“Muhteşem Yalnızlık” / 2

Tayyip Erdoğan'ın 32 Başdanışmanından birisi Başbakanının ve onun rejiminin yalnızlaşmasını "Değerli Yalnızlık" diye övmüştü. Bu sözün aslı Sömürgeci Britanya İmparatorluğu'nun kendisini "Muhteşem Yalnızlık" (veya "Yalıtılmışlık") şeklinde değerlendirmesiydi.

Çok değil birkaç yıl öncesine kadar Tayyip Erdoğan "Ilımlı İslâm" diyen (ve "Şark için bu kadarı fazla bile" diye düşünen) Batı'da itibar sahibiydi. Özellikle "One Minute" atraksiyonundan sonra Arap ülkelerinde neredeyse kahraman ilân edilmişti. İçindeki insanların hayatlarını hiçe sayarak Mavi Marmara teşebbüsünü kasıtlı yapmış, İsrail'in saldırısından fayda ummuştu.

Ama hem Batı'yı, hem İslâm'ı, hem İsrail'i hem de Arap ülkelerini idare etmek akrobatlığı tabii ki uzun sürmeyecekti.

Şimdi ne Avrupa'ya gidebiliyor, ne Orta Doğu ülkelerine, ne de hatta BM Genel Kurulu'na.

Tayyip Erdoğan ikinci yenilgisini Suriye'de aldı. Esad rejiminin hemen yenileceğini sandı ve kardeşi Esad'ın düşmanı kesiliverdi, Esad'ı yedeğine almakla başlayacağını sandığı Yeni Osmanlılık macerası bu kez İslâmcı bir din devletiyle devam edecekti. Ama bu politikası batağa saplandı ve sakalı Cihatçılara kaptırdı. O kadarla da kalmadı ABD dâhil Batı'nın tepkisini üzerine çekti. Komşularla "sıfır sorun", kısa zamanda "sırf sorun"a dönüştü. İmam Hatip Mektebini ve Tahsili Yüksek Ticaret Akademisini geçmeyen, "referansım İslâmdır" diyen, bilgisi kıt, ufku dar, kendisi sığ bir politikacının, ziyadesiyle kifayetsiz muhteris bir politikacının kendisini bir "dünya lideri" sanması tabii ki iflas edecekti.

Bırakınız dünya lideri olmayı, birkaç Türki Cumhuriyetler dışında ziyaret edeceği ülke kalmadı.

Önümüzdeki süreçte yalıtılmışlığın pek çok örneğini göreceğiz.

G20 Zirvesi-St. Petersburg

Tayyip Erdoğan bunlardan ilkini St. Petersburg'da yapılan G-20 zirvesinde Barack Obama tarafından istiskâle uğramasıyla yaşadı. Onun medyası toplantı öncesinde Başbakanlarının Obama ile de görüşme yapacağını yazdılarsa da, Ahmet Davutoğlu ve maiyetinin tüm diplomatik gayretlerine rağmen Obama Tayyip Erdoğan'a kısa bir görüşme randevusu bile vermedi.

Buna rağmen bir kısım medya başbakanlarının Barack Obama ile görüştüğü dezenformasyonunu yarım ağızla tekerledi.

Örneğin Milliyet, "Akşam yemeğinden sonra düzenlenen kültürel etkinlikte bir araya gelen Erdoğan ve Obama'nın, Suriye'deki gelişmeleri ve olası askeri operasyonu ele aldığı öğrenildi. [Oysa bu haber de doğru değildi. Bir araya gelen filan olmadığı gibi, Suriye konusunun da ele alındığı bir uydurmaydı.]

“Konuyla ilgili daha detaylı görüşme yapma kararı alan iki lider bugün bir görüşme daha gerçekleştirecek. Görüşmenin saati ile ilgili herhangi bir açıklama ise yapılmadı". Yapılacak denilen görüşme gerçekleşmediği gibi, yapıldı denilen görüşme de "bir kültürel etkinlik" esnasında ayak üstü edilmiş üç beş nezaket cümlesi olmalıydı.

Buna rağmen Obama ile görüşmüş olmayı kendisi için propaganda sayan Tayyip Erdoğan bile dezenformasyona katıldı. İddia edilen olay çalışma yemeği bitiminde Obama ile Tayyip Erdoğan'ın karşılaştıkları ve ayakta konuştuklarıydı. Bunu Tayyip Erdoğan oteline döndüğünde "Evet görüştük, yarın tekrar görüşeceğiz" diye açıkladı. Ertesi gün tabii ki tekrar görüşmediler. Çünkü Tayyip Erdoğan doğru konuşmamıştı.

