Quo vadis Zaman?

[Kocaeli 2 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu] (*)

Siyasette en önemli nitelik ve ölçütlerden biri kalite ve düzeydir. Bu basında da öyledir. Prensip olarak basın “haber” peşinde koşar; servis edilen dezenformasyon malzemelerini yayınlayarak “propaganda” işlevi görmez. Elbette gerçek basından, gerçek gazetecilikten bahsediyoruz.

Bizde o basın, 1925 yılında Takrir-i Sükûn Kanunu ile son buldu. Ruhuna el Fatiha!

1945'te İnönü’nün “demokratik açılımı"na inananların gazeteleri, “milliyetçi-mukaddesatçı” gençlik tarafından, birlikte basıldı. Sertel’ler sustu, S.Ali gibi devam edenlerin ensesine ise; “kurşun” sıkıldı.

Teşkilat-ı Mahsusa elemanı Galip Efendi ise; Alman genelkurmayı elemanı İsmet Bey’den sonra, “Ebedi Şef” in son başbakanı oldu; İsmet’in yaptığını beğenmedi, bak “tenkil” dediğin böyle yapılır deyip, Dersim’i tarumar ettirdi; “emir kulu” olarak tabii!

Ve Devlet-i Cumhur’da rekabet ve rol değişimi, A ve B takımları arasında başladı.

Ve politika dediğin, bundan sonra liderlerin hegemonya ve ego çatışması oldu bu ülkede.

Gazetecilik de “servis” hizmeti… 50’li yıllar.

Celal Bey de bir basın köşesi kurdurdu cezaevlerinde; İsmet Bey’den sonra.

Ama 1961 yılında, bu itişmelerden hiç olmazsa olabilecek en demokratik Anayasa çıktı. “Özerklik” ilkesi uygulaması hiç olmazsa TRT ve Üniversiteye geldi; ülkeye yaklaşmasa da…

Ama o Anayasa da kendi katilini kendi bağrında taşıyordu; MGK’yı kurarak.

Tıpkı 1876 Anayasası'nın; kendi katilini kendi içinde taşıması gibi; bizzat Mithat Paşa’nın koydurduğu, Padişaha, Parlamentoyu fesh ve askıya alma yetkisi nedeniyle…

Anayasa katili Abdülhamit’in yerini, 1961 Anayasası ile MGK aldı.

1961’den sonra Basın da, olabileceği en özgür dönemi yaşadı. En azından muhalif basının, Sosyalist basının doğma olanağı oldu; yakasını mahkemelerden koparamasa bile…

1971 öncesi içinde yer almakta onur duyduğum ANT yazarları için toplam 500 yılı bulan cezalar isteniyordu.

12 Eylül darbesi sayesinde sosyalist ve yurtsever basın artık 1000 yılı bulan cezalara terfi etti; ama “sivil” dönemde açılmış davalarla!

Evet, “sivil” ara dönem de, söz konusu ego savaşımı Süleyman Beyle Bülent arasında devam etti.

1990’lı yıllarda ise ego savaşımı Süleyman Bey ile Turgut Bey arasında sürdü.

1991’de konan TMK hakkında ise, ikisi arasında bir anlaşmazlık yoktu. TMK ile muhalif basın, sosyalisti ile yurtseveri ile ağır baskılanma altına girdi. Kürt basını 12 Eylül’ün ilk yarısını andırır binlerce yıllık ceza istemleri ile yüz yüze kaldı ve DGM’ler sanki bir basın mahkemesine dönüştü…

Bu dalga “haddini bildirme” kastı ile Yaşar Kemal’e kadar uzandı. Gazeteler bombalandı; onlarca gazeteci yaşamını yitirdi suikastlerle. Bunlar arasında 72’sinde olanda vardı; 19’unda 3 aylık stajyer de;dağıtıcı da vardı; sürücü de…

Yine bir tür gazeteci tasfiyesi ise; 28 Şubat darbesi ile meydana geldi.

Ne yazık ki; her dönem kendi gazeteci tasfiyesini getirdi. Şimdi de gazeteciler yine içerde yada kara listede.

Erk odaklarının kavgası nedeniyle “servis” de bölündü. Artık haberler iki taraflı servis edilir oldu.

Ve 2000’ler de bu arada, yine “Seçilmişlerle” (onlar yolcu); “seçilmemişler” arasındaki (onlar hancı) bilek güreşi ile geçti. Ama 2010’larda artık kazanan sonunda “seçilmişler” oldu. Peki, bir şeyler değişti mi?

Sonuçta basının “apoletleri” söküldü; ama artık apoletler “sivil”di, ceket altında.

“Servis” de tekleşti; ama derken ortalık karışıverdi; “Basın”, yine “hizmette sınır olmaz” derken; servis edilenleri “haber” diye basmaya devam etti. İtiraz edenler tasfiye ediliyor şimdi; Mehmet Altan’lar, Ece Temelkuran’lar, müjdeler olsun yeni bir “kontr-andıç” yaşıyoruz!

Ne mutlu sana sevgili Mehmet Altan; ikinci andıcı da yaşadın! 28 Şubattaki gibi.

