Arap isyanlarının tarihsel ve toplumsal arkaplanı

“Arap İsyanları" olarak adlandırılan süreç bir yılını doldurdu. Bu toplumsal muhalefet hareketlerinin bugün geldikleri noktayı kavrayabilmek ve buradan nereye evrilebilecekleri konusunda tahminde bulunabilmek için içinde oluştukları politik-ideolojik arkaplanı tarihsel-toplumsal bağlamı içinde incelemek yararlı olabilir.

Biz bu kısa yazıda, "Arap İsyanları"nın içinde ortaya çıktıkları Bölgesel statükoyu (politik coğrafya, uluslararası sistem içindeki altsistem yapısı), tarihsel mirası (toplumsal bellek), iç düzenlerin sistemik özelliklerini ve toplumsal şekillenmeyi genel hatlarıyla incelemeye çalışacağız.

Arap İsyanları'nın içinde yer aldığı uluslararası düzenin kaynağı, Birinci Dünya Savaşı diye bilinen ilk büyük emperyalist paylaşım savaşıydı. Bu savaş içinde Araplar Osmanlı hakimiyetinden kurtulup bağımsızlıklarını kazanmak için ayaklandılar. İngiltere ile Fransa da, Osmanlı' ya karşı savaşlarında destek karşılığında, Arap isyancılara bağımsızlık sözü verdiler. Bu arada, bu iki sömürgeci güç, savaş sonunda Osmanlı' nın Arap topraklarını aralarında paylaşma konusunda gizlice anlaştılar. Savaş sonunda da, buna (Sykes-Picot Anlaşması) dayanarak Bölge'de yeni bir statüko kurdular. Galip sömürgecilerin yeni bölgesel planı uyarınca Araplar küçük devletçiklere bölündüler; Suriye, Irak gibi ülkeler bir kaç parçaya ayrılıp farklı oluşumlar halinde paylaşılırken, Ürdün gibi hiç yoktan yapay ülkeler de kuruldu; sınırları masa başında çizilen bu devletlerin başına birbirleriyle çatışmalı ailelerden seçilen krallar, hanedanlar getirildi; pek çoğu içinde farklı etnik, dinsel, mezhepsel, kültürel yapılar biraraya tıkıştırıldı; Mı- sır ya da Suudi Arabistan gibi sözde bağımsız ülkeler sömürgeci ülkelerin silahlı kuvvetleri ve askeri üsleriyle sıkı denetim altına alındı; Körfez ülkeleri de manda yönetimlerine devredildi.

Bu sömürgeci statüko, daha sonra, İkinci Paylaşım Savaşı ardından, tümüyle askeri-politik- ekonomik işgal altında tutulan Suriye, Irak gibi "bağımsızlık" verilen devletlerin siyasi coğ- rafyaya eklenmesi ve asıl önemlisi Siyonist İsrail Devleti'nin kurulmasıyla yenilendi.

Soğuk Savaş döneminde, ABD'nin, sosyalist devrim dinamiklerine ve milli bağımsızlık mücadelelerine karşı dünya çapında giriştiği büyük saldırıda, Bölge'de de sarsıcı gelişmeler ortaya çıktı. Amerikan saldırı ve müdahalelerine karşı ortaya çıkan büyük direniş dalgası bütün Arap ülkelerini anaforuna aldı. Bu toplu kalkışmayla birlikte, önce Mısır'da Nasır önderliğindeki subayların, ardından da Suriye ile Irak'ta Nasırcı ve Baasçı gurupların yine askerlerin öncülüğünde iktidarı ele geçirmeleriyle yeni bir dönem başladı. Bu dalga, bütün Arap devletlerini kası p kavuran bir kitleselliğe ulaştı, Tunus, Cezayir, Yemen, Sudan, Libya gibi ülkelerin herbiri kendilerine özgü süreçlerle sonunda yeni statükonun belirli bir yanında kendi yerlerini aldılar. Buna karşılık bu dalgayı durdurmak için, 1957 yılında ABD denizcileri Beyrut'a çıktı, İngiltere paraşütçülerini Amman'a indirdi. Körfez'in feodal despotik rejimleri de ABD ile İngiltere'nin üst düzey silahlı denetimi ve koruması altına alındılar. Böylece iki kampın sınırları oluştu Bölge'de. 1950'li yıllarda emperyalizmin bölgesel tetikçisi Türkiye oldu. 60'ların sonlarından başlayarak da, silahlandırılan fiah'ın İranı Körfez bekçiliği görevine getirildi. Emperyalizme ve Siyonizme direnmeyi seçen rejimler de, bütün antikomünist karakterlerine karşın, önce Bağlantısızlar hareketi içinde yer aldılar, sonra da Sovyetler Birliği ile askeri ittifaklara girdiler. Oluşan güç dengesi sonunda da, temelleri Birinci Dünya Savaşı'nda atılan Bölge statükosu, yeni yapısıyla donduruldu.