Nitekim Cumhuriyet ve Aydınlık gazeteleri doğruyu yazdılar, Barack Obama'nın Tayyip Erdoğan'a randevu vermediğini belirttiler.

Dahası da Ankara basın kulislerinde iddia edildiğine göre Barack Obama yakın çevresine Tayyip Erdoğan için "yüzünü görmek istemiyorum" dermiş.

Tayyip Erdoğan'a Rusya Devlet Başkanı Putin de randevu vermedi.Türk başbakanının görüştüğü iki siyasi lider François Hollande ile Etiyopya Başbakanı Haile Mariam Desalegne oldu.

Daha da önemlisi ABD'nin Suriye'ye füze saldırısıyla müdahale etmesine "Yetmez ama Evet" demiş olan Tayyip Erdoğan'ın Zirveyi müdahale ve daha fazlası için bir kulis alanı gibi kullanma gayretiydi. Erdoğan-Davutoğlu diplomasisi hüsrana uğradı.

Tayyip Erdoğan niçin St. Petersburg'da bulunduğunu unuttu, oradan ODTÜ çevre direnişi için dehşetli demeçlerinden birisini patlattı ve "O yol yapılacak" dedi.

Türkiye'nin başında öyle bir politikacı var ki, Kars'daki heykeli yıktırıyor, Taksim Parkı'na kışla yapmaya kalkışıyor (ama cevabını alıyor), ODTÜ arazisinden yol geçecek diye haykırıyor, Futbol Milli Takımına antrenör tayin ediyor. Daha kim bilir, üstüne vazife olmayan nelere karışıyor.

ABD-Rusya-Suriye görüşmesi–Paris

ABD bazı müttefikleriyle Suriye'ye füzeli müdahale niyetlerini açıkladığında Tayyip Erdoğan rejimi bunun çözüm olmayacağını, kara müdahalesi de gerektiğini de ısrarla söyleyip durdu. Hatta Suriye'nin kuzey sınırına yığınak bile yaptı. Ola ki, bir savaş kargaşasında ben de Batı Kürdistan'a (Rojava'ya) girerim, 30 km. derinliğinde bir şerit yaratırım diye hevesleniyordu.

İstediği savaş çıkmadığı gibi, hiç yoktan içeride bir politik zafer diye tanıtacağı hava müdahalesi de gerçekleşmedi. Rusya araya girerek kimyasal silahlar konusuna bir çözüm getirdi.

ABD, Rusya ve Suriye Dışişleri Bakanları çözüm için Paris'te toplandılar. Fransa Türk Dışişleri Bakanı'nı da Paris'e çağırdı, Davutoğlu toplantıya katılacağını sanarak şerefyab oldu ve Paris'e koştuysa da toplantıya alınmadı sadece yemekte kendisine bilgi verildi.

Ankara'ya yapılan bu muamelenin adına eski dilde "istiskâl etmek" denilirdi. Bugünkü halk dilinde ise gençler "ker muamelesi çekmek" diyorlar.

BM Genel Kurulu-New York

Tayyip Erdoğan her sene Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun açılış oturumlarına gider ve nutkunu çekerdi. Bu yıl da gideceği açıklandı, ama son anda vazgeçti. Onun yerine C. Başkanı Abdullah Gül katıldı.

Fakat Gül de Tayyip Erdoğan rejiminin bir parçası olarak kabul edildi.

Gül'ün Obama ile görüşmemesi olasılığına karşı Abdullah Gül peşin peşin gardını aldı ve şöyle dedi:

"İran, Fransa başta olmak üzere bazı cumhurbaşkanlarıyla görüşeceğiz. ABD başkanları, BM Genel Kurullarında prensip olarak ikili görüşme yapmazlar. Biriyle yaparsa öbürüyle de yapma ihtiyacı söz konusu olur. Bu bir gelenektir. Onun için bizim herhangi bir talebimiz de yoktur ama başka ülkelerden bazılarından biz talep ederiz, onlar bizden talep ederler. Bu bilinen bir gelenektir."

Obama: "Cihatçıları destekliyorsunuz!"

