Kriz sonrası üzerine sohbet

2007 yılı sonlarına doğru başlamış olan kapitalizmin üçüncü derin krizi henüz sonlanmamış olup dalgalar halinde farklı ekonomilere yayılırken “kriz sonrası manzara” kavramı doğru görülmez. Buradaki amacım da krizin bitmiş olduğunu vurgulamak olmayıp, krizin başlangıcı sonrasından günümüze dek ortaya dökülen görüntüleri kullanarak, güçlülerin krizi nasıl yönettiğini ve ana-akım iktisat öğretisinin güçlülerin çıkarları doğrultusunda nasıl dar bir ufuk çerçevesinde meseleye yaklaştığını sergilemektir. Kriz periyodunun bitmemiş olması bir yana, kapitalist sistemin devamlı kriz üreten bir sistem olması ve krizden beslenen bir süreç içinde seyretmesi nedeniyle hiçbir dönem kriz sonrası olarak algılanamaz. Ne var ki, kronik kriz dönemlerini krizleri erteleyici politika önlemleri sayesinde sakin dönemler olarak algılayıp, salt akut dönemleri kriz olarak algıladığımızdan, ne denli uzun sürerse sürsün akut dönemden kronik döneme girişi kriz sonrası dönem olarak algılamaktayız. 2007 krizi de batıp çıkan yalpalarla ilk şiddetini yitirmiş olduğundan, bugünden geriye bakarak sakin bir değerleme yapabilecek aşamaya gelmiş olduğumuz kabulünü yapabiliriz.

Sosyal olayların anlaşılabilmesi için oluşuma dışından bakmanın yararlı olduğu düşüncesiyle, krizin bugünkü aşamasından geriye bakarak reel oluşumu, oluşum karşısında alınmış ve alınmakta olan önlemleri ve oluşumun akademik çevrelerce değerlendiriliş biçimini geçmişe oranla daha isabetli değerlendirebiliriz. Ana-akım iktisat alanında bir dizi yayın, geliştirilen politikalara karşı halk yığınlarının isyan ve kalkışları, kapitalistlerin kriz havuzunda birbirlerini boğma mücadelesi bugün geçmişe göre çok daha berrak bir şekilde görüntü kazanmış bulunmaktadır. Bu yazıda, kapitalistlerin reel sosyalizmi devirme sevincine karşı Marksist öğretinin acı intikamı merceğinden oluşumları sergilemeye çalışacağım. Bu bağlamda bu yazı, KIZILCIK'ın geçen sayılarındaki aynı konu üzerine yazmış olduğum yazılara tamamlayıcı nitelikte görülebilir. Ancak bu yazıda, geçen sayılardaki yazılardan farklı olarak, krizin oluşum dinamiklerini ve krize karşı geliştirilmiş ve geliştirilen önlemleri Marksist açıdan ele alarak, güçlü sermaye çevrelerinin çıkarları doğrultusunda şekillenen ana-akım iktisat öğretisinin büyük bir inatla reddettiği Marksizm karşısında ne denli bilimsellikten uzak olduğunu da göstermeye çalışacağım.

Önce ana-akım iktisat öğretisinin kriz öncesi sergilediği manzaraya kısaca hatırlayacak olursak, KIZILCIK'IN 2009 yılı Haziran sayısında da detaylı olarak açıklamış olduğum üzere, birkaç akademisyen hariç hemen tüm ana-akım iktisatçılarının hiçbiri kriz öngörüsü yapmadığı, daha doğrusu yapamadığı çok net olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Derginin sözü geçen sayısında anlattığım konuları burada bir kez daha açmadan, konuyu kapitalizmin krizinin aynı zamanda iktisat öğretisinin de krizini açığa çıkardığını belirtmek gerekiyor. Zira aşağıda detayları ile açıklanacağı üzere, ana-akım iktisat öğretisinin salt kriz öncesi konumu ile değil, aynı zamanda kriz sonrası geliştirilen önlemlerle de akademik açıdan tam bir kriz içinde olduğu ortaya çıkmıştır.

