Bir emperyalist yansıma: ‘Cari Açık’ sorunu

Giriş

Hemen her gün gazetelerin ekonomi sayfalarında gördüğümüz, bir tür şikayet ya da yakınmayı ifade eden “cari açık” başlığı, kapitalizm içinde sürüklenen ekonomide yaşanan somut dengesizliği olduğu kadar, dengesiz yapı üzerine çöreklenen emperyalizmin toplumsal kesimler arasındaki çarpıklığı daha da büyüterek merkeze kaynak aktarma sürecinin yansıması olduğu halde, genellikle ekonomi ile ilgili nötr bir kavram görüntüsünde soyut bir durumun ifadesi olarak algılanmakta ve topluma öylece yansıtılmaktadır. Oysa, aşağıda yazının boyutu ve mahiyeti çerçevesinde tartışarak ortaya koymaya çalışacağım üzere cari açık meselesi, daha 1944 yılında Bretton-Woods görüşmeleri sonucunda kapitalist bloktaki ekonomilerin sorununa kısa dönemli çözüm amacıyla kurulmuş olan Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) oluşumuna yol açan sistemik bir olguyu yansıtmanın çok ötesinde, emperyalist ilişkiler bağlamında çevre ekonomilerde gelişen önemli bir patoloji göstergesidir. Kavramın perdelediği guruplar arasındaki çarpık ilişkileri ortaya koyabilmek için, adım adım ilerlerken, yazı boyutu çerçevesinde, önce kavramsal genel açıklama yapacağım, daha sonra, özellikle Türkiye bağlamında, sorunun oluşumu üzerinde yoğunlaşmaya çalışacağım.

Genel Açıklama

1944 yılında İkinci Paylaşım Savaşı’nın en kızgın aşamasında ABD’de gerçekleştirilen ünlü Bretton-Woods görüşmelerinin sonucunda dünya kapitalizmine kurumsal açıdan yön verilirken, bizzat gelişmiş ekonomiler arasında yaşanan döviz açığı sorununa çözüm sağlamak üzere Uluslararası Para Fonu adı ile, ülkelere kısa vadeli fon sağlayan kuruluş oluşturulmuştur. Buradan çıkarılacak genel sonuç, kapitalist ekonomilerin işleyiş dinamiklerinin bir yandan bütçe açığına diğer yandan da dış açığa dayanıyor olmasıdır.  

Günümüzde hemen her ekonomide ağırlık kazanmış olan, Türkiye’nin de büyük sorunu olarak karşımıza çıkan ve “cari açık” adı verilen mesele dış ekonomik ilişkilerinin oluşturduğu fon akışının sonucudur. Bir ulusal ekonominin bir zaman boyutunda dış dünya ile olan ekonomik ilişkilerinde gerçekleşen döviz hareketleri “ödemeler dengesi” adı verilen cetvelde görülür. İfadeden de anlaşıldığı üzere, ekonomilerin dış denge durumunu yansıtan döviz giriş ve çıkışlarının birbirine eşit olması, yani farklı yöndeki döviz hareketlerinin net sonucunun sıfır olması gerekir. Diğer bir deyişle, ekonominin döviz hareketlerinin kapsandığı cetvelin adının “ödemeler dengesi” olması da ideal dış denge koşulunun bir ifadesidir. Ancak, söz konusu ideal duruma her koşulda ulaşılamaz, ödemeler dengesinin alt kalemlerinde bazı koşullarda ekonomiye olan döviz girdisi döviz çıktısını aşar, bazen da döviz girdisi döviz çıktısının gerisinde kalır. Her iki durum da reel akımlar olarak ekonominin dış dengesizliğini gösteriyor olmakla beraber, ödemeler dengesi cetvelinin sermaye hareketleri bölümündeki zıt yönde dalgalanmalar nihaî dengeyi sağlar.Aşağıdaki tabloda ödemeler dengesi cetvelinin alt bölümlerinin genel görüntüsünü izlememiz konunun aydınlığa kavuşturulması açısından yararlı olur.

