Karizma meselesi

AKP-liberaller cephesinde ilerlemekte olduğu görülen dökülüp dağılmanın nedeni, Başbakan Erdoğan ve sair AKP ricalinin kişisel karakter yapısının ya da politik tercihlerini belirleyip yönlendiren, geleneksel, kültürel, mezhepsel, vb.. hassasiyetlerin ağırlık kazanıyor olmasının liberal kafalara dank ediyor olması mı? Ya da Başbakan'ın fikriyatında ve maneviyatında, bir süredir, “otoriter” veya “sivil vesayetçi” eğilimler mi başgösterir oldu? Tayyip Erdoğan kendi karizmasından başı döndü de mi bu hallere girdi?

Birilerinin zihinlerine ve ağızlarına pelesenk “yeryüzü değerleri”ni, mesela, Tayyip Erdoğan niçün artık laf olsun diye bile umursamıyor? Liberal kapitalizm tutkunlarının o değerler üzerine ard arda sıralayıp durdukları tekerlemeleri niçün duymazlıktan geliyor Başbakan, kaale bile almıyor?

Başbakanın önceleri pek bir anlam veremedikleri bu halleri şimdi bu beyleri onulmaz yeislere, umutsuzluklara, kaygılara salmakta. Gücü bu kadar artan, nerdiyse mutlak iktidar sahibi, her şeyin ondan sorulduğu, ona atfedildiği karizmatik liderin yeryüzü değerlerini bu kadar boşlamasını yadırgıyorlar, ona hiç yakıştı ramıyorlar, bu tarz bir davranışı birçoğunun aklı almıyor.

Dertleri şu: Sen bu karizmanla her şeye kaadir ve muktedirsin. Bak, seksen şu kadar yıldanberi ülkede borusunu öttüren, dediği dedik, astığı kestik asker taifesi de artık önünde el pençe divan duruyor. Şu geçen dokuz, on yılda yaptıklarınla sen bu ülkeyi ve bu devleti dünyanın en büyükleri arasına yükselttin. Dışarlarda herkes Türkiye'nin parlayan yıldızını konuşuyor, Türkiye'yi dünyaya örnek gösteriyor. Senin önünde hiç bir engel kalmadı. Her şeye kaadirsin. Hadi gel artık bizi özgürleştir, n'olursun! Bak, sen olmazsan, senin yerine gelip de bizim dediğimizi yapacak, Türkiye'nin medeni toplumlar aleminin en ön safında layı k olduğu yerin hakkını verebilecek başka kimse yok. Yapma, etme, bu kadar kudreti boşa harcama!

Karizmatik başbakan bu yakarışlara, niyazlara yüz vermiyor.

Vermez.

Emek sömürüsü ile beslenip coşan dış ve iç sermaye çıkarlarını –üstelik de, kitlelere azıcık özgürlük vermek için elini uzatanın kolunu kaptırması kaçınılmaz olan Türkiye gibi özgürlüğe aç bir ülkede– gözetmek, koruyup kollamak, geliştirip maksimize etmekle yükümlü. İşi o. Sizin kuru vaazlarınıza uymak değil.

On yıldır sürmekte olan tek başına AKP iktidarı (nasıl başa geçirildiği ayrı bir konu…) global kapitalizmin dünya çapında sürdürdüğü ekonomik/askeri vahşetin ve soygunun yapısal bir öğesi. NATO'nun, Avrasya kapısını tutan en cevval, en sadık, geleceği de bir o kadar parlak üyesi. Öyle olduğu içindir ki, zaten, on yıldanberi tek başına iktidar olarak hükmünü yürütüyor. Kılına dokunulamıyor. Bu bağlamda üzerine yığılı bir dolu yükümlülüğü, işlevi var. Sırtında yumurta küfesi taşımayan sözde akıllı sizin gibi adamlarla yol arkadaşlığını niye sizin istediğınız yere kadar götürsün? Siz kimsiniz? Necisiniz?

Ya da, tersinden bakılacak olursa, ki meselenin özü odur, sizler gerekli ve vazgeçilemez saydığınız her bir şeyin, o arada, mesela, insan hakları, hukuk devleti, sosyal adalet temelli demokratik ve özgürlükçü bir anayasal düzenin muhkem esaslara bağlanarak işlerlik kazanması nı neden ille de ONDAN bekliyorsunuz?

Demokrasinin gereği? Seçmen iradesi?

Son genel seçimde oy kullanan seçmenin yarısı, asgari ücreti ayda sadece 47 TL arttırsın ya da asla daha fazla arttırmasın diye mi ona oy vermişti?

