “milli irade” yukarıda bir kısmı anlatılmaya çalışılan koşullarda oluşmakta, oluşturulmaktadır.

Peki tüm bu koşulların adil(!) hâle dönüştürüldüğü bir ortamda “milli irade” gerçekten oluşur mu? “Milli İrade” denilen şey tam olarak neyi anlatıyor? Gerçekten “milli irade” var mıdır? Yoksa “milli irade” denilen şey yönetenlerin yönetilenleri (burjuvazi-emekçi sınıflar) yönetmeyi sürdürmeleri için uydurulmuş bir aldatmaca mıdır?

Milli İrade Bir Aldatmacadır

Tarık Ziya Ekinci “milli irade” konusunda şunları söylerken ne kadar haklı: “Sosyolojik açıdan toplumları oluşturan sınıf ve katmanların her birinin dünya görüşü ve sınıfsal çıkarları farklıdır. Sosyal ve siyasal sorunlara yaklaşımları karşıttır. Demokrasiden beklentileri de özdeş değildir. Örneğin çalışanlar, toplu sözleşmeli grevli özgür sendikacılığı savunurken, işverenler örgütsüz ya da esnek bir çalışma düzeni yeğler. İşçi ve emekçiler sosyal hakların genişletilmesini, egemen sınıflar da sınırlı tutulmasını talep eder. Düşünce, anlatım, inanç ve örgütlenme özgürlüğü aydın ve emekçilerin öncelikli istemidir. Egemen güçler ise bu hak ve özgürlüklerin sınırlı tutulması için çabalar. Keza egemen güçler milliyetçiliği yücelterek homojen bir toplum oluşturma yanlısıdır. Aydınlar ve çalışanlar ise şovenizme karşıdır ve eşit haklı vatandaşlığı savunur. Bu karşıtlığı yaşamın her alanında görmek mümkün. Sağlığın ve eğitimin parasız olması çalışanların, paralı olması da egemenlerin tercihidir. Aydınlar ve çalışanlar bağımsız, tarafsız ve adil bir yargıyı, egemen güçler ise sermayenin çıkarlarını koruyan bir adalet sistemini yeğler. Çalışanlarla aydınlar barıştan ve silahsızlanmadan, sermayeci güç odakları ise açık ya da dolaylı olarak silahlanmadan ve gerginlik politikasından yanadır. Aydın ve emekçiler devletin bir hizmet örgütü olmasını, sermayeci güçler ise devletin hizmet alanından çekilmesini, bir baskı aracı olarak kalmasını isterler.

Toplumu oluşturan farklı sınıflar arasındaki karşıtlık gibi, farklı etnik ve inanç gruplarıyla çoğunluktaki grubun talepleri de karşıttır. Çoğunluktaki etnik ve inanç grubunun talepleri milletin iradesiymiş gibi algılanır, diğer gruplar bastırılırsa, ülkede ne toplumsal barış, ne gelişme ne de demokratikleşme olur.

Yönetici siyasal güçler, genelde, çoğunluk grubunun milli ve dini taleplerinin yaygılaşması için çalışır. Örneğin, toplumdaki Alevi ve Kürt karşıtlığı, devletin Türklüğe ve Sünni Müslümanlığa dayalı bölücü nitelikli vatandaşlık politikasının bir sonucudur. Azınlıklara dönük itici ve dışlayıcı şartlanmalar da devletçe izlenen inkarcı siyasetin ürünleridir.”(*)