Ödemeler Dengesi Cetveli

1. Cari İşlemler

- Uluslararası Mal Hareketleri
- Uluslar arası Hizmet Ödemeleri
- Görünmez İşlemler

  • Cari İşlemler Bilançosu (bölümdeki ilgili kalemlerin net sonucu)

2. Sermaye ve Finans Hesabı

- Uluslararası Sermaye Hareketleri
- Uluslararası Portföy Yatırım Hareketleri

  • Sermaye İşlemleri Bilançosu (bölümdeki ilgili kalemlerin net sonucu)

3. Net Hata ve Noksan

  • İstatistik Fark Düzeltmeleri (bölümün sonucu)

4. Rezerv Hesabı

  • Merkez Bankası Rezerv Hareketleri (bölümün sonucu)

Ödemeler dengesini gösteren cetvelin omurgasını başlıca üç ana bölüm oluşturur. Birinci bölümde dış ticaret hareketleri temel olmak üzere, faiz geliri ve ödemeleri yanında, sair hizmet gelirleri ya da ödemeleri yer alır. Ödemeler dengesi cetvelinin asıl belirleyici rolünü üstlenen bu bölüme “cari hesap” ya da “cari işlemler hesabı” adı verilir. Ödemeler dengesi cetvelinin ikinci ana bölümünü ülkeye giriş ve çıkış yapan sermaye hareketlerinin net sonucu oluşturur. Bu kalemlerde reel sermaye giriş ya da çıkışları yanında, portföy yatırımları adı altında finansal sermaye (halkımızın sıcak para olarak bildiği) giriş ve çıkışları da önemli bir yer tutar. “sermaye ve finans hareketleri” olarak adlandırılan bu bölümün birikimli sonucu “Uluslararası Yatırım Pozisyonu” (UYP) adı verilen bir tabloda izlenir. UYP’de bir ekonominin dış varlıkları ile dış yükümlülükleri topluca görülür. Ülkeye yapılan reel yatırımlar ve portföy yatırımları ülkenin dış yükümlülüğünü, ülkenin dışarıda yaptığı reel yatırımlar ve portföy yatırımları ise ülkenin dış varlığını gösterir. Dış yükümlülüğün dış varlığı aşması halinde ülkenin uluslararası yatırım pozisyonu negatif olmakta ve ülke dış dünyaya yükümlü (borçlu) konuma geçmektedir. Tersi durumda ise, ülkenin uluslararası yatırım pozisyonu pozitif olmakta ve ülke dış dünyadan alacaklı konuma geçmektedir. Cari hesap bölümü ile uluslararası yatırım pozisyonunun toplamına göre ödemler dengesi sonucunun ana çatısı oluşur. Ödemeler dengesi cetvelinin “net hata ve noksan” adı ile bilinen üçüncü bölümünde formel kayıtlarla izlenemeyen ülkeye giriş çıkış yapan dövizlerin net sonucu görülür. Ödemeler dengesi cetvelinin son bölümünü ilk üç bölümün sonucuna göre şekillenen merkez bankasının rezerv hareketlerindeki değişim oluşturur. UYP ve net hata ve noksan bölümü sonucunun sıfır olması koşulu ile, cari hesap cetvelinin net sonucunun pozitif olması durumunda merkez bankası rezervi pozitif, aksi durumda ise negatif yönde hareket gösterir. Cari hesap sonucu ile rezerv hareketlerinin paralel hareketinin arasına UYP girdiğinde rezerv hareketinin yönü değişebilir. Şöyle ki, cari işlemler bilançosu negatif bakiye verse dahi, ekonomiye giren portföy yatırımlarının boyutunun söz konusu negatif bakiyeyi aşabilecek derecede yüksek olması durumunda rezerv hareketinin yönü pozitif olabilir. Ancak, böylesi oluşturulan rezerv, UYP’deki dış yükümlülüğü ifade ettiğinden net ve kalıcı olarak görülemez.