Ele alacağım birinci konu, değer kavramının Marksist iktisat öğretisindeki tanımı ile ana-akım iktisat öğretisindeki tanımı arasındaki derin farkın krizle nasıl ortaya çıktığı meselesidir. Kabaca ifade etmek gerekirse, piyasa fetişi üzerine oturan ana-akım iktisat öğretisinde değer, bir mala yönelik tüketicinin piyasada yansıttığı sübjektif yargı ile o malın sunucusunun piyasada yansıttığı maliyet koşulları sonucunda oluşur. Buna karşın Marksist öğretide ise bir malın değeri, onun üretimindeki emek maliyeti ile ölçülür. Böylece sübjektif yarar görüşü ile maddi emek değer görüşü karşı karşıya gelmektedir. Ana-akım iktisat öğretisi bir fetiş halinde piyasa olgu ve kavramına sarıldıkça, maddi emek değer teorisini reddetmiş, sübjektif yarar görüşüne sadık kalmıştır. Son krizde bankalardan ipotekli kredi alan tüketiciler gayrimenkul üzerine yatırım yaparken kendi serbest değerlemelerini kullanmışlardır. Bankalar ipotek kredisi verirken ve tüketicilerin gayrimenkul alma arzusu sürerken, ne oldu da kriz patlak verdi? Başka bir deyişle, piyasa fetişine sadık kalarak, tüketici finansman aracı bulabildiğine ve gayrimenkule yönelik serbest değerlemesini de kendi tercihi yönünde yapabildiğine göre, niçin kriz oluştu? İşte bu sorunun yanıtı ana-akım iktisat öğretisi çerçevesinde verilmiş olan, kredi borçları ödenemedi, evler satışa çıkarılınca fiyatlar tepetaklak döndü vb gibi totolojik yaklaşımlarla tatminkâr bir şekilde verilemez. Ana-akım iktisat öğretisinin oluşumu algılamadaki yetersizliğini bizzat kendi yanıtlarını karşıt sorularla test ederek açığa çıkarabiliriz. Şöyle ki, eğer ipotek borçlusu kazancı ile borcu karşılayamıyor ise, bunun anlamı, borçlunun emeğinin değişim değerinin ipotek borcunu karşılamaya yetmediğidir. Eğer emeğin değişim değeri ile kullanım değeri arası nda ciddi bir fark var ve bu farkın emek sahibinin eline geçmesi durumunda ipotek borcu karşılanabilir oluyorsa, bu durumda ipotekli gayrimenkulün piyasada oluşan psikolojik değerinin geçerli, fakat fiili durumda gelir dağılım bozukluğuna bağlı olarak borçlu acze düşmektedir. Bu nokta bizi krizin bir başka Marksist açıklamasına götürmektedir. Ama önce başladığımız analizi tamamlamaya çalışalım.

Borçlu emek değeri ile borcu ödeyemeyince evin satışı gündeme gelir. Doğal olarak bu tür panik ortamlarında evin değeri gerçek değerinin altına düşebilir, ancak bu durum sürecin hemen başlangıcında değil, belirli bir süre sonra başlayabilir. O zaman şu soruyu sormamız gerekmektedir: Başlangıç anında hangi nedenden dolayı evin değeri borcu dahi karşılayamayacak kadar düştü? Bu sorunun yanıtı bizi ana-akım iktisat öğretisinden uzaklaştırır ve Marks'ın emek değer teorisinin doğrulanmasına götürür. Şöyle ki, belirli ölçütte bir evin herhangi başka bir malla belirli bir değişim oranı vardır; bu orana göreli değer ya da, parasal ifade olarak, fiyat denir. Evin satışının ilk anında fiyat kaybına uğramasını panik ya da ani arz artışı gibi yapay sebeplere bağlamadan, daha gerçekçi bir teori ile açıklamaya çalışmalıyız. Bu bağlamda kullanabileceğimiz ve tatminkâr yanıt sağlayan teori emek değer teorisidir. Satışa çıkarılan evi herhangi bir başka ürünle değişim karşılaştırmasına tabi tuttuğumuzda, böyle farazi bir değişim oranının ev lehine gerçekdışı ve olağanüstü yükselmiş olduğu görülür. Başka bir deyişle, evin üretimindeki emek değeri ile farazi ürünün üretimindeki emek değeri arasında olağanüstü farkın görülmesi, evin fiyatının gerçeği yansıtmadığını, satış anında kimsenin bu fiyatı vermek istemeyeceğini ifade eder. Zira evin anormal yüksek fiyatı, evin üretimi içindeki emek değerini ifadeden uzak, abartılı fiyat olarak algılanır, kimse evi almaz. Görülüyor ki, normal dönemlerde ürünler arasındaki değişim oranları onlardaki emek değer oranını yaklaşık olarak verirken, bir üründe aşırı talep birikimi o ürünün fiyatını emek değer oranının çok üzerine çıkararak yapay fiyat oluşturur. Ana-akım iktisat öğretisinin bir üründe oluşan aşırı fiyatı köpük olarak nitelediği zaman, aslında onun değişim değerinin emek değerinin üzerine çıkmış olduğunu beyan etmiş olmaktadır. Böylesi aşırı değer gerçek anlamda değer niteliği taşımadığı gibi, krizlere neden olabildiği gibi, kriz döneminde erimeleri de gerçek anlamda değer kaybı anlamına gelmez. İpotek işlemlerinin sürgit devam etmesi durumunda kriz çıkmayabilirdi, diye düşünmek de yanlıştır. Zira böyle bir sürecin de uzun süre devam etmesi olanaklı görülemez, çünkü bir zaman sonra kredili borçlunun emek gücünün değişim değeri, hatta kullanım değeri dahi olağanüstü şişmiş kredi maliyetini karşılayamaz duruma gelmiş olacağından borçlunun sonuçta acze düşmesi kaçınılmaz olur. Buradaki kritik nokta da emek değerinin, hiçbir ölçüsü olmadan kâğıt üzerinde devamlı yükselen kredi miktarından mutlaka geri düzeyde kalıyor olmasıdır. Bunun nedeni de, emek değerinin gerçek ve maddi olması, kredi miktarının ise bankaların para yaratma gücüyle sanal ölçüye ulaşabilir olması dır. Zaten krizin nedeni de budur; genişleyen bir ekonomik alanın genişleme yolunda bir engelle karşılaşması! Bu durumda da hayali bir genişleme yolu gerçek ve maddi bir engelle karşılaşmış olmaktadır.