1970'lerin ortalarında Mısır'ın düşürülmesiyle bölgesel güç dengeleri önemli ölçüde emperyalizm lehine değişti. Bölgesel düzenin kritik/stratejik parçası-hamisi olan Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla da, statüko temellerinden sarsılmaya başladı.

1990'ların başında ABD, bütün bölgeyi yeniden "dizayn" edecek bir planı oluşturmaya başladı. Bir yandan, hala eski direniş efsanesi saşarı nda görünen ve İsrail ile çelişkili/çatışkılı bir konumda bulunan ülke rejimlerinin devrilmesi ve bu arada da arkaik, gerici, toplumsal dayanakları çürümüş işbirlikçi rejimlerin de değiştirilmesi, bütün bölgenin yenilenmiş iktidarlarca Küreselleşmeye (uluslararası kapitalizme) eklemlenmesi, liberal (vahşi) kapitalizme uygun bir toplumsal çerçevenin oluşturulması, rejimlerin Yeni Dünya Düzeni'ne uyarlanması hedeflenmekteydi. Böylece, bütün bölgede, kapitalizmi, liberalizmi ve emperyalist bağımlılığı, kendi kurum ve ilişkileriyle yapısal olarak, dışsal müdahalelere gereksinim duymaksızın, yeniden üreten yapıların inşası gerçekleştirilmiş olacaktı. Çürümüş rejimlerin, sadece istikrarsızlık değil, aynı zamanda, etkin ve yığınsal muhalif ("terörist") unsurlar üreten odaklara ("bataklıklar"a) dönüştüğü varsayımına dayanan bu emperyalist teşhis, bölgeye emperyalist saldırının ideolojik-politik temelini oluşturmaktaydı. Stratejik temel ise, Mısır'ın düşürülmesi, İsrail'in büyük askeri üstünlüğü ve Sovyetlerin çökmesiyle zaten çoktan oluşmuştu.

1991 Irak saldırısı (Körfez Savaşı) bu yönelimin ilk salvosuydu. Gerisi, Afganistan ve Irak işgalleriyle geldi ama karşılaşılan büyük direnişle kesintiye uğradı.

Bugün, eski statükonun nihai yıkımı gerçekleşmekte. Bu sefer, ilk hamle ve darbe ülkelerin içinden, toplumsal muhalefetten geldi. Emperyalizm ise, bir yandan işbirlikçi yapıların restorasyon çabalarına destek veriyor, bir yandan da, güncel ihtiyaç ve çıkarları çerçevesinde, akamete uğramış yeni düzen oluşturma projesini hayata geçirmeye çalışıyor.

Sözünü ettiğimiz, direnişlerle, savaşlarla, işgallerle, devrimler ve darbelerle, ittifak ilişkileriyle, iniş ve çıkışlarıyla oluşmuş sömürgeci statükonun yaratmış olduğu bir toplumsal bellek de var elbette. Bu toplumsal bellek, bugün Arap İsyanları'nın arkaplanını oluşturan "Tarih"in ta kendisi. Şimdi buna bakmak gerek.