Ulusal devletlerin dış dünya ile olan ticaret veya ücret hareketleri ya da faiz gelir ve giderleri ödemeler dengesinin cari hesap hanesini oluşturur ve ülkenin dış dengesinde ana rolü üstlenir. Sermaye ve finans hareketlerini gösteren blokta ise ülkeye giren ve ülkeden çıkan reel sermaye ile finans sermayesi hareketleri yer alır. Bu blokta reel sermaye hareketleri yanında günümüzde olağanüstü büyük boyutlara ulaşmış olan portföy yatırımları görülür. Bu karmaşık tanım ve tasnifte konumuz açısından önemli olan, uluslararası para hareketlerinde bazı kalemlerin nihai gelir niteliğinde olduğu halde, bazılarının geçici ve kısa dönemli dengeleyici rolü üstleniyor olmasıdır. Buna bağlı olarak, nihai gelir ve giderlerin net bakiyesi net gelir ya da gider olarak görülürken, portföy yatırımları gibi finansal gelirler ise genellikle arızi ve dengeleyici finansman aracı olarak algılanır ve öyle kullanılır. Söz konusu arızi finansman araçları cari açığın finansmanında kısa süreli çare olarak görülmekle beraber, cari açığı kısa sürede finanse eden bu tür araçların uzun dönemde cari açık üzerinde büyütücü etki oluşturduğu göz ardı edilmemelidir. Böyle bir tablo çerçevesinde, ödemeler dengesinin cari hesaplar bölümünde oluşan açığın ana nedenini net döviz çıkışı oluşturmaktadır. Hal böyle olunca, cari açığın kapatılmasında tek çare de net döviz gereksinimidir. Gerekli döviz gereksiniminin cari kalemlerdeki iyileşme ile, örneğin ihracat artışı ya da hizmet ihracı gibi net ve kalıcı döviz geliri sağlayan yollardan sağlanması durumunda cari açık kapatılmış olur. Buna karşın uluslararası yatırım pozisyonu kaleminde uluslararası yükümlülüğün yükseltilmesi yoluyla geçici döviz girişi sağlanması ise cari açığın kapatılmayıp, finanse edilmesi anlamına gelir. Diğer bir deyişle, ikinci durumda kalıcı net borç, geçici borçlanma ile ertelenmiş olur. Bu durumda döviz gereksinimi ya dış dünyadan veya iç finansörlerden borçlanılarak ya da merkez bankası rezervlerinin eritilmesi yolu ile giderilir. Kavramsal düzeyde oldukça karmaşık gözüken tabloyu aşağıda rakamsal basit örnekle açmaya çalışacağım.