10 Ekim 2013 tarihli Wall Street Journal çift imzalı bir haber yayınladı. Haberde Tayyip Erdoğan, Hakan Fidan ve Ahmet Davutoğlu'nun bu yıl Mayıs ayında Barack Obama ve John Kerry ile görüşmesi anlatılıyordu. Haber-yazı-yorum daha çok Ankara'nın İslâmcılarla işbirliği yapmasından rahatsız olduğu ve Hakan Fidan'ın bölgedeki faaliyeti üzerinde duruyordu. İşte Wall Street Journal'in saptamalarından bazıları:

"ABD'li yetkililere göre, Obama, Erdoğan'a normalde kullandığından çok daha sert bir üslupla mesajını iletti: ABD'ye göre, Türkiye silahların ve gerillaların hiç bir ayrım göstermeden Suriye'ye geçmesine izin veriyordu ve bunların arasında Batı karşıtı cihat yanlıları da vardı.

Erdoğan'ın yanı başında, Türkiye'nin, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı devirmek için gösterdiği gayretlerin ve muhaliflere tedarik sağlamasının itici gücü olan Hakan Fidan oturuyordu. Geniş yetkileri olan istihbarat şefi, ABD'nin duyduğu rahatsızlığın da merkezinde yer almaktaydı."

"Fidan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu –ABD'li yetkililere göre– Arap Baharı'nı Türkiye'nin bölgedeki nüfuz alanını genişletmek amacıyla kullanıyorlar. Fidan, başbakanın bir numaralı iş bitiricisi. Fidan, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın başına geldiği 2010 yılından bu yana teşkilatın çıkarları ile Erdoğan'ın çıkarlarını örtüşür hâle getirdi."

"Türkiye'nin son yıllarda Hakan Fidan tarafından uygulanan Suriye politikası ABD ile aralarının açılmasına neden oldu. Her iki ülke de Esad'ın gitmesini istiyor. Ancak Türk yetkililer ABD'ye bunun için en iyi yolun uluslararası toplumun agresif bir şekilde muhalifleri silahlandı rması olarak gördüklerini söyledi. ABD'nin benimsediği temkinli tutum ise Washington'ın silahların cihat yanlısı gruplara gitmemesine öncelik verdiğini gösteriyor. Birçok ABD'li yetkiliye göre cihat yanlısı gruplar ABD için Esad'ın oluşturduğundan çok daha büyük bir tehdit.

ABD istihbarat kurumları, Fidan'ın amacının ABD'nin altını oymak değil Erdoğan'ın çıkarlarını sağlamak olduğuna inanıyor. Son aylarda radikal İslâmcıların Türkiye sınırından kuzey Suriye'ye geçmesi ile Ankara kendi politikasını gözden geçirmeye başladı. ABD'li ve Türk yetkililere göre Türkiye'nin bunu yapmasının nedeni ABD'nin şikâyetlerinin endişe yaratması değil, fakat durumun Türkiye'nin güvenliğini tehdit etmesi.

Hakan Fidan'ın Türkiye'de nasıl değerlendirildiğine şüphe yok. Fidan'ın Türkiye'nin iki numaralı adamı olduğunu söyleyen Taraf yazarı Emre Uslu, Fidan hakkında, "Tüm bakanlardan ve hatta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den bile güçlü," diye konuştu."

"Fidan'ın Esad'a karşı yürüttüğü kampanya Ağustos 2011'e dayanıyor. Söz konusu tarihte Tayyip Erdoğan Esad'a yönetimi bırakması çağrısında bulunmuştu. ABD'li yetkililerin verdiği bilgilere göre Fidan bunun sonrasında muhalifleri silah, para ve lojistik destek ile güçlendirmek için sürdürülen gizli çabaları da yürüttü.

Siyasi analistler Erdoğan'ın amacının yalnızca Türkiye'nin sınırında düşman bir rejimi yerinden etmek olmadığını söylüyor. Uzmanlara göre bir diğer nedenin de Suriye'nin petrol zengini kuzey doğu bölümünde bir Kürt devleti oluşabileceği beklentilerini de sona erdirmek istemesi.

Hakan Fidan ile birlikte çalışan Suriye muhalefet liderleri, ABD'li yetkililer ve Orta Doğulu diplomatlar, Türkiye'nin 910 kilometrelik Suriye sınırı boyunca kontrol noktaları oluşturan ve silah geçişlerini düzenleyen MİT'in 'trafik polisi' gibi davrandığını belirtti.

Batı'ya yakın kimi Suriyeli muhalefet liderleri, silah sevkiyatlarının zaman zaman kendilerini pas geçtiğini ve doğrudan Müslüman Kardeşler'e bağlı gruplara gittiğini gördüklerini söyledi. AKP bölge genelinde Müslüman Kardeşler'in politikalarını destekliyor.

Suriyeli Kürt liderler ise Ankara'nın PKK'nın artan gücünü kontrol edebilecek olan radikal gruplara silah ve destek verilmesine imkân tanıdığını iddia etti.

Suriye Kürtleri'nin en güçlü partisi, Demokratik Birlik Partisi Eş-Başkanı Salih Müslim, Türkiye'deki sınır güvenliğinin, radikal savaşçıların Kürt birlikleriyle çatışması için Suriye'ye geçmelerine izin verdiğini söyledi. Sınır yakınındaki ambulansların ise El Nusra'nın yaralı savaşçılarını aldığı da verilen bilgiler arasında. Türk yetkililer ise bu suçlamaları reddetti.

Hatay'ı temsil eden muhalefet milletvekilleri de Türk otoritelerinin İslâmcı savaşçıları sınır köylerine transfer ettiklerini ve savaşçılarla dolu uçakların Hatay havaalanına indirildiğini söyledi. Türk yetkililer, bu suçlamaları da reddettiler."

"Türk yetkiler son aylarda ABD'ye, Washington'ın muhalefete yeterince destek vermemesinin aşırılıkları tetiklemiş olabileceğini söylediler. Yine yetkililere göre ön saflardaki birlikler ABD'nin kendilerini yarı yolda bıraktığına inanıyor.

ABD ve Türk yetkililere göre, Eylül ayında ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile bir araya gelen Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin Suriye sınırındaki radikaller nedeniyle endişeli olduğunu söyledi. ABD'li yetkililere göre Türkler, ABD'nin muhalifleri halen desteklediğinin Kerry tarafından yinelenmesini istiyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, Kerry'nin hâlen muhaliflerin yanında olduğunu açıkça telaffuz ettiğini, fakat "doğru kişilerin desteklenmesi gerektiğini" söylediğini belirtti.

Türk ve ABD'li yetkililer Hakan Fidan'ın Eylül ayında CIA Direktörü John Brennan ile Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper ile de bir araya geldiğini söyledi ancak görüşme detayları hakkında bilgi vermedi.

Üst düzey bir ABD'li yetkili, Fidan'ın birçok uluslararası mevkidaşı ile güçlü ilişkiler kurduğunu belirtti. Öte yandan ABD istihbarat yetkililerinden biri ise "dünyaya farklı gözlüklerden baktıklarının" çok açık olduğunu söyledi.

Öte yandan Reuters Haber ajansı, Türkiye'nin dış politikası nda son dönemde gündemde olan "değerli yalnızlık"ı değerlendirdi. Ajansın 19 Eylül 2013 tarihli değerlendirmesinde Ankara'da Suriye'nin askeri eylem çağrılarına takılması, Mısır'da da devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'ye çok fazla bel bağlaması nedeniyle, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Ortadoğu'da devre dışı kaldığı öne sürüldü.

Nick Tattersall imzalı haber analizde, "değerli yalnızlık" terimini Dış Politika Danışmanı İbrahim Kalın'ın bir tweet'le ortaya attığı hatırlatılarak, "Kendisini 'değerli yalnızlık' içinde bulan Erdoğan, bir yandan Türkiye'deki bazı önemli Körfez yatırımcılarını yabancılaştırma bir yandan da uluslararası güçler ve Mısır'ın ordu destekli hükümeti nezdindeki nüfuzunu kaybetme riskini alıyor" denildi.

Tattersall, Türkiye'nin uzun bir süredir Batı'da demokrasi modeli olarak övüldüğünü ve Arap Baharı'nın demokrasi yanlısı protestoları sırasında önemli bir konuma geldiğini, ancak Erdoğan'ın Suriye'ye müdahale konusundaki ısrarlı çağrıları nedeniyle bu hafta Washington'la Moskova diplomatik seçenek üzerinde anlaşınca Türkiye'nin devre dışı kaldığını yazdı.

Haberde, Washington Yakın Doğu Enstitüsü'nden Soner Çağatay ve İstanbul Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi'nden Sinan Ülgen'in görüşlerine de yer verildi.

Analistlerin ortak kanısı şu: Türkiye tüm parasını aynı oyuncuya yatırdı. Libya'da da Mısır'da da Suriye'de de Müslüman Kardeşler ya da onlarla bağlantılı gruplara destek verdi. Müslüman Kardeşler'in başarısızlığı Türkiye'ye de zarar verdi. Suriye'de muhalifleri destekleyen Türkiye Körfez'deki Sünni ülkelerin desteğini alabilirdi. Ama Mısır'da askeri yönetimi İran karşısında bir müttefik olarak gören Körfez ülkeleri Türkiye'nin sert tavrından rahatsız oldu.

Türkiye'de önümüzdeki iki yılda yapılacak seçimlerde dış politikanın seçmenlerin kararında önemli yol oynamayacağı ancak kamuoyunda özellikle Suriye krizi sonucu bir şüphe oluştuğu da ifade edilen yazıda son olarak ABD ve Rusya'nın uzlaşması sonucu Türkiye'nin "figüran" konumuna düştüğü ifade edildi.

Hakiki haber kaynağımız dış basın oldu

Kapalı rejimlerde iç haber kaynaklarına asla güvenilmez, bu nedenle ülke hakkındaki pek çok gerçeği dış basından öğrenirsiniz.

Türkiye'de eski dönemleri bir yana bırakalım: 12 Mart ve 12 Eylül askeri rejimlerinde muhalif yurttaşların doğru haber kaynakları dış basındı. Görsel olanaklar bugünkü düzeyde olmadığından, ülke siyaseti konusundaki gerçekleri dış radyo ve gazetelerden alırdık. Çoğu kısa dalgadan yayın yapan radyoları nasıl ilgiyle ve zorlukla dinlediğimizi hatırlayanımız çoktur, Türkçeye çevrilip yerli basında yer almayan yabancı gazete ve dergileri yabancı dil bilenlerimiz izlerlerdi. Hatta o dönemlerin faşist rejimleri Türkiye hakkında hoşlanmadık haber ve yorumlar yayınlayan gazete ve dergilere yasak koyarlardı. Bizler de rejimin bu aptalca duyurmalarından yararlanıp o yayının o tarihli sayısını arayıp Türkiye'de el altından bulurduk veya yurt dışındaki tanıdıklarımızdan, hatta o derginin, gazetenin bizzat idarehanesinden temin ederdik.

Bugün Tayyip Erdoğan rejimi o yasakları koyamıyor, zira Internet sayesinde dış basını, hatta dış görsel medyayı izleyebiliyoruz. Onlar da Gezi Direnişinde sık sık gördüğümüz gibi o haber kaynaklarına küfredip duruyorlar. Uluslararası medyanın yanında küfürden nasibini almayan ne faiz lobisi kalıyor, ne de Türkiye'nin güçlenmesini hazmedemeyen Batılı devletler.

Oysa kendileri o devletlerin, o finans şirketlerin Türkiye'deki uzantılarıdırlar. Beyaz Saray'ın, ABD Merkez Bankası FED (Federal Reserve Bank) Başkanının ağzının içine bakarlar. Daha hükümet olmadan 2002 Ocak'ında Washington'a gidip George Walker Bush'a ubudiyet güvencesi vermişlerdir. [Ubudiyet kelimesi= Arapça'da "köle" anlamına gelir, din dilinde ise "kul" demektir.] Aynı yıl Kasım ayında seçimleri kazanınca fırdolayı Avrupa'yı dolaşıp icâzet almışlardır.

Tayyip Erdoğan rejiminin Batı medyasına düşmanlığı Gezi Olaylarıyla sınırlı kalmadı. Suriye konusundaki tutumundaki haber ve yorumlar da rejimin hiç hoşuna gitmedi. Örneğin Wall Street Journal'ın yukarıda özetlediğimiz haber yorumuna da tepki gösterdi. Ahmet Davutoğlu "başbakanımızı, MİT Müsteşarımızı hedef alanlar zalimlerin yanındadırlar" dedi. ABD'nin politikalarıyla Suriye'de muhalifleri destekleyenler, ABD tutum değiştirince ortada kalıverdiler ve bu durumu izâh eden gazetecilere sövmeye başladılar.

Besbelli ki, bundan sonra Tayyip Erdoğan'ın uluslararası yalnızlığına ve çıkmazına ilişkin haberleri dış basından öğrenmeye devam edeceğiz ve her defasında Tayyip Erdoğan'ın bakanları, gazetecileri o kaynaklara veryansın edecekler.

Kenan Evren rejiminde de öyle olmuştu.