Yine bir turnusol kâğıdı olmayı başardın. Mehmet Altan, Perihan Mağden; onur belgesi mahkeme celbiniz!

Tayyip Bey; Kemal Bey ile kapışma geleneğini sürdürürken; bu arada; zavallı Paul Auster de kendini arenanın ortasında iki yandan çekiştirilir buldu.

Türkiye’de okuru olan bir yazar; son kitabının Amerika’dan önce basılması gibi bir jest bile yapmış; ama iş kitabının tanıtımına gelince; gelme konusunda olumsuz hissiyatını belirtmiş.

Artık hepimiz Amerikalı olduk. “siz” değil “sen”le konuşuyoruz. Ön isimle hitap ediyoruz karşıtlarımıza ortalık [Keşanlı Ali, tam da “bugünü” simgeliyor bence.] “sen kimsin…” ifadelerinden geçilmiyor.

Seviye sadece Büşra Ersanlı’nın değil; Paul Auster’in soyunu sopunu araştırmaya kadar indi. Orada da hemen anti-semitizm suratını gösterdi: iş, “sinsi” bir alaycılıkla, Mim Kemal Paşa’nın Selanikliliğinin yarattığı sözde benzerliğe kadar vardı.

“One minute” yahu, bu ne rezalet?

Ve AKP Başkan yardımcısı; bir de futbol takımı kurma, herkesi aynı torbaya doldurma ucuzluğuna kadar vardırdı. Parti kadroları acımasız bir tasfiye ile karşı karşıya olan BDP’nin lideri Demirtaş’ı da takım üyesi yaparak.

Sevgili dostlar; lütfen siz kendinizi kaptırmayın.

Onlara inat; “sayın” ve “siz” sözcüklerini kullanmaya devam edin. “Sen” demeyin!

Utanmazlar ama onları utandırın, hiç olmazsa tarih önünde.

Kemal Bey, haddi olmayarak Paul Auster’i Türkiye’ye davet etmiş. Ne ayıp! Yahu adam “gelmem” diyor; haklı olarak. Siz, önce iki yıldır tutuklanan belediye başkanlarına, sivil toplum örgütleri yöneticilerine, Büşra Ersanlı ve diğer BDP “Siyaset Akademisi” öğretmen ve öğrencilerine sahip çıksaydınız; Karadeniz Teknik Üniversitesi bilgisayar bölümünü daha 1970’lerde kuran Necdet Bulut’un katlinden “şüpheli”; Ecevit’in “sağlık” yoluyla hal’inden “şüpheli” bir zatı; 1975-80 iç savaşının keskin militanlarından birini “aday” gösterme ayıbını yapmasaydınız; Dersim’e sahip çıkma onurunu gösterip; Dersim’i yem etmeseydiniz; BDP’nin sivil itaatsizlik eylemini kopya edip; sonra tıpış tıpış meclise dönmeseydiniz; soykırım inkarcılığı söz konusu olunca Tayyip Bey’e destek çıkmasaydınız!

Hadi O Tayyip Beydir; ne yapsa yeridir; peki, ya siz Kemal Bey; onu taklit etmekten başka ne yaptınız bu güne değin?

Aslında; yazının başlığı “ZAMAN”dı. Nerelere gittim; Zaman gazetesi bir servis haberini kullanarak; yazdığım Özgür Gündem’in ve diğerlerinin hapiste gazeteci olarak bulunmadığını yazmış. Ne ayıp!

Ben de terör örgütü üyesi olarak cezaevindeymişim; düşüncelerimden dolayı değil!

Milliyet de 1999 da böyle bir düzme haber yapmıştı; bir “servis” dezenformasyonunu kullanarak. Ama sonra özür dilemeyi bilmişti benden.

Zaman’dan bir özür beklemiyorum.

Orada yazan; okuduğum Ali Bulaç ve Etyen Mahçupyan’dan ve Herkül Milas’tan ve fiahin Alpay’dan bir ”ses” bekliyorum.

Yoksa artık onları da okuyamayacağım; gazetelerini artık izlemeyeceğim için. Haksız bir tutuklama ile özgürlüğümün alınması ile yetinmiyorlar; bir de hakarete uğruyoruz; buna “meslektaşlarımızın” alet olması ise daha büyük bir acı veriyor.

En son bir not: Bay Erdoğan gibi Bay Kılıçdaroğlu da bir çeşit vicdan patlaması yaptı; gazeteci ve yazar Sabahattin Ali’yi CHP olarak biz öldürdük diye. Ve ne basından; ne TV’lerden bir ses geldi; ne bir yankı oldu. Eğer Bay Sav; patlamasaydı, “CHP, Atatürk’e de kalmadı” diye; “ben acaba yanlış mı duydum” diyecektim.

Bu da Tayyip Bey’in “Dersim Özürü” gibi tam olmadı; ama olsun! Kemal Bey de; “Sabahattin Ali’yi biz öldürdük” dedi ya; CHP olarak…

Bu sızan ışığı büyütmeyen “basına” da yuh olsun!

THE END

(*) Ragıp Zarakolu tarafından kamuoyuna açık bir mektup olarak gönderilmiştir.