Bir ülkenin 1000 dolarlık ithalat 1000 dolarlık da ihracat yaptığını, diğer faiz ve hizmet gelir ve giderlerinin de birbirine eşit olduğunu kabul edelim. Bu durumda bu ülkenin cari hesap bölümü dengededir. Bu ülkeye yabancı doğrudan yatırım ve portföy yatırımının yapılmadığı gibi, ülkeden de dışarıya yatırım yapılmadığı düşünüldüğünde uluslararası yatırım pozisyonu sıfır olacağından, cari açık yoktur ve ödemeler dengesi cetveli sorunsuzdur. Örneği değiştirerek 1000 dolarlık ithalat yapılırken 500 dolarlık ihracat yapıldığını varsayalım. Hizmet ve faiz gelir ve giderlerinin denk olduğu durumda, ülkenin 500 dolarlık cari işlemler açığı var demektir. Ülkeye 200 dolarlık reel yatırım, 600 dolarlık portföy yatırımı yapıldığı ve ülkeden dışarıya hiçbir reel ya da portföy yatırımının gerçekleşmediği durumda, cari hesap bölümündeki 500 dolarlık açığa karşın, uluslararası yatırım pozisyonundaki 800 dolarlık net giriş sonucunda 300 dolarlık fazlalık ortaya çıkar. Net hata ve noksan kaleminin sıfır olduğu varsayımında, söz konusu 300 dolarlık fazla merkez bankası rezervlerindeki artış olarak ödemeler dengesinde yer alır. Bu örnekte dikkat edilmesi gereken mesele şudur; UYP ya da sermaye işlemlerinde görülen 800 dolarlık döviz girişi ekonominin dış yükümlülüğünü gösterirken, cari açığı finanse ettiği gibi, rezervlerde de 300 dolarlık artış oluşturmuştur. Bu durumda ne cari açığın finansmanı net ve kalıcı bir durumdur, ne de rezervlerdeki 300 dolarlık artış net ve kalıcıdır. Başka bir deyişle, cari açıkla ortaya çıkan net borç, finansal kalemlerden sağlanan dış yükümlülükle geçici olarak finanse edilmiş, dış yükümlülüğün bir bölümü de geçici olarak merkez bankası rezervlerine aktarılmış olmaktadır. Çok çeşitlendirilebilecek örneklerde de görülebileceği gibi, bir ekonominin iç işleyiş dinamikleri asıl olarak cari hesap bölümünde etkili olur ve ana döviz akışını bu bölüm şekillendirir. Bu şekillenme, dış dünyadan gelen reel ve portföy yatırımlarıyla özde değişmeden farklı bir finansal görüntüye dönüşür. Dış dünyadan gelen reel veya portföy yatırımları dış yükümlülüğü yükselttiğinden, dış yükümlülük açısından cari hesaptaki pozitif bakiyeyi azaltıcı, negatif bakiyeyi ise yükseltici etki icra eder. Bir tür finansör rolü pozisyonunda işlev gören portföy yatırımları esas olarak dış dünyanın karar alanı içinde kalıyor olmakla beraber, ileride açıklanacağı üzere, iç ekonomide faiz ve kur politikası ile önemli ölçüde denetlenerek, cari açık sonucunu dengeleyici kalem olarak kullanılabilir. Çok net olarak anlaşılması gerekir ki, portföy yatırımları cari açık durumunda açığı kapatıcı değil, ancak ilave faiz yükü ile borcu erteleyici finansman aracı olarak kullanılabilir.

Bir ülke için ödemeler dengesinin daima dengede olması ve açık veren kalemlerin diğer kalemlerdeki işlemlerle telafi edilmesi gerektiği gibi, uluslararası düzlemde de münferit ülkelerin dış dünyaya yansıttıkları açık ve fazlalar toplamının, IMF gibi uluslararası kuruluşların araya girmemesi koşulunda, genelde dengede olması gerekir. Diğer bir deyişle, bir ülkenin ya da ülkeler topluluğunun tasarruf açığının diğerlerinde oluşan tasarruf fazlaları ile telafi edilmesi gerekir. Buradan anlaşılabileceği gibi, bir ülke düzeyinde ödemeler dengesi cetvelinin mutlaka denk sonuçlandırılması, ülkenin dış dünya ile ilişkisinde borçlu ya da alacaklı olduğu koşulunu değiştirmez. Varsayalım ki, bir ülke ithalatı ihracatını aşmaktadır. Diğer tüm kalemlerin sonuçlarının sıfır kabul edildiği farazi durumda, ülkenin cari açığı, yani dış dünyaya borçluluğu söz konusu olur. Ülkenin cari açığını kapatma faaliyeti, dış dünyadan döviz çekmesi ya da altın ihracından döviz kazancı elde etmesi veya merkez bankası rezervlerini eritmesi sonucunun birini ya da tümünü kapsayabilir. Bir ülkenin ödemeler dengesindeki açığının, başka bir ülkenin tasarruf fazlası ile finanse edilmesi durumunda ülke dış dünyaya borçlanmış, dış yükümlülüğü artmış olmaktadır. Bu itibarla, bir ülkenin dış borcu hesaplanırken, salt kağıt üzerinde borç olarak yazılı kalemlerle yetinmemek, cari açığın da hesaba katılması gerekmektedir. Cari işlemler açığının finansmanı bağlamında ülkelerin tasarruf farklarından meydana gelebilen dış varlık ya da dış yükümlülük konularına uygun örneği ABD ile Çin ve Hindistan ekonomileri arasındaki ilişki oluşturur. Şöyle ki, ABD ekonomisinin devasa cari açığı, Çin ve Hindistan’ın cari fazlaları ile kapatılmaktadır. Çin ve Hindistan, ABD hazinesinin para sağlamak amacıyla uluslararası piyasaya sürdüğü tahvilleri satın akarak, ABD hazinesine borç vermiş olmaktalar. Buradaki işlemde, ABD tasarruf açığını Çin ve Hindistan’ın tasarruf fazlası ile kapatmış olmaktadır. Bu işlemin doğal sonucu olarak, ABD’nin uluslararası yatırım pozisyonu negatife dönmekte ve uluslararası yükümlülüğü yükselmektedir. Buna karşın Çin ve Hindistan’ın uluslararası yatırım pozisyonu pozitife dönmekte ve ülkelerin dış varlığı yükselmiş olmaktadır.  