Bunca akıllı adam işin başa düştüğünü, giderek daha da düşeceğini, özgürlüğün ancak ve ancak KAZANILARAK elde edilebileceğini ve bu işin aciliyetinin dünyanın, bölgenin ve ülkenin hızla gelişen koşullarında kritik bir safhaya ulaşmış olduğunu, buna karşılık kendilerinin muktedirlere hulus çakıp beyhude yere özgürlük dilenmekten başka bir şey yapmadıklarını nasıl oluyor da idrak edemiyorlar?

Edemezler.

Bilinçlerini ve havsalalarını liberal ideoloji esir almıştır. Özgürlüğün özü ve temeli, serbest piyasa koşullarını, yani sömürü paradigmasını sürdürmekte ve mutlak surette –gerektiğinde silahla– korumakta yatar, onlara göre. Yeri geldikçe hiç çekinmeden, fütur duymadan söyledikleri budur. Dünyayı, tarihi ve insanlığın geleceğini böyle algılamaktadırlar. Bu bakımdan Başbakanın varlığı, karizması ve onca geniş tabanlı partisi onlara göre Türkiye için de, dünya için de bulunmaz nimettir. Yalnız bir konuda onu bir türlü anlayamamaktadırlar: siyasi liberalizme niçün son zamanlarda öyle soğuk duruyor?

27 Mayıs'ta, 12 Mart'ta, 12 Eylül'de de o günlerin ne kadar özgürlüğe ve demokrasiye aşık akil adamı vardıysa hemen hepsi, hiç bir yasa ve kuralla bağlı olmayan, her şeye kaadir cuntalardan, düpedüz darbe suçu işlemiş olduklarını görmezden gelerek, başta kaldıkları süre içindeki uygulamalarıyla ve yapacaklarını yaptıktan, onca cinayetten, hukuksuzluktan, Allahsızlıktan sonra çekip giderken geleceği belirlemek üzere arkalarında bırakacakları yla ne oldukları, ne için geldikleri, vb… pekala bilindiği, görüldüğü halde, demokrasi, özgürlük, hukuk devleti, sosyal adalet, şu bu talep etmişlerdi.

Bugünkiler, sözgelimi 27 Mayıs darbesinden hiç hazzetmezler. Aleyhinde ağızlarına geleni söylerler ve bununla övünürler. (Yaşı yetenlerin, darbeyi izleyen günlerde ve daha epey bir süre ne düşündüklerini, neler söylediklerini, o darbeden aldıkları ilhamla hayallerinde neler kurduklarını ve neler yapmaya kalktıklarını hiç sormayın!) 27 Mayıs cuntasından çok, o zamanın CHP'li ya da CHP'ye yakın aydınlarının eseri olan 61 Anayasüası'nı da, basbayağı tepeden inme olduğu ve anayasa referandumuna katılanların yarısından bir parça fazla oyu zor bela aldığı halde, çok sevmişlerdi.

O anayasayla gelen demokrasi ne idiyse, alelumum yarattığı olumlu hava çok sürmedi. Atatürkçü ve aydınlanmacı Cumhuriyetin en baştanberi, kırk yıldır yasakladığı işçilerin grev hakkının 1964'de İsmet İnönü koalisyon hükümetince yasal teminata bağlanmasının hemen ardından Süleyman Demirel ve adamları, sermaye çevrelerinin arkalarından iteklemesiyle, “Bu anayasa ile memleket idare edilemez!” diye bağırıp çağırmaya başladılar. Tesadüfe bakın ki, tam da o sıralarda devrin G. K. Başkanı, Memduh Tağmaç da, “Memleket idaresi fevkalade zorlaşmıstır. Ülkede siyasi hareketlenme ve uyanış ekonomideki ilerlemeyle hem ayar olmayan bir istikamette ve hızda aşırı gelişmektedir,” mealinde demeçler vermekteydi.

Sonra ne oldu? Netameli bir kavram, fikir, niyet karmaşası sürerken bu defa 12 Mart Cunta'sı nöbeti devraldı. Dönemin akıllı adamları arasına ayrılık girdi. Bazısı Ecevit'e sarıldı, bazısı açıktan ya da el altından, Cunta'ya. O günlerin devrimci gençlik hareketinde bile, “Ordu kılıcını attı!” tarzı sloganlar işitildi. Bir alay aydın, Cunta başka bir alay aydını tutuklayı p içeri atmakla meşgulken, sırtını Cunta'ya dayayan “Reform Hükümeti” diye maruf bir acayip hükümete destek çıktı. “Reformcu” Bakanlar, akılları neden sonra başlarına gelip de –ya da, daha doğrusu, kıymetleri anlaşılmayıp Cunta'nın arkasındaki başka sivil mihrakların hışmına uğrayıp da– istifa ederek köşelerine çekilinceye kadar, olan olmuştu: ülkenin dört bir yanında işkence tezgahları kurulmuş, Cunta'nı n Başbakan nasbettiği, sittin senenin CHP'lisi Nihat Erim toplumsal muhalefetin tümünü hedef alan Balyoz Harekatı'nı başlatmı ştı. Cuntacılar ve sivil akıl hocalarının ortadan kaldırmayı o gün için uygun görmedikleri Parlamento'da S. Demirel ve Adalet Partisi'nin başını çektiği, Turhan Feyzioğlu gibi doğma büyüme CHP'den gelme ünlü 27 Mayısçı aydın zevatın coşkuyla ve “büyük umutlarla” desteklediği, Cunta'nın “Atatürkçü ve devrimci iyi niyeti”ne bel bağlamayı yeğleyen azımsanmayacak sayıda CHP'li saylavın da katıldığı Meclis-içi bir “ad hoc” (geçici) koalisyonun oy çokluğu ile, 61 Anayasası'nda demokratik, özgürlükçü, halktan yana denilebilecek ne vardıysa hemen tümüyle tırpanlanıp yürürlükten kaldırıldı.

Her çalışan kişinin yasayla tanınsın, tanınmasın doğal ve temel hakkı olan iş bırakma özgürlüğünün yasalaşmasına yol açan “27 Mayıs demokrasisi” yürürlüğe girişinden sonraki bir kaç yıl içinde işte buraya varmıştı. Sermayenin ve asker-sivil bürokrasinin işi büsbütün azıtıp olanca kudurganlıklarıyla çalı şan halkın ve demokrasi güçlerinin üzerine tam çullanmasına birkaç yıl ya kalmış, ya kalmamıştı.

Günümüz liberallerinin umut bağladığı AKP iktidarı o kudurganlığın ürünü 82 Anayasası' nın –üstelik yine aynı zavatın öve öve bitiremediği Turgut Özal ve onun 2002'den bu yana AKP hükümetlerinde fink atmakta olan adamları eliyle 1984'ten sonra büsbütün ağırlaştırılan– gerici, despotik mavzuatını ve onlara dayanılarak çıkarılıp dayatılan Terorle Mücadele Yasası veya Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasası türünden yeni düzenlemeleri dilediği gibi kullanarak memleketi bu hallere getirdi.

Yalan mı?

Yeryüzü değerleri diye tutturarak piyasayı ve uluslararası sermayenin her yerde gittikçe ağırlaşan sömürü paradigmasını kutsayanların, memleketin AKP'liler eliyle bu hale getirilmesindeki sorumluluk payı bir yana, hala daha demokrasi ve özgürluk, çağdaş hukuk devleti ve insan hakları taleplerinin hayata geçmesi için Tayyip Erdoğan üzerinde baskıları, ikide bir, “Mağrur olma Padişahım, senden büyük…” var demekten mek parmak ileri gitmiyor. Ya da karşısına geçip babalanmaya özenir sözde tehditkar pozlar takınarak hep bir arada makam tutuyorlar…

Hazretlerin yeryüzü değerleri ya da AB kriterleri dediği şey, nirengi noktaları yalpalamış zihinlere ve neyduğü belirsiz ihtiraslara arız kavram kargaşası ürünü hezeyandır. “Yeryüzü değerleri”nin gerçek zeminini ve iç yüzünü şaşırır ve bir de, üstelik, size kulak verenleri şaşırtmakta “fayda” görürseniz, günü geldiğinde Tayyip Erdoğan'in karizması karşısında işte böyle şapa oturursunuz.

Tayyip Erdoğan ayağı yere basan, dünya ve ülke koşullarında ne yapacağını, ne yapmayacağını bilen, hani o sizlerin sık sık telaffuz etmeye bayıldığınız “çağın ruhu”na tam uyum sağlamış –ondan da öte, çağın ruhunun ete kemiğe bürünmüş canlı timsali– bir demagog politikacı.

İşini iyi biliyor ve iyi görüyor.

Sizler nesiniz? Necisiniz?

Hepiniz, onun kapısında ağlaşan zavallı tufeylilersiniz…