Nasır anılarında ("Devrimin Felsefesi") şunu anlatır: "Bir ara, çocukluğumda ne zaman havada bir uçak görsem haykırdığım bir tekerlemenin anlamını bulmaya çalıştım: 'Ey büyük Allahım, İngilizleri kahret' (Ya Aziz, Ya Aziz. Dahiya takhud el-İngilizi). Sonra öğrendim ki, bu sözler bize Memlük günlerinden kalmış. Atalarımız bunu o günlerde İngilizlere karşı söylememekteymiş ama benzer bir tekerlemeyi Türklere karşı kullanmışlar: 'Ey Allahım, Türkleri helak et' (Ya Rab, Ya Mutajelle, Ahlik El- Osmanlı). Ben sadece yeni bir duyguyu eski bir biçimle ifade etmekteymişim. Alttaki gerçeklik aynen sürüyordu, hiç değişmeden. Sadece ezenin adı değişikti."

400 yıllık Osmanlı boyunduruğu, ardından gelen klasik sömügeciliğin tahakkümü ve bu dönemler boyunca yıkılan bağımsızlık umutları, Siyonist hançerin Arap bağrına sokulması, Amerikan saldırganlığı, savaşlar, yenilgiler, aşağılanma, horlanma, gerilik, Filistin trajedisi... Arap toplumsal belleğinin bugün de canlı kalan anıları bütün bunlar. Arap tarihinin, bellek ve vicdanlarda yer etmiş, bilince ve ruhi şekillenmeye kazınmış, kültürde, kurumlarda, yaşamda damgasını vurmuş köşe taşları yabancı zulmü ve bunun yüzyıllar boyunca beslediği direniş ruhu, toplumsal muhalefet dinamiği...

Osmanlı boyunduruğunun anıları, sonraki tetikçi Türk militarizminin pratiğiyle; sömürgeciliğin tahakkümü, İngiliz-Fransız Süveyş işgaliyle, Filistin'in parçalanmasıyla, İsrail'e verilen desteklerle; emperyalist saldırganlık, ABD'nin kesintisiz husumetiyle, bitmez tükenmez düşmanlığı yla, sabotaj ve darbe kışkırtıcılığıyla, istikrarsızlaştırma müdahaleleriyle; ve nihayet, Batı uygarlığının aşağılayıcı yıkıcılığı, Siyonist Devlet'in ırkçı varlığıyla, Arap belleğinde hep direniş-mücadele-başkaldırı dinamiğini beslemiş, bu, gündelik hayatın her alanında, okulda, ailede, camide, kışlada, sokakta, sürekli yeniden üretilegelmiştir. Bu durum, yerel işbirlikçiliği, iç ihaneti, yabancı tahakkümüyle özdeşleşmiş kapitalizmi, Siyonizmi ve doğrudan emperyalizmi hedef alan bir toplumsal enerjiyi canlı tutmuştur. Toplumsal bellekteki bu olgu, Arap toplumsal muhalefet damarını yaşatan, her fırsatta yığınların üzerlerine serilen "ölü toprağı"ndan kurtularak ayağa kalkmalarını sağlayan temel dinamiklerden olmuştur. Arap İsyanları' nın tarihsel bağlamı böyle değerlendirilebilir.

Üçüncü düzlemdeyse, Arap düzenlerinin yapısal özelliklerine ve evrimlerine bakmak gerekmektedir. Arap direnişini simgeleyen rejimler;
a) işbirlikçi iktidarlara karşı yoksul yığınların muhalefetinin rüzgarını arkalarına almışlardı;
b) Siyonizme ve empeyalist karışmacılığa/tahakküme karşı, bağımsızlıkçı, radikal asker kökenli küçükburjuva önderliklere dayanmaktaydılar;
c) sermaye birikiminin yetersiz olduğu koşullarda, devletin öncülüğünde sanayileşmeyi ve özerk ekonomik kalkınmayı öngörmekteydiler;
d) toplumsal tabanlarını oluşturan yoksul yığınların devlet/kamu müdahaleciliğinden yararlanabilecekleri bir tür geri kapitalizme özgü "refah devleti" (sosyal devlet) kurmayı planlamaktaydı lar;
e) büyük toprak ağalarını hedef alan toprak reformundan yanaydılar;
f) yoksul işçi ve emekçilerin korporatif biçimde ve devlet denetiminde örgütlenmelerini ve politik hayatta bu çerçeve içinde yığınsal olarak seferber edilmelerini yeğlemekteydiler;
g) proletaryasız bir (nasyonal) "sosyalizm" ve milli birlik-beraberlik anlayışı doğrultusunda dehşetli antikomünisttiler;
h) İslam'a dayalı bir retoriğe karşın laiktiler;
i) Filistin trajedisini bütün Araplar için bir "milli mesele" olarak görmekteydiler; ve,
j) dünya görüşleri Batı'ya yakın olmakla birlikte, Soğuk Savaş'ta bloklar arasında tarafsiz kalmaktan, iki taraşa da çok yönlü ilişkiler kurmaktan yanaydılar.