Türkiye’nin Ödemeler Dengesi Görüntüsü

Türkiye ekonomisi üzerinde yazan çizenlerin ya da IMF veya Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşların Türkiye üzerine raporlarının hemen hepsinin ortak noktasını büyük boyutta “cari açık” konusu oluşturmaktadır. Finans çevreleri de her hamlelerinde cari açığın seyrini izlemekte ve kararlarını ona göre almaktalar. Bu yönü ile cari açığın ekonomide kırılganlık oluşturduğu ileri sürülmekte ve ekonomik risk unsuru olarak görülmektedir. Küreselleşen dünyada finansal hareketlerin hızlandığı ve her açıdan büyük önem taşıyan portföy yatırımlarının öne çıktığı koşullarda cari açığın oluşturduğu risk aynı zamanda politik riske de yol açtığından, bu konu her dönem hükümetlerinin de gündeminde birinci sırayı işgal etmiştir. Konunun son dönemlerde daha bir öne çıkmış olmasının nedeni, cari açığın uluslar arası ölçülere göre oldukça yüksek oranlara ulaşmış olmasıdır.

Türkiye’deki duruma yakından bakabilmek ve basit olarak uluslararası bir karşılaştırma yapabilmek için önce cari işlem açığının milli gelir içindeki payına bakalım.

s57-onder-tablo1

2001 yılında cari fazla oluşumu, milli gelirin % 9,5 oranında gerilemesinin sonucudur. Bu istisna dışında, tablo ile ilgili birinci saptama 2001 yılı dışında tüm diğer yıllarda cari açığın oluşması; ikinci saptama cari açık ile milli gelir artış oranları birbirine zıt yönde hareket etmesi; üçüncü saptama ise, yıllar itibariyle cari açık oranı muntazam seyir izlememiş olmakla beraber, oranın giderek yükselmesi ve, bazı istisnai yıllar hariç, milli gelir artış oranları ile aynı yönde (doğal olarak, farklı işaretlerle) sistematik bir seyir göstermesidir. Cari açık oranının milli gelir artış oranının gerilediği bazı yıllarda da artış göstermesi, cari açık sorununun ekonominin çok derin noktalarından kaynaklandığına işaret etmektedir. Yukarıdaki tablonun anlamlı değerlemesinde önemli bir başka gösterge de dönemler itibariyle “cari açık/milli gelir” oranı ölçütü ile Türkiye’nin uluslararası sıralamadaki yeridir. Söz konusu ölçüte göre, 1990-2002 yılları aralığında 77inci sırada bulunan Türkiye 2003-2011 aralığında, maalesef, 41inci sıraya yükselmiştir. (Turan Subaşat, İktisat ve Toplum, Ekim, 2013, s.28) Tüm göstergeler cari açığın kronik bir soruna dönüşmüş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Hal böyle iken, cari açık sorunu nereden kaynaklanmakta ve neden önlenemez yükselişe geçmiştir? Bu sorunun açık yanıtını, yukarıdaki tablonun 2002-2012 yılları aralığında, üçüncü sütun olarak verilmiş olan “dış ticaret açığı/ milli gelir” oranlarında görüyoruz. Cari açık ve dış ticaret açığının milli gelire oranlarının inanılmaz bir yakınlık ve paralellik oluşturması sorunun kaynağını çok açık biçimde ortaya koymaktadır. Ancak, bu saptamanın ekonomi politikaları bağlamında derinlemesine incelenmesi gerekir. Bu amaca yönelik olarak iki konunun ayrıntısına inilmesi gerekmektedir. Bunlardan birincisi ithalatın bileşimi, ikincisi ise, özellikle, 2000 ve 2001 IMF-Derviş patentli “Güçlü Ekonomiye Geçiş” politikalarının mekaniği ve ideolojisi mercek altına alınmalıdır.