Yukarıdaki açıklamada ipotek borçlusu bireyin emeğinin karşılığını değişim değeri ile değil de kullanım değeri ile almış olsa idi yükümlülüğünü karşılayabilir olabilirdi, şeklinde bir ifadede bulundum ve bu savın Marksizmin ana-akım iktisat öğretisine üstün yanı olduğu görüşünü ileri sürdüm. Şimdi bu savı biraz daha geliştirerek şöyle bir kafa jimnastiği yapalım. Önce şu soruyu sorup, bir saptamada bulunalı m. Son kriz, görüntüde bir borç krizi olarak yansıdı. Bireyler, hükümetler, devletler hep borçlu. Bu demek ki, (1) borçlular bir yerden kaynak buldular; (2) ve, böylesi borçluluk durumu olmasaydı tüketim piyasasında talep edilmeyecek olan ürünleri satın aldılar. Şimdi bu savın iki unsurunu kısaca analiz edelim. Bir defa, birileri borçlu ise, bunun karşıtında birileri de alacaklıdır. Bankaların kredi işlemleri ile para yaratabileceği bir ortamda, bir gerçek borçlu karşısında mutlaka bir gerçek alacaklı bireyin ya da kurumun bulunması şart olmayabilir, olasılığı geçerli olmakla beraber, bu durum tüm sistemi açıklayamaz. Buna rağmen, bu olasılığı da dikkate alarak şu savın yanıtını bulmak zorundayız. Eğer bu denli yüksek borçlarla bazı ürünler alınmış ise, ekonomilerde olağanüstü yüksek enflasyon olması gerekirdi. Zira böylesine borçların yapılmamış olduğu durumda sakin seyreden fiyatlar, bu denli yüksek borçlarla piyasalara milyarlar saçılmış olduğuna göre enflasyon olması gerekirdi, fakat kriz öncesinde enflasyon yaşanmadı. Bu durum şunu gösteriyor ki, yapay banka paralarının bazı emlaklerde anormal fiyatlara yol açmasını bir tarafa bırakırsak, enflasyon yaşanmamış olmasını yapılan harcamaların olağan olduğu sonucuna bağlamak durumundayız. Sonuç şu ki; ekonomilerde gelir dağılımı varolan duruma göre daha düzgün ve adil olmuş olsa, kriz olasılığı daha az olur. Bu bizi krizi ancak kar oranlarının sıkışması şeklindeki Marksist görüşle açıklayabileceğimiz sonuca götürüyor. O da şu: Varolan üretim ilişkileri bağlamında gelir dağılımının giderek bozulması bir yandan emek üzerindeki sömürünün entansif olarak yoğunlaşması anlamını ifade ederken, aynı zamanda piyasaları görece daraltarak kriz ortamı yaratmaktadır. Ne var ki, kapitalist üretim ilişkilerinde bu süreci önlemek kesinlikle olanaklı değildir.