Bu rejimler, bütün "Arap Sosyalizmi" söylemine, yaygın millieştirmelere, radikal sayılabilecek toprak reformu girişimlerine ve "sosyal devlet" uygulamalarına karşın elbette kamu mülkiyet ve işletmeciliğine dayalı bir devlet kapitalizmi inşa etmişlerdi. Politik ve ekonomik gücün çoğunluğu asker kökenli ekonomi yöneticileriyle silahlı kuvvetlerde toplandığı bu rejimler, ABD ile neredeyse her alanda karşı karşı ya geldiler. ABD, bu rejimlerden, bir Ortadoğu NATO'su aracılığıyla, aynen Türkiye gibi, Soğuk Savaş'ta Batı'nın jandarmalığını yapmaları nı; İsrail'le uzlaşmalarını; Dünya Bankası ve IMF reçetelerine uygun ekonomik kalkınma programları uygulamalarını talep etmekteydi. Bu taleplere yapılan itirazlara ise, Batı'dan, darbe girişimlerinden doğrudan askeri harekatlara, sabotaj ve suikastlere, istikrarsızlaştırma çabaları- na uzanan çok sert tepkiler gelmekteydi. Bu durumda, sözkonusu rejimler, peyderpey Sovyetlerle ve Varşova Paktı üyeleriyle, onlardan silah satın almayla başlayan, finansman katkıları yla, ticaret ve ekonomik ilişkilerle devam eden, sonunda da politik/askeri ittifaklara dönüşen ilişkiler kurmak zorunda kaldılar.

Bu ulusalcı-devletçi, "ilerici ve solcu", antiemperyalist- antisiyonist askeri rejimler, kamu iktisadi teşebbüslerinden oluşan devasa bir kamu ekonomisine kumanda etmekte, ağır dış politika krizleri içinde tam bir toplumsal seferberlik halinde dinamik ve bunalımlarla örülmüş bir ortamda varolmaya çalışmaktaydılar.

Zamanla bu ülkelerde üç gelişme ortaya çıktı. Birincisi, bütünüyle ekonomi yönetimine ve siyasete yönelmiş ordu ve bürokrasi içinde yozlaşma/ yolsuzluk eğilimleri olgunlaşmaya başladı. İkinci olarak, büyük işletmeleri yöneten çoğu asker kökenli bürokrasi içinde bir "bürokrat burjuva" odak oluşmaya başladı. Bunlar, büyük ekonomik kaynaklara hakim konumdaydılar ve mirasla çocuklarına bırakma dışında bu kaynaklar üzerinde hesap vermeksizin kişisel tasarrufta bulunma imkanına sahiptiler. Üçüncü olarak da, eski rejimin kent ve toprak "burjuvazisi", yani mülk sahipleri, ekonomik ve politik güçlerini büyük oranda yitirmiş, önemli ölçüde tasfiyeye uğramış olsalar da varlıklarını sürdürmekteydiler. Bunlar, toprak reformundan elde ettikleri mali kaynakları, özel sektöre bırakılmış inşaat, tekstil, yabancı şirket acentalığı, ulaşım gibi sektörlerde, orta boy tarımda ve ticarette birikime aktararak sınıfsal varlıklarını sürdürmekteydiler. Ancak devlet fideliğinde bir yer tutarak kendilerini var edebileceklerinin bilincinde olan bu kesimler de giderek "burjuva bürokrat" bir karakter edinerek rejimle uzlaştılar ve bir odak olarak sınıfsal yelpazedeki yerlerini güvence altına aldılar, beklemeye başladılar.

1967 İsrail saldırısı sonunda, bu ekonomi yönetiminin ve siyasetin batağına batmış profesyonel ordular büyük bir yenilgi yaşadılar. Varlık nedenlerini oluşturan ve toplumsal desteklerinin ana payandası olan "ulusalcı tavır" böylece ağır bir darbe aldı, meşruiyet krizi ortaya çıktı. Toplumsal beklentileri karşılayamayan, hantal bürokratik devlet kapitalizminin yolsuzluk ve yoksullukla örüldüğü, demokratikleşmenin gerçekleştirilemediği koşullarda, bir de İsrail karşısındaki bozgun ve küçük düşme, toplum içindeki hoşnutsuzlukları gün yüzüne çıkartırken, rejimleri de, kendi halkından korkan, askeri vesayete ve devlet zoruna daha fazla ihtiyaç duyan, sadece içi boş milliyetçi retorikle toplumsal meşruiyet arayan bir bunalım içine soktu.

Zamanla, sozkonusu rejimler, iç ve dış başarısızlıklar karşısında köşeye sıkışıp zalim askeri diktatörlüklere ya da polis devletlerine dönüştüler. Bu gericileşme, İsrail ve emperyalizmin baskılarıyla birlikte rejimleri içinden çıkılmaz bir çürüme sürecine soktu. Dış (Sovyet) destek ve devlet zoru ellerindeki tek koz olarak kalmıştı.

İyice gericileşen bu "ulusalcı sol" iktidarlar ve köhnemiş devlet kapitalizmi karşısında iktidar blokunda iki temel eğilim boy vermeye başladı. Birincisi, palazlanmış "bürokrat burjuva" larda yeşeren ve eski burjuva kalıntıların da hep özlemle bekledikleri, kamu mülkiyetinin tasfiyesi ve özelleştirme yönelimiydi. Buna paralel ikinci eğilimse, emperyalizmle uzlaşma arzusuydu. Devlet kapitalizminin ürettiği "burjuvazi"ler doğal sınıfsal güdü ve dinamiklerinin gereğini planlamaya başlamışlardı.

"Tasfiye" sürecinin emperyalizmle uzlaşma programının iki ayağı vardı. Birinci unsur, emperyalist devletlerle, başta da ABD ile politik uzlaşma arayışları olarak ortaya çıktı. İkinci olarak da, bu uzlaşma, aynı zamanda, beynelmilel sermaye ile anlaşmak, hedeflerde birleşen "burjuvalaşmış bürokrasi" ile eskinin "bürokratlaşmış burjuva" kalıntılarının global sınıf ağabeyleriyle buluşmaları anlamına gelmekteydi.

ABD koşullarına göre, emperyalizmle uzlaşmanın yolu, İsrail'le uzlaşmaktan geçmekteydi. Bunu Mısır'da Sedat gerçekleştirdi; önce İsrail'e gitti, Kneset'te konuştu, ardından Beyaz Saray'da ağırlandı. Mubarek de, muazzam ölçekteki tasfiye, yani özelleştirme kampanyasını başlattı.