İthalat içinde çok önemli bir yer tutan enerji ithalatı 2002 yılından 2012 yılına doğru devamlı büyüyerek, 1/5 oranından tedricen 1/4 oranına yükselmiştir. Enerji ithalat değerinin toplam ithalat değeri içindeki oranı, TÜİK verilerine göre yıllar itibariyle şöyle bir gelişme göstermiştir: 2002 (17,8); 2003 (16,6); 2004 (14,7); 2005 (18,2); 2006 (20,6); 2007 (19,9); 2008 (23,9); 2009 (21,2); 2010 (20,7); 2011 (22,4); 2012 (25,4). Doğal olarak bu değişime yol açan bileşenler arasında büyüyen ekonominin giderek artan enerji gereksinimi ve uluslararası piyasalarda enerji fiyatlarındaki değişim önemlidir. Ele alınan dönem içinde baskılı kur rejimi uygulaması, genel fiyatlar düzeyinin denetimli tutulmasında önemli rol oynadığı gibi, aynı şekilde, uluslararası enerji fiyatlarındaki değişimlerin, özellikle de fiyat yükselişlerinin, iç piyasaya yansımasında da azaltıcı yönde etkili olmuştur. Son dönemde dolar fiyatının 2 lirayı zorlaması enerji ithalatının değerini de yükseltmiştir. Yazının sınırları içinde kalarak, ele alınması gerekli önlemlere girmeden, kısaca salt nedenler üzerinde durularak, bir yandan yeni ve görece daha ucuz enerji kaynaklarına yönelmenin, diğer yandan da enerji tasarrufu önlemlerinin alınmasının gerekliliğini belirtmek yeterli olur. Kısacası, enerji meselenin arz ve talep cepheleriyle “enerji ekonomisi” yaklaşımı ile ele alınmasının birinci derecede önemi haiz olduğu açıktır.

Meselenin genel ekonomi politikası bağlamında ele alınması, dış ticaret akımları üzerinde etkili olan ekonomi politikasının odağa koyulmasını gerektirmektedir. Zira, yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere, cari açığın aslan payını oluşturan dış ticaret açığında ihracatın ithalatı karşılama oranı fevkalade önemlidir. Şöyle ki, son on yıllık sürede ortalama % 65 dolayında seyretmiş olan ihracatın ithalatı karşılama oranında, doğal olarak, enerji ithalat değerinin de büyük rolü olmakla beraber, tüm tabloyu bu gerekçe ile açıklamak olası değildir. İthalat değeri içinde ortalama % 25 ağırlığı olan enerjinin payı düşüldükten sonra dahi, ihracatın ithalatı karşılama oranı % 100 değerine ulaşamamaktadır. Enerji ithalatı payı ve ihracatın ithalatı karşılama oranı birlikte ele alındığında dahi, ithalatın yaklaşık % 10 oranının karşılanamadığı hesaplanmaktadır.