Kapitalist üretim ilişkileri içinde bankaların yapay para üretmeleri (banka parası) rastlantısal ve sorumsuz davranışlar olmayıp, sıkışan kar oranları ve yeni piyasa arayışlarının doğal ve kaçınılmaz çare yaratıcı önlemidir. Sıkışan kar oranları ve yeni piyasa arayışları, tarihin bir aşamasında alkışlarla karşılanan sosyal demokrasiyi, başka bir aşamada aşırı finanslaşma olgusunu, son aşamada ise küreselleşme politikalarını tarih sahnesine sürdü. İkinci Paylaşı m Savaşı'nı izleyen yıllardan 1970'lerin ortaları na dek süren yaklaşık yirmibeş yıllık oldukça yumuşak kapitalist dönemi de, Sovyetler ve Kızıl Çin'in varlığı ve emekçilerin mücadeleleri kadar sermayenin sıkışan kar oranları ve buna çare arayışlarına da borçluyuz. Kapitalizmin izin verdiği ölçüde siyaset alanı nda göstermelik demokrasiyi de yine sermayenin sıkışan kar oranlarına borçluyuz. Söz konusu dönemde sosyal demokrat politikalarla orta gelir düzeyi toplumsal katmanların kapitalizmin yumuşak işleyişine katkıları yanında, İkinci Paylaşım Savaşı esnasında yaratılan teknolojinin savaş sonrasında geliştirilerek piyasalara sunulması da çok büyük bir etken olmuştur. Schumpeter'in “yaratıcı yıkıcılık” olarak tanımladığı, krizlerden çıkış için yeni teknolojilere yönelme politikası da sermayeye yeni piyasalar açmada fevkalade büyük işlev görmüştür.

ABD'de konut mülkiyetine yönelik ipotek borçluluğunun kapitalist sistem açısından iki önemli ideolojik yönü var. Birincisi, kredi sistemi, hem kendisini garanti altına alması, hem de halkların en aç ve en istekli olduğu alanı yakalamış olmasıdır. Borç karşılığında ipotek ciddi bir garanti oluşturmakta, böylece alacak garantiye alınmaktadır. Yatırımcı kuruluşlar ipotek garantisi ile de yetinmeyip, kapitalist mantıkla, türev işlemlerle riski diğer kurumlara dağıtmayı da ihmal etmediler. İpotekli borç işlemine girişen bir yatırımcı kuruluş, bilânçosunun aktifine kaydettiği değeri, “varlığa dayalı senetler” işlemi ile piyasaya göre belirlenen faiz gideri karşılığında diğer yatırımcı kuruluşa devrederek bir tür risk zinciri oluşturdu ve bu risk zinciri krizin dalga dalga tüm bağlantılı kuruluşlara yansımasına neden oldu. Bu zincir oluşurken finans piyasasında güven ya da bizzat kapitalistlerin bankaların güvenlik ölçütü olarak ortaya attığı Basel ölçütlerini niçin kimse dikkate almadı ki? Bu noktalar, finans kesiminin bu denli gelişmesi salt finans kesiminin hırsı ile açıklanamayacağının kanıtıdır. Finans kesiminin bu hırsı, arkaplandaki reel kesiminin sıkışıklığı ve kâr hadlerinin daralması ile ateşleniyordu. Bazı yazarların, hatta akademisyenlerin son derin krizin kaynak kıtlığı değil, tam tersine kaynak bolluğundan çıktığı iddiası, bakış açısına göre, hem doğru hem de yanlıştır. Bu iddia yanlıştır, zira defter kayıtları ile piyasalara saçılmış milyarlarca dolar ortada idi. Bu dolarların işlevi reel sektörün önünü açmak ve reel sektörde gerileyen kar oranını finansal sektördeki balon kazançlarla telafi etmekti. Bu iddia doğrudur, zira bu kriz gelişmiş kapitalizm krizi olduğundan, krizin nedeni piyasaların soğurtamayacağı düzeyde kaynak bolluğu olmasıdır.