Başbakan, Tekel işçilerinin üzerine güvenlik güçlerini sürerken “milli irade”den güç alıyordu; Gezi parkı eylemlerine katılanlara su ve gaz sıkarken de. Yurdun dört bir yanında, demokratik haklarını kullanan muhaliflere gözdağı vermek için topladığı mitinglere de “milli irade” adını vermişti. Grevleri yasaklarken, çalışanların kazanılmış haklarını adım adım ellerinden alırken, kamu mallarını yok pahasına yandaşı özel sektöre peşkeş çekerken, doğayı acımasızca yok edip kentlerin çeperlerini beton yığınına dönüştürürken, taraftarlarına rant fırsatı yaratmak amacıyla plansız, projesiz, hesapsız (ya da ne kadar rant yaratacağı çok iyi hesaplanmış) kent uygulamaları yaptırırken, HES'lerle dünyanın en güzel doğal alanları olan Kuzey Anadolu ormanlarını yok ederken, kadınlara kaç çocuk yapmaları gerektiğini, çocuklarını nerede ve nasıl doğuracaklarını dayatırken, alkolün nerede, ne zaman ve ne kadar tüketilebileceğini sınırlarken, eğitim sistemini hallaç pamuğ u gibi atarak içinden çıkılmaz bir hâle getirirken, sağlık hizmetlerini paralı hâle dönüştürürken ve daha çok sayıda zorbalığı yaparken hep “milli irade”ye dayanıyordu.

Tam burada şunu sormak gerekiyor: Başbakan tüm bunları yaparken hangi sosyal sınıf, inanç grubu veya etnik grup adına yapıyor. Onun dayandığı “milli irade” kimlerden oluşuyor? Kimleri temsil ediyor? Başbakan ve partisi hangi “milli irade”nin sözcüsüdür? Başında bulunduğu devlet, kimleri, kimlerin çıkarları doğrultusunda baskı altına almaktadır?

Bu sorulara verilecek yanıtlar “milli irade”nin ne menem bir aldatmaca olduğunu göstermektedir. Başbakan için gezi olayları sırasında sokağa dökülen milyonlar, “milli irade”yi temsil etmiyor ama “milli irade” mitinglerine katılanlar temsil ediyor. Ona ve partisine oy veren yüzde 50 “milli irade”, diğer yüzde elli değil. Suriye'de yönetime karşı silahla direnenler “milli irade” fakat Türkiye'deki Kürtler değil. Mısır'da Mursi'yi desteklemek için Adviye Meydanına toplananlar “milli irade”, Mursi'yi iktidardan indirmek için Tahrir Meydanına toplanan milyonlar değil. Kendisini 2002 seçimlerinde iktidara getiren sandık “milli irade”yi gerçekleştirdi, önceki sandıklar vesayet yarattı. Gezi eylemcisi milyonlar sokağa “milli irade”yi yok etmek için çıkıyor, havaalanında kendisini karşılamaya gelenler “milli irade”yi kurtarmaya.

Kısacası Başbakan gibi düşünenler, onu destekleyenler “milli irade”yi temsil ediyor. Doğal olarak Başbakan demek, “milli irade” demek. Başbakan'a karşı çıkmak, muhalefet etmek, “milli irade”ye karşı çıkmak demek. Bu kadar basit.

Hâl böyle olunca Başbakan “milli irade”den almış olduğu yetkiyle her türlü düzenlemeyi yapmaya ve birilerine istediği konuda dayatmalarda bulunmaya hak kazanmış oluyor. O isterse Kürtlere haklarını verir, istemezse vermez. Onun izin verdiği gösteriler yapılabilir, müsaade ettiği gazeteciler çalışmaya devam edebilir. Ülkedeki demokrasinin sınırlarını o belirler. Hatta mahkemeler bile karar verirken onu hesaba katmak zorundadır. Üniversiteleri yönetmek zaten onun yetkisi dahilindedir. Kimin şampiyon olacağına, hangi takımın şike yapıp yapmadığına bile onun karar vermesi normaldir.

Peki “milli irade”yi temsil eden Başbakan, günün birinde “Devlet Başkanı” olmak isterse ne olur? Ha, orada bir duralım! Gezi eylemleri şimdilik Başbakan'ın bu isteğini gerçekleştirmesine engel oldu. İlk fırsatta yeniden gündeme getirilmek üzere şimdilik rafa kaldırılmış durumda bu istek. Ama Başbakan'ın hep aklında olduğunu da unutmamak gerekir. “Milli irade” dışı sayılan milyonların gezi eylemleriyle göstermiş oldukları direniş, sadece kendilerinin “milli irade”yi temsil ettiğini düşündüğü için her şeyi yapmayı kendilerine hak sayanların hesaplarını ve daha da önemlisi morallerini bozdu. Hiç hesapta yokken iktidarlarını kaybetme ihtimaliyle yüz yüze geldiler. Bu durum onları korkuttu. Korktukça hırçınlaştılar. Beklemedikleri gezi direnişi, bugüne değin açık etmedikleri birçok zaaf ve gizlerinin ortaya çıkmasını sağladı.