Bu tablo karşısında dış ticaret hareketlerinin gelişme çizgisine ve bu bağlamda döviz kuru ve faiz politikasına eğilmek gerekmektedir. Konu dışına çıkmamak endişesi ile şunu belirtmek yeterlidir ki, 2000 ve 2001 IMF-Derviş projesi olarak rampaya koyulan “güçlü ekonomiye geçiş” politikası ekonomiyi yüksek faiz baskılı kur uygulama çizgisine oturtmuştur. Bu politika sadece ekonomide enflasyonu baskılamada ve döviz bolluğunda ekonomide yarattığı balon görüntülerle iç siyasette rağbet görmekle kalmadı, aynı zamanda kronik kriz içinde seyreden emperyalist merkezlere reel sermaye ve portföy yatırımları için de denetimli ve güvenli piyasa merkezi oluşturması ile dış çevrelerde de ilgi ve beğeni ile karşılandı. AKP iktidarının 10 yıllık saltanatı böyle bir politikanın uluslararası piyasalarda bol kaynak üzerinde sörf yapması ile gerçekleşti. Ne var ki, yüksek faiz ve baskılı kur politikası ekonomiyi uluslararası yatırım pozisyonu açısından yükümlülük altına sokarak yapay döviz bolluğu içinde ithalatı kamçılamış, buna karşun ihracatı ise frenlemiştir. Hükümet çevrelerinin iftiharla halka yansıttığı yüksek ihracat rakamları, içinde yüksek ithal girdisi olan, gayrisafi değerlerdir. Diğer bir deyişle, ithal edilen ürünler montaj hattında nihai ürüne dönüştürülerek ihraç edilirken, tüm ihraç değeri ekonomide kalmamakta, önemli bölümü yurt dışına aktarılmaktadır. Bu süreç giderek girdilerin önemli bölümünün yurt dışından tedarik edilmesine yol açmış ve Türkiye üretimden montaja yönelen bir görüntüye bürünmüştür. Sanayi üretimi içindeki ithal girdi oranı, tarım ürünlerinden yüksek sanayi ürünlerine doğru gidildikçe % 20 dolayından % 80’lere kadar çıkmaktadır.

Cari açık, teknik anlamda, yetersiz iç tasarrufun dış tasarrufla telafisinin göstergesidir. Yukarıda basit hesaplamalarla gösterdiğim, ithalatın enerji bileşimi ve ihracatla karşılanan bölümü dışında kalan % 10 dolayındaki bölümünün iç tasarrufların yükseltilmesi ile karşılanabilmesi için, ithalatın milli gelire oranının % 30 olduğu durumda, halen % 12-13 dolayında seyreden iç tasarruf oranının 3 – 4 puan yükselerek % 15- 16 düzeylerine çekilmesi gerekir. Bir yandan milli gelir büyüme oranının yetersizliği, diğer yandan da gelir dağılımının fevkalade bozuk düzeyi, kısa sürede böyle bir iyileşmenin olanaklı olmadığını göstermektedir. TÜİK verilerine göre, nüfusun en zengin % 20’lik bölümü gelirin % 46,6’lık bölümünü kullanırken, nüfusun geriye kalan bölümü gelirin % 53,4’lük bölümünü, en yoksul % 20’lik bölüm ise gelirin sadece % 5,9’luk payını kullanabilmektedir. Bu koşullarda toplam tasarrufu yükseltmek olası olamayacağı gibi, varsıl kesimin ithal lüks ürünlere talebinin denetlenmesi de olası görülemez.

Var olan koşullar altında cari açığın oluşması ne kadar olağan ise, kısa sürede kapatılamaması da o denli olağandır. Hal böyle olunca, cari açığın finansmanı yoluna gidilmekte ve, sistemin bozulmasına yol açan yüksek faiz politikası portföy yatırımlarını kamçılayarak giderek yükselen cari açığın finansman kaynağını sağlama işlevi görmektedir. Bir borcun giderek yükselen faiz yükü oluşturan yeni borçla kapatılması anlamındaki “Ponzi finansman aracı” konumuna gelmiş olan yüksek faizle sürdürülen portföy yatırımları ile finansman yöntemi cari açık sorununu kısa dönemde perdelerken, bir yandan ihracat-ithalat pozisyonunu ithalat lehine bozarak, diğer yandan da portföy yatırımlarından sağladığı faiz gelirlerinin yurt dışına transferine yol açarak uzun dönemde cari açığın yükselmesine neden olmuştur. Şöyle ki, cari açığın finansmanında kullanılan portföy yatırımları iç ekonomide hiçbir yeni üretime katkı yapmadan ekonomiden kaynak emmekle kalmamakta, ekonomide gelir dağılımını bozmanın yanında, dış ticaret dengesini de sarsarak, üretim merkezlerinin dış dünyaya aktarılmasına yol açarak üretim ve istihdamı olumsuz etkilemektedir. Bu yönü ile, cari açığın kapatılması çabası yerine, finansmanına yönelinmesi, bir emperyalist sömürünün, farklı veçhede başka bir emperyalist araçla perdelenmesi anlamına gelmektedir.