Suriye ya da Irak rejimleriyse, büyük özelleştirme politikalarına karşın, İsrail'le anlaşma koşulunu yerine getiremediler ve büyük uzlaşmalarını gerçekleştiremediler. Mısır, uzlaşma (daha doğrusu teslimiyet) karşılığında, Sina Çölü'nde 67 Savaşı'nda yitirmiş olduğu toprakları İsrail'den geri aldı ve topluma pazarlayacak bir şey elde etmiş oldu. Ama Suriye rejimi bakımından stratejik Golan Tepeleri işgal altındayken ve bu konuda İsrail ödünsüz davrandıkça, "uzlaşma" mümkün değildi. Saddam rejimi ise, İran'la ABD adına savaşmak da dahil pek çok alanda işbirliği yaptı ama rejimin meşruiyet kaynağı olan "Filistin meselesi"nde İsrail'le buluşamadı. Bu koşul yerine gelmeyince de ABD tarafından kabul görmek mümkün olmadı. Sovyetler çökünce de, iki rejim de büyük bunalı- ma girdi. Benzer durum Kaddafi'nin Libyası için de geçerliydi.

"Arap Sosyalizmi" denen, Sovyetlerin "kapitalist olmayan yol"un yolcularının devlet kapitalizmi, sonunda, kendi öz dinamikleriyle kendi sonunu, tasfiyesini hazırlayan koşulları oluşturdu ve bunlar emperyalizmin de katkılarıyla hükümlerini icra ettiler.

Şimdi, Arap İsyanları'nın toplumsal boyutuna bakabiliriz. Nasıl bir toplum içinde gelişti bu süreç?

1950'lerin "ulusalcı sol" rejimleri, Arap yoksulları nın, Fanon'un "Dünyanın lanetlileri" dediği "baldırı çıplaklar"ın, Fransız Devrimi'nin "donsuzları"nın mirasçılarının omuzlarında yükseldi. Nasır, darbeden iki gün sonra yeni iktidarın coşkusuyla grevlerini sürdüren tekstil işçilerinden ikisini ibreti alem için astırmıştı. Yine de Arap dünyasının dört bir yanında yoksullar ve ezilenler bu rejimleri büyük coşkuyla desteklediler, yerel işbirlikçileri felç halinde tutup emperyalizmi umarsız bıraktılar. O dönemde, komünist partiler de milyonları harekete geçiren büyük güce sahip oldular. "Milli burjuvaziyi ürkütmemek için mülkiyet sorununa değinmemek"ten başlayan, millileştirmeleri ve devlet müdahaleciliğini, yani devlet kapitalizmini "sol kamuculuk" olarak yüceltmeye yönelen, bir "Ortadoğu Mao'su çıkmasın" diye Amerikan yardımlarıyla yapılan toprak reformlarını "devrim" diye selamlayan, Bağlantısızlık hareketine katılımı ve sonra da Sovyet ittifakını antiemperyalizmin doruğu olarak gören, nihayet "kapitalist olmayan yol" ile teorik gerekçeyi de keşfeden komünist partiler, "ulusalcı sol" iktidarların kendilerine yönelik bütün baskı ve zulmüne karşılık onlara hep destek verdiler. Bu destek, illegal sayıldıkları dönemlerde bile rejimin kurumlarında görev almaya kadar uzandı. Suriye ya da Irak'ın faşizan BAAS hükümetlerinde komünistler bakanlık bile yaptılar. Sonunda, resmen hep yasadışı kabul edilmelerine karşın, destekledikleri rejimlerin bütün suçlarına ortak oldular ya da halk tarafından öyle algılandılar.

Büyük ihanetlere uğrayan ve ağır travmalarla karşılaşan, baskı, sömürü, hastalık işsizlik, yoksulluk, horlanma, milli yenilgiler, sınıfsal değersizleşme ile tarumar edilen yığınlar, zamanla, umarsız, umutsuz, yorgun ve hayal kırıklığı içinde geri çekildiler.

İçe çekilme, apati, apolitisizm, toplumsal anomi, kitleleri tahrip etmeye başladı. Toplumsal gelişmelerden, kamu işlerinden, siyasetten kopma, bencil bireyi, onun dar dünyasını, özel çıkarları öne çıkartan moral ve düşünsel yıkımı, sinisizmi bir toplumsal afete dönüştürdü. Kendi dar dünyasına, bencil çıkarlarına ya da öteki dünyaya, dine sığınan milyonlarda, giderek, suskunluğu, adamsendeciliği, yolsuzluğu aşan bir çürüme belirleye başladı. "Ölü toprağı"nın altında kıpır kıpır gömüldü milyonlar. Yeni moral yıkım ve çürüme ile kadim toplumsal muhalefet kaynak ve dinamiklerinin çatışması nda, son yirmibeş yıl, hazin bir toplumsal patoloji ortaya çıkardı.