İpotek sisteminin kapitalizm açısından ikinci ideolojik özelliği ise, bir yandan ekonomik olanakları yetersiz olan bireylere ya da ailelere ek gelir olanağı sunarak, arzuladıkları bazı ürünlere ulaşmalarını sağlayıp, böylece sistemi yumuşatırken, aynı zamanda onları fark etmedikleri şekilde sisteme borçla bağlamış olmaktadır. Yaşam boyu kredi taksiti ödemek durumunda olan bir birey emek gücünü özgürce değil, zorunlu şekilde satmak durumunda kalır. Gerçi, emek gücünden başka satabileceği değeri olmayan ve bu hali ile bir tür köle konumunda olan emek, taksit ödeme yükümlülüğü altında daha güçlü kölelik hissi ve zorunluluğuna kapılır. Böylece, ek gelir olanağına kavuşarak sisteme güven duyan ve sadakat duygusu geliştiren borçlu, aynı nedenle, sistemin sadık bir kölesi konumuna itilmiş olur.

* * *

1970'lerin ortalarından itibaren gelişmiş ekonomilerde ortalama gelir oranı gerilemeye başlamış idi. Bu gösterge çok tipik bir olgun kapitalist ekonomi krizinin işaretçisi idi. Bu krizi gölgeleyerek zaman içinde yaymaya çalı şan çok çeşitli kapitalist manevralar bugün karşımıza sanki krizin sonucu gibi çıkarılmaya çalışılmaktadır. Neydi bu kriz öteleme faaliyetleri, finansal kesimde mutlak serbesti ve bazı ekonomilerin büyük boyutlarda kamu kesimi borç stoku oluşturması ve cari açık vermesi idi. Ana-akım iktisat öğretisi bu meseleyi öylesine algılamadı, ya da algılamak istemedi ki, hatta dönemsel oluşumlara akademik görüntülü kavramlar bile icat etti. Kamu kesimi borçlanma gereksinimi ile cari açığın bir arada oluşumuna “ikiz açık” sözcüğü oluşturdu. Kavramın icat edildiği ve yaşandığı ekonomi dünyanın en büyük ve gelişmiş ekonomisi olan ABD'dir. Öte yandan bir zamanlar Avrupa Birliği içinde zevk-ü safa içinde yüzerken bugün perişanlığa savrulan Yunanistan da aynı örnek hanesine yazılmalıdır. Yaklaşık 10 milyon dolayında bir nüfusa sahip Yunanistan'da gelişmiş sanayi yok iken, ulusal gelirinin % 120 dolayına ulaşan cari açığı bu denli büyüyünceye kadar neden Avrupa Merkez Bankası harekete geçmedi ki! Yukarıda da açıkça söylediğim gibi, Basel ölçütleri Avrupa merkezlidir. Neden Yunan bankalarına ve finans kuruluşlarına karşı bugün sopa gösterene Almanya ve Fransa geçmişte ses çıkarmadı ki! Kapitalist hesap çok açık, zira kapitalizmin geçmişte yaşadığı, ileride daha da şiddetle yaşayacağı soruna çözüm bulmak zorunda idi; o dert piyasa yaratma güçlüğüdür. Piyasa kapitalizmin can damarıdır. Yunanistan Avrupa'da bu işlevi gördü. Avrupa Birliği ve sair dünya emperyalizmin tüm dünyayı uluslararası ekonomik işleme açma baskılarının tek nedeni, yeni ve geniş üretim faktörü ve tüketim piyasalarına ulaşmaktır. Bu süreci enternasyonalist birleşmelere ya da ilişkilere benzetmemek, onunla karıştırmamak gerekir. Bugün yaşadığımız küreselleşme gelişmiş ve ileri kapitalizmin emperyalizm politikasının, demokrasi ya da özgürlük vb gibi saptırıcı politik söylemlerle gizlenmiş uygulamasından başka bir şey değildir. Bu süreç merkezde olgunlaşmış kapitalizmin kar hadleri sıkışıklığı sorununa çare olarak görüldü.