Sonuçlar

Teknik boyutu ile meselenin açıklanmaya çalışıldığı yazıda, boyutu aşmama endişesi ile, yüzeye yansıyan sorunun derin oluşumlarına detaylı olarak değinilmediği gibi, sorunu izaleye yönelik gerekli önlemlerin var olan sistem dinamikleri ve uluslararası ortamda alınabilme koşullarına da girilmemiştir. Bu konuları başka bir yazıya bırakarak, teknik düzeydeki açıklamaların ortaya koyduğu gerçekleri şu başlıklar altında özetlemek olanaklıdır:

- “Cari açık” başlı başına bir sorun gibi görülmekle beraber, kapitalist sistemde ekonominin yetersiz işleyişinin ortaya koyduğu bir sonuçtur.

- Cari açık, teknik anlamda, emperyalizmin etkisinde şekillendirilmiş politikalar çerçevesinde iç ekonomide üretim ve dağıtım süreçlerinde oluşan patolojilerin neden olduğu bir sonuçtur. Böylece oluşan dokusal yapı şu kanallardan cari açığı tetiklemektedir.
* Ekonominin giderek üretimden ve teknolojiden uzaklaşarak montaja yönelmesi ve buna bağlı olarak üretimde ithal girdi oranının yükselmesi cari açığı yükselten önemli bir öğedir.
* Ekonomide gelir dağılımının bozukluğu tasarruf oranını düşürerek, ekonomiyi dış tasarruf girdisine muhtaç hale getirmektedir.
* Enerji üretim yöntemi ve tüketim sürecinin kaynak kullanımında etkinlikten uzak gerçekleşmesi, dünya fiyatlarındaki yükselme ve dalgalanmalarla cari açığı olumsuz etkilemektedir.

- Emperyalizmin etkisi ile oluşturulmuş politikaların neden olduğu cari açık sorununun kapatılması, oluşumun nesnel koşulları nedeniyle güç olduğundan, kısa sürede finansal alandaki başka bir emperyalist mekanizma olan Ponzi finansman yöntemi yürürlüktedir. Ponzi finansman yöntemi, kısa dönemde sorunu perdelerken, uzun dönemde ekonomi üzerinde sömürücü baskı oluşturmakta ve sorunu artırmaktadır.

- Şu hale göre, cari açık sorununu, emperyalist nesnel ortamda merkez ekonomilerin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiş öznel koşulların-politikaların sonucu olarak görmek, çözümü de bu bağlamda düşünmek gerekmektedir. Başka bir deyişle, farklı ekonomilerde farklı boyut ve görüntülerle ekonomik-teknik bir sorun olarak yansıyan cari açık meselesi, çevresel konumlu gelişmekte olan ekonomilerde ve Türkiye’de, büyük boyutu ile, emperyalizmin çıkarsal baskısının finansal görüntüsüdür. Emperyalist sömürünün bir tür yansıması olarak görülen cari açığın kimi durumlarda olağanüstü boyutlara çıkması uluslararası yatırımcıları rahatsız ettiğinden, bu tür ülkelerdeki riskin azaltılması amacıyla ülkeye kayıt-dışı para enjekte edilmesi ve bu tür girişlerin "net hata ve noksan" kaleminde gösterilmesi de emperyalizmin amaç ve araçları arasındadır. 2013 yılının en hararetli tartışmalarından olan yaklaşık dört milyar doların nereden geldiği meselesi ne ilktir ne de son olacağa benzemektedir. Bu cümleden olarak, AKP'nin emperyalizme sadakatinin on yılında ekonomiye giren-çıkan kayıt-dışı paranın miktarının 154,44 milyar dolar olduğu, 39 milyar doların "net hata ve noksan" hanesine kaydedildiği ifade edilmektedir. (Haluk Dural, derlenen kaynak: http://www.hazine.gov.tr/File/?path=ROOT%2fDocuments%2fGenel+%C4%B0%C3%A7erik%2fEkonomi_Sunumu.pdf)