Alevilikle Sünniliği “görücü” usulüyle evlendirmek istiyorlar

Cem Vakfı Genel Başkanı İzzettin Doğan Fethullah Gülen'le el ele vermiş; Alevileri ve Sünnileri ortak bir projede buluşturuyor. Gülen'den “gelen” ve İzzettin Doğan tarafından kabul edilen proje kapsamında, camii, cemevi ve aşevi aynı mekânda yan yana bulunacak. Tüm giderlerinin Gülen Cemaati'nce karşılanacak olan projenin temeli 8 Eylül'de Ankara'da atılacak.

Bunun ne anlama geldiği açık: İzzettin Doğan ve Fethullah Gülen aracılığıyla Alevilikle Sünnilik “görücü” usulüyle evlendirilmeye çalışılıyor. Böylece Sünnilikle “akrabalık” kurulacak, başkaldırı kültürünün taşıyıcıları olarak Aleviler “terbiye” edilecek ve hem “Allah'ın-Peygamber'in” hem de “devletin” gelecek projelerinde “sorunsuz” kullanılacak: Devletsiz-Peygambersiz Alevilik, “devletli ve peygamberli” olacak.

Biz diyoruz ki bu “evlilikte bir tecavüz olayı” var. Aymazlığımızı sürdürürsek yakın gelecekte bu “tecavüz olayı”nın çocukları “Ben Aleviyim”, diye karşımıza çıkacak ve bizleri “mekânlarımızdan kovacak” ve Aleviliği “altın tepside” egemenlere sunacak.

O günler gelmeden Alevi burjuvazisinin temsilcisi İzzettin Doğan'a ve bağlılarına, örgüt “donuna dökülerek” davranışlarının “payını” verelim. Unutmayalım; Alevilik “bilme” kültürü değil, “değiştirme” kültürüdür: Aleviliği, devlete-Allah'a-Peygamber'e “pazarlamaya” çalışan kendi burjuvalarımıza davranışlarının karşılığını “davranış” olarak yaşama taşıyalım. Davranışlarının “payını” verirken bilme kültürünün araçları arasına giren “basın açıklaması vb.” ile yetinmeyelim, değiştirme kültürünün yol insanları olarak, “sınıf yoğun halk katının” özlemlerini içselleştirelim ve kendi burjuvalarımıza “karşı” eyleme geçelim. Alevilik “sınıfsal bir ihtiyaçtan” doğmuştur, bu ihtiyacı “kirletmeyelim.”

Camiyi Alevilerin kafasına sokmak

Aleviler, yaklaşık 300 yıllık bir süreç içinde, “Geriye Dönüş Tapımı”nın izinde, egemen sınıfın ilahi ideolojisi durumunda bulunan İslamiyeti, “tersine dönüşüme” uğratarak, yani metafizik tanrıyı, onun peygamberini, kitabını inkâr ederek insanı “Konuşan Tanrı”, peygamberini “mürşit” yaptılar. Varolma nedenleri olan “sınıfsal” gerçekliğin kendilerine yüklediği sorumluluğun gereği olarak tektanrıcı dini ve ilkelerini “iptal” edip inancı “neden” durumundan “sonuç” durumuna taşıdılar; vahdet-i mevcutçu anlayışla bilinci-inancı “bâtınî felsefe” olarak örgütlediler. Örgütledikleri felsefenin-inancın ibadeti “cem”, ibadet yeri de “cemevidir”. Cemevi sadece “kutsama” temelli ritüellerin yapıldığı bir yer değildir: Devletsiz bir kültür olduğu için Aleviler açısından “cemevi” aynı zamanda “yazısız ama yaptırımı olan yasaların üretildiği, bu yasalara uymayanların cezalandırıldığı”, bir mekân, kurumdur. Bu durum öylesine “içselleştirilmiştir” ki, kendini İslamın “özü” olarak gören Alevi de, kendisini İslamın dışında “bağımsız bir dinin” parçası olarak gören Alevi de, kendisini “Geriye Dönüşle” İslamiyeti tersine dönüşüme uğratan, burjuva aydınlanmasını “kırıp” toplumcu aydınlanmayla “buluşmaya” çalışan “bâtınî-heterodoksi” nitelikte bir toplumsal yapının parçası olarak gören Alevi de “camiye gitmez”; yani “camiye sokamazsınız Aleviyi”; onlar için ibadet “cem”, ibadet yeri de “cemevidir”. Sanki egemen sınıf-yargı, bunun farkına varmış gibi: “Madem ki Alevileri camilere sokamıyoruz; öyleyse camileri Alevilerin kafasına sokalım”, (1) anlayışını yaşama taşıdılar. İşte, “Devletin Alevisi” olmak isteyenler, “camiye gitmemekle birlikte kafalarına cami sokulan ya da aynı mekânda saf tutan Alevilerdir”.

Geçmişini yiyen bir Alevilik geleceğini boğar

Aleviler, dünün acılarına-anılarına ve kavgalarına bağlıdır; bunlardan sıyrılarak geleceğe bakmasını genellikle “beceremezler”; belirleyici, anımsatıcı ve akılcı bir sürüklemeyle hep düne, geçmişe “taşırlar” insanı. Ama biz biliyoruz ki geçmiş olayların tarihsel özelliği, ancak “geleceğe katkıları” ortaya çıktığında tam olarak anlaşılabilir. Bu toprağın en gerçekçi “politikası” olan Alevi tarihinin “gelecek zamanını” yaşıyoruz. Söyleyecek çok sözümüz olmalı. Geçmişimize “vurgunuz”; anlıyorum ama geleceğimize “vurgun” olmazsak, günümüzü “kurmakta” zorlanırız. Tarihimize ilgisizliğimiz “suçluluğa” dönüşmeden sıkıntılarımızı “lokma” yapıp, yani sıkıntılarımıza “çözüm yollarını üretip”, umutlarımızı “evrenselleştirmek” durumundayız.

“Terbiye olmak” isteyenlere sözümüz yok. Terbiye olmak istemeyenlere “anımsama” anlamında, Alevi “hesaplaşmasının” nerede-nasıl yapılacağını kısaca aktaralım istedik: Çünkü hangi “gerekçe”yle yapılırsa yapılsın “geçmişini yiyen bir Alevilik, geleceğini boğar”.

Aleviliği yaratan insanların Müslümanlıkla kitlesel düzeyde “tanıştıkları” dönemlerde Sünni Ortodoks ilkeler, toplumsal düzeyde “uygarlığı çelmelemeye” çalışan, aklın kılavuzluğunu hiçe sayan, düşünceyi ve bilimi “ters dönüşüm”le “dogmalar”ın hizmetine sokan, “halk çalışsın yönetenler yesin” düzeninin sürdürülmesinden yana olan bir “inanç ağırlığı”na, bir “resmi dinsel ideoloji”ye dönüşmüştü.

Alevilik, bu “inanç ağırlığı”, bu “resmi dinsel ideoloji” altında ezilen, horlanan, yabancılaşan Anadolu insanının özgürleşme; bağımsız düşünme, haksızlığa, sömürüye başkaldırma eylemleri “eşliği”nde geçmişten sızan ve geleceği aydınlatan bir “ışık” olarak belirdi. Tanrı'yı, insan aracılığıyla konuşan, söyleyen, davranan bir eylemin içine “soktu”; insanı, şeriat varlığından, bir “yorum”, bir “yetenek” varlığına yükseltti ve onu, yaşama, yaşamdan kaynağını alan bir geleneğe bağladı. Ama hiçbir zaman değişmezliğe tutsak etmedi; “doğru düşünme-doğru konuşma-doğru eylem” üçlemesinin yönlendiriciliğinde inandığı gibi davranmasını, düşündüğü gibi yaşamasını sağladı.

Aleviler, “kurtarıcı bâtıni bilinçle” donanmış “gönül erleri”nin kurmaylığında; bir yandan, “inanç susuzluğu”na ve özlemlerine yanıt verecek bir “sezgisel akıl dünyası” yaratarak şeriata tavır alırken, diğer yandan, doğanın ve toplumun gereklerine göre düzenlenecek bir yaşam, yaşama ortamı için egemene “isyan” ettiler.

Kıyıma uğramalarına karşın kan akıtmadan “gönül suyu” sunarak, Anadolu'yu içten ele geçirdiler; Anadolu insanıyla içli-dışlı, senli-benli oldular.

Anadolu insanı bu yolda özlemini, sevgisini “gönül erleri” biçiminde “kişileştirdi” ve onlara “olağanüstü”, “insanüstü” yetiler verdi. İnanç zenginliğini, insan sıcaklığını, eşitsizliğe, sömürüye ve baskıya duyarlılığı kucaklayan “kutsal” bir “kültür” yarattı. Bu yolla Aleviliği, insanı insan yapan “özgürlüğü”, toplumu toplum yapan “demokrasiyi” ve direnmeyi olanaklı kılan “dayanışmayı” üretmenin; bu dünya sorunlarını bu dünyada çözmenin, hesaplaşmayı “burada” yapmanı n; güzelliği, erdemi, mutluluğu, doğruluğu, saygıyı, sevgiyi, “düş ürünü” bir dünyada değil, “yaşanılan yerde” aramanın bir “aracı” durumuna getirdi.

Bu gelişme, toplumda ezilen, sömürülen katmanlar, sınıflar temelinde “çıkarları” ve “umutları” bir olan, aynı geleceğe koşan Alevi-Sünni tüm insanları kucaklayan; genelde “din kardeşliğini”, özelde “Alevi-Alevi/Sünni-Sünni kardeşliğini” yapaylaştıran; “özgür birey”in, “özgür yurttaş”ın öne çıktığı gerçek Alevi-Sünni kardeşliğinin maddi ve düşünsel temellerini de yarattı.

Anadolu Alevilerinin bu “anahtar konumu”; ekonomiyi ve politikayı güden egemen güçler için her zaman bir korku kaynağı oldu. Bu nedenle her Alevi bu konumunun bilincinde olmalı, sorumlu düşünmeli, sorumlu davranmalıdır.

Unutmayalım Aleviler, düşüncelerinden dolayı “dinsiz” olarak değil, toplum düzenini “maddeci bir yaşama anlayışı” üzerine oturtmak isteyen, inançlarını ise bu isteklerini tavıra, eyleme, davranışa dönüştüren bir “manevi güç” olarak gören “devrimciler, ilericiler, aydınlık insanlar” olarak algılanmak, şayet yargılanmak gerekiyorsa böyle yargılanmak istiyorlar.

(1) Bu saptama bildiğim kadarıyla ilk kez Emekçi tarafından yapılmıştı.