Krizi perdeleyici oyalamalar devam ederken, önlenemez son 2008 yılı Eylül ayının 14'ünde, ABD finans dünyasının amiral gemisi Lehman Brothers'ın batışı ile net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Onu izleyen ikinci amiral gemisi AIG'nin (American International Group) kısa aralıkla işasa sürüklenmesi ve büyük ipotekli kredi kuruluşları Fannie Mae ve Freddie Mac firmalarının son anda federal hükümet tarafından kurtarılması artık krizin gerçek oldu- ğu bilincinin uyandırılmasını sağladı. Kapitalist merkezler krize karşı önlem almasını öğrenmemişlerdi, ancak kriz sonrası bazı önlemlerde usta olmuşlardır. 1929 Krizi sonrasında akademisyenler arasındaki tartışmalar krizi derinliğine analiz etmemiş ve nasıl önleneceği konusunda düşünce geliştirmemiş olmasına karşın, 1929 Krizi'nin yıkıcı sonucundan da ders alarak, kriz sonrasında ne tür önlemler alınabileceği konusunda epey bir fikir oluşturmuşlardı. Nitekim kriz sonrasında Friedman ile Galbraith arasındaki tartışmalar akademik düzeyde seyretmiş olmasına rağmen, günümüz politikacı larında görüş oluşturmuş ve politika manevra alanı açmıştır. Tartışmaların ana noktasını, kriz ertesinde finansal genişlemenin mi yoksa daralmanın mı anlamlı politika olabileceği oluşturmuş idi. Bu tartışmalara Keynesyen motişerle Minsky de katılarak, krizlerin hafişetilebilmesi için büyük kamu kesimi tezini ileri sürmüştür. Keynes de dahil olarak, tüm adı geçen akademisyenler ve kriz konusunda fikir beyan edenler, ne yazık ki, krizin anatomisi üzerinde yoğunlaşmadan, kriz sonrasında uygulanması nı uygun gördükleri politikalar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Dikkat edilirse, Galbraith dışında hemen tüm akademik yaklaşımlar kriz sonrası politikaları finansal genişleme, yani piyasaların genişletilmesi görüşüne oturtmuşlardır. Yine dikkat edilirse bu görüş, biraz geniş bir yorum ile, sermaye sıkışıklığının giderilmesine yönelik politikalar uygulanmasına yöneliktir. Akademisyenler kriz sonrası ekonomik ya da finansal genişleme önerirken, her nedense, kapitalist genişleme sürecinde karşılaşılan bir engel kriz oluşumuna yol açar şeklindeki Marksist kriz yaklaşımlarından önemli bir damarı kavrayamamışlardır.

Friedman, von Hayek ya da Minsky ve tabii ki hepsinin ötesinde Lord Keynes kapitalizm krizlere girip çıkarken, kriz sonrası bazı önlemler geliştirmeye çalışırken, niçin krizin oluşumu üzerinde durmadıkları ya da durmaya yönelmemiş olmaları sistem ideolojisi ile ilgilidir. Adı geçen düşünürler arasında Keynes, kriz olgusunu genellikle anlaşıldığı şekilde tanı mlamamış olmakla beraber, tam istihdamın sağlanamamasına karşı önleyici önlem olarak devletin devrede olmasını önermiş, Minsky bu görüşü daha da geliştirmiş olmakla beraber, o da sistemin genetik analizini yapıp, krizin oluşum dinamiklerini irdelememiştir. Keynes o denli sistemden yana olmuştur ki, arkadaşı Show'a yazdığı mektupta Marx'a bizzat kendi ününe yakışmayacak nitelikte çirkin sözler sarf ettikten sonra, kendisinin yazacağı eserle (1936 yılında yayınlanmış olan Genel Teori adlı ünlü eseri) herkesin bundan böyle sistemin işleyişini daha iyi kavrayacağını ileri sürmüştür. Kapitalizmin söz konusu dahi çocuklarının kapitalizmin sorunlarına gerçek anlamda çözüm üretmek yerine, soruna anlamsız kılışar bulmak veya etrafında dolanmaları ideolojik kılıf içinde davranıyor olmalarından kaynaklanmaktadı r. Zira eğer kapitalizmin krizi kar hadlerinin gerilemesine bağlı ve bu gelişme sermayenin organik bileşiminin sermaye lehine gelişmesinde bağlı olup, tüm bu gelişmeler ekonomik olarak nitendirilip, sermayedarın ana amaç fonksiyonunda yer alıyor ise, bu alana müdahale kapitalizmin işleyişine müdahale olarak görülür. Sistemin akademisyenleri ise sistemin özüne müdahale etmeye mezun değildirler, buna cüret edemezler. Keynes'in teorisi de, ona dayanarak Minsky'nin geliştirdiği görüşler de ana hatları itibariyle piyasaları genişletmeye yöneliktir. Hatta Friedman'ın Galbraith'in tezlerine karşı çıkarak kriz sonrasında finansal genişleme politikasının uygulanması gerektiği görüşü de, aynı doğrultuda olarak, piyasaların genişletilmesini amaçlamaktadır. Kısacası, tüm teorik yaklaşımların piyasa sorunu üzerinde durduğu çok nettir. O zaman şu soru sorulabilir: Kriz sonrası uygulanması önerilen politika önlemleri piyasaların genişletilmesi görüşüne dayandırılıyor ise, krizleri önlemenin yolunun devamlı genişleyen piyasa gereksinimi duymayan üretim sistemi kurma yönteminin neden araştırılmadığıdır. Dikkat edildiği zaman görülmektedir ki, üretim sisteminin amacı toplumsal gereksinim değil, üretime başat olan sermayenin birikim dürtüsüdür. Ekonomik faaliyetin merkezini sermayenin dürtüsü oluşturuyor ise, şu iki sonuç kaçınılmazdır: (1) Ana-akım iktisat öğretisinde hakim görüş olan “tüketici hakimiyeti”, “sermaye hakimiyeti” görüşü ile değiştirilmelidir; (2) ekonomik sistemin üst-yapı kurumu olan politik felsefi doku da demokrasiye değil, sermaye hakimiyetine dayanmaktadır.