Bu arada, sadece "direniş bayrağı"nı dalgalandırdığı için politik İslam'a sarılanlar bir hayatiyet gösterebildi; Hamas'tan Hizbullah'a, "ulusalcı sol"un ve onunla işbirliği içindeki komünistlerin cesetleri üzerinde, farklı bir direniş, geleneği sürdürdü.

Bu arada, toplumun üzerine bir başka afet daha çöktü. Kuzey Amerika'dan Güney Amerika'ya, Avrupa'dan Afrika'ya, Asya'ya, dünyanı n dörtbir yanında esen neoliberal "ideolojisizleştirme" elbette Arap yığınlar üzerinde de yıkıcı etkilerini gösterdi. "Daha iyi bir insan, toplum, dünya" projesini insanların ufkundan silen, "böyle gelmiş böyle gider" çapsızlığını insana dayatan, çürümüş "değerler"i insan davranışlarının belirleyici ölçütü yapan, "farklı bir yaşam arayışı"nı bastıran, sınıfsal konumlara dayalı dünya görüş ve hayat tarzını yaşamdan kaldıran ve bu haliyle de kendisi bir "ideoloji" olan söz konusu "ideolojisizleştirme" saldırısı, her yerde olduğu gibi, Arap dünyasındaki çürümeyi de besleyen, derinleştiren önemli bir faktör oldu.

John Reed'in "Dünyayı Sarsan On Gün" kitabında Devrim öncesi Rus toplumunu anlatırken yazdığı gibi, "çürümekte olduğu kadar kaynamakta da olan" bir toplumsal gerçeklik içindeydi bir yıl öncesinin Arap toplumları...

Bir yıl önce, Arap toplumlarında, yığınlar büyük oranda örgütsüz, önderliksiz, ideolojik/ politik vuzuhtan yoksun haldeydiler. Bürokrasi, modern piyasaya eklemlenmeye hazır Çarşı, liberalizme sarılmış mülk sahipleri ve içkin bir unsur olarak emperyalizm ise, örgütlüydü. Halk güçlerinin bulabildiği tek örgütsel/ideolojik çatı, politik İslam'ınkiydi. Anlattığımız direniş yıllarında Batı'ya hizmet etmiş, en azından eylemsiz kalmış ve fakat "laik ve solcu" ulusalcı rejimlerle hiç işbirliği yapmadığı için de "temiz" kalmış, İran'la başlayan İslamcı yükselişin sırtına binmiş, Hizbullah ya da Hamas direnişlerinin saygınlığına yaslanan, Küreselleşme'de (ve Yeni Dünya Düzeni'nde) kendine yer arayan bu güç şimdilerde restorasyonu sırtlayacak akım olarak ortaya çıktı.

Arap İsyanları'nın içinde oluştuğu tarihsel, sistemsel ve toplumsal çerçeveyi böyle özetleyebiliriz. Yığınlar, bu koşullar altında ve bağlam içinde, özetlediğimiz farklı düzlemdeki olguları n bütün olumluluk ve zaaflarıyla, verili koşullar içinde ve geçmişi bütün ağırlığıyla omuzlarında taşıyarak tarih sahnesine çıktılar. Bu çıkışı belirleyen ortam ve koşullar, dinamikler, kalıntılar, özellikler, elbette, isyan sürecini doğrudan etkiliyor. Geçmişin olumsuz etkileri aşıldıkça ve tarihsel mirasın olumlulukları yeniden üretildikçe, güçlü, örgütlü, silahlı zalimler karşısında tarih yapabileceklerini kendi deneyimleriyle gören yığınların özgüvenleri gelişip psikolojik denge lehlerine döndükçe, egemenlerin "restorasyon" çırpınışlarının karşı- sına da Devrim seçeneği dikilecektir hiç kuşkusuz.