Önümüzde yerel seçimler var. Gezi direnişinin kazanımlarını kalıcı hâle dönüştürmek için büyük bir fırsat olabilir bu seçimler. “Milli irade” olarak sayılmayanlar, ne olup olmadıklarını dosta düşmana göstermeyi becerdikleri ölçüde bu seçimler gerçek anlamda bir fırsata dönüştürülebilir. Bu seçimlerde sadece yerel yöneticiler seçilmekle kalmayacak. Sadece kendilerini “milli irade”nin temsilcisi olarak görenlere bunun doğru olup olmadığı da gösterilecek. Belki de rafa kaldırılan devlet başkanı olma hayalleri de bir daha gündeme gelmemecesine tozlu raflara terk edilmek zorunda kalınacak.

Yerel seçimlerde AKP iktidarına verilmeyen her oy Başbakan'ın elindeki “milli irade” aldatmacasının cazibesine indirilmiş bir darbe olacak. Başta İstanbul olmak üzere AKP'nin kaybedeceği her belediye başkanlığı günden güne kontrolsüz bir güç haline dönüşen Başbakan'ın kontrol altına alınması ve demokrasinin güçlenmesi anlamını taşıyabilecektir. Nasıl ki gezi eylemleri sayesinde başkanlık sevdasını ertelemek zorunda bırakılmışsa yerel yönetimlerde muhaliflerin başarı kazanması, Başbakan'ın diline çok doladığı “milli irade” argümanını da kaybetmesini sağlayacaktır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın Başbakan açısından ne anlam ifade ettiğini herkes biliyor. Diyarbakır, BDP için neyse; İzmir, CHP için ne anlam ifade ediyorsa; buralardaki belediye başkanlıklarını başka partilerin kazanması nasıl sonuçlar doğuracaksa, İstanbul'un kaybı da AKP ve özellikle Başbakan için aynı sonuçları doğuracaktır. Gezi eylemleri ile tüm dünyadaki rejim muhaliflerine örnek olan kitlelerin, bu yerel seçimlerde de büyük bir başarı kazanmaması için bir neden yok. Önemli olan herkesin üzerine düşen sorumluluğun gereğini yapmasıdır. Toplumsal muhalefetin yerel seçimlerde elde edeceği başarı, gerek Kürt sorununun çözümü, gerekse ülkedeki demokrasinin güçlendirilmesi için yeni fırsatların ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Yazımızı Tarık Ziya Ekinci'nin yukarıdaki yazısının son bölümü ile bitirelim: “Unutmamak gerekir ki, çoğulcu ve sınışı bir toplumda çoğunluk partisi liderinin 'milletin iradesini' temsil ettiği iddiası, otoritarizme meşruluk sağlama amaçlı bir demagojidir. Çağdaş demokrasilerde iktidar partisinin görevi, soyut bir 'milli irade' adına dayatmacılık değildir. Aksine eşit haklı vatandaşlık ilkesi temelinde, azınlık haklarını tanıyan, hukuka saygılı, evrensel normlarda, özgürlükçü bir demokrasiyi geliştirip yaygınlaştırmaktır. Ancak böyle bir demokratik düzende özgür bir tartışma ile karşıt sınıflar, etnik ve dinsel topluluklar arasında ortak bir mutabakat oluşur, toplumda barış, ilerleme ve demokratikleşme gerçekleşir.”

(*) http://www.toplumsol.org/demokrasi-ve-milli-irade-sorunsali-tarik-ziya-ekinci/