* * *

Zamanı hızla geçip günümüze geldiğimizde ortaya çıkan manzaranın, sorumsuz davranış görüntüsüne bulandırılarak meşrulaştırılmış ağır borçluluk krizi ve buna bağlı olarak, bir zamanlar sermayenin amacı doğrultusunda kullanılmış olan kütlelerin, bugün nasıl diz çöktürülerek yine kapitalizme kanatıldığı şeklindeki çok tipik bir kapitalist yağmalaması olduğunu görmekteyiz. Salt Yunan halkını dikkate aldığımızda durum çok net olarak belirginleşmektedir. Yukarıda da söylendiği gibi, Yunan halkı bu denli safahat içinde kazandığından fazlası nı tüketerek, ulusal gelirinin % 120 dolayı nda bir borç stoku oluşturuncaya dek Avrupa Merkez Bankası veya Avrupa merkezli sair denetleme kuruluşları, hatta IMF vs gibi kurumlar niçin ve hangi amaçla bu safahata göz yumdular? Eğer Yunanistan'a vaktinde hakim olunsa idi, Almanya, Fransa veya diğer gelişmiş kapitalist merkezler üretimlerini kime satabilecekler ki? Tabii ki, Yunanistan daha düzgün hareket etmiş olsa idi, sermaye başka pazarlar da bulabilecekti, ama Yunanistan Avrupa Birliği içinde gelişmiş merkezlerin ellerini rahatlatıyordu. Başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği Topluluğu tek ses halinde Yunanistan'a direktif üzerine direktif yağdırarak, emeklilik maaşlarının kısılmasından, binlerce emekçinin işten çıkarılmasına varana dek bir dizi sözde tasarruf önlemini dayatarak, Yunanistan'ı kurtarmak adına, alacaklarını faizleriyle birlikte tahsil etmeye çalışmaktalar. Yunanistan'ı n borçlarının bir bölümünün siliniyor görüntü verilmesi ise kapitalizmin bir başka oyunudur. Şöyle ki, bu tür işlemlerle kimse kimsenin borcunu silmiyor, bu alacaklar vaktiyle faiz yoluyla zaten tahsil edilmiş olmakla beraber evrak üzerinde hâlâ borç olarak gözüken meblağın bir kısmı silinmektedir. Üstelik de silinen borçlar, durumdan rahatsız olarak ayağa kalkmış olan Yunan halkının sisteme bakışını yumuşatacak ve Yunanistan'ın gelecek dönemlerde de piyasa işlevini sürdürmesine katkı yapabilir.

Bu oyun Çin ve ABD arasında, yine kapitalist içerikli, daha farklı şekilde oynanmaktadır. Bilindiği gibi, Çin ulusal parası Yuan'ın dolar karşısında değerini düşük tutarak, bir anlamda damping yaparak, ABD'ye büyüyen ihracat politikasını sürdürmektedir. Çin böylece oluşan muazzam cari fazla fonlarını ABD tahvili alarak ABD'ye borç olarak vermekte ve böylece ABD'deki tüketim eğiliminin yüksek tutulmasını sağlamaktadır. Emeğin satınalma gücünü de baskılayan Çin birikim yaparken, damping yaparak ABD üretim ünitelerinde kar oranını daraltmakta ve ekonomik krize sürüklemektedir. Çin hükümeti halkının üzerine yük yıkarak ABD'de üretimi baltalamaya çalışmaktadır. Ne gariptir ki, pamuk üretimine müthiş devlet desteği veren ABD de Türkiye'de çok kaliteli olan Ege pamuğunu baltalamaya çalışmış ve bunda da, maalesef, muvaffak olmuştur. Görülüyor ki, farklı merkezlerde farklı politikalar olmak üzere, kapitalist mücadele her alanda yürütülmektedir.

Kapitalizm, devamlı genişleme eğiliminde bir sistem olarak analiz edilmedikçe ve böylece genetik çözümleme yapılmadıkça krizler önlenemeyeceği gibi, tam tersine önlenmek de istenmeyecektir. Krizler sermayeler arasındaki güç savaşının muharebe alanıdır ve güçsüz sermaye yapılarının eritilerek güçlülere katılımı ya da piyasadan çekilmesi yoluyla güçlü sermayenin daha da güçlenerek piyasalara hakim olma sürecidir. Bu nedenle, başat sermaye dokusu krizlere halkların ya da sermaye dışı kesimlerin baktığı gözle bakmamaktadır. Hal böyle olunca, başat sermaye krize karşı yapay önlemler geliştirilmesi ve böylece savuşturularak, yola devam edilmesini yeğlemektedir. Ancak, krize karşı geliştirilen önlemler de sistemi daha da zora sokuyor olmakla beraber, başat sermayeye hizmet ettiğinden, geçici süre için uygulanmasına olanak sağlanmaktadır.

Bu görüşü netleştirebilmek için kriz sonrasında şimdiye dek uygulanmış olan ve bundan böyle uygulanması planlanan politikaları kısaca gözden geçirelim. İlk ağızda uygulanan ve yangının kısmen kontrol altına alınmasına destek sağlayan önlem ABD'de merkez bankası nın (FED) milyarlarca doları krizin eşiğindeki finansal kuruluşlara vermesi olmuştur. Bu aşamada kapitalizmin ideolojik kokusunu çok net olarak algılıyoruz. ABD'de finansal kuruluşlara verilmiş olan fonlar söz konusu kurumlara borçlu konumda olan birey ya da ailelere verilmiş olsa idi, hem bireysel borçlar silinmiş hem de alacaklı finansal kuruluşların hiç değilse bir kısmı kurtarılmış olabilirdi. Bu yol tercih edilemezdi, çünkü bu yol borçlulara emek gücünün piyasadan sağladığı değişim değerinin ancak meşru gelir olabileceği ve bunun dışında bir getiri algılamasının oluşturulmaması gerektiği gibi, gelir dağılımının varolandan daha düzgün olması koşulunda krizin bu denli şiddetli olmayacağı görüşünün de ortaya çıkmaması gerekir. Bu nedenle uygulanan politika sistem ideolojisine uygundur, aksi ise sistem ideolojisi ile çatışır. Nasıl olsa büyük firmalar kurtarılmış olduğuna göre, kısa dönemde fazla telaşlanmaya da yer yoktu.

Politikaların Avrupa ayağına ve daha genel politikalar bütününe bakarsak, Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz ve daha birçok ülkede genel takip edilecek yolun çok sıkı tasarruf politikalarının devreye sokularak, bütçe ve cari açık sorunlarının yaratılmaması ve varolan açıkların belirli bir dönem içinde kapatılmaya çalışılması görüşü hakimdir. Şimdi, eğer kriz piyasa sorunu nedeniyle ortaya çıkmış ise, önerilen önlemler krize çare değil, tam tersi, krizi derinleştirici niteliktedir. Nitekim bu görüşler de çoğu yerde dillendirilmektedir. O zaman niçin böylesi ters önlemler önerildiği sorgulanmalıdır. Oysa bu önlemler alacaklı kurum ve kuruluşlara rant aktarımı sağladığı gibi, sıkışan piyasa ortamında marjinal sermaye dokusu da elimine edilerek güçlü dokuları n hakimiyet düzeyi daha da yükselmiş olur.

Küresel düzeyde bir başka politika önlemi de finansal dünyayı daha sıkı denetim altına alarak, finansal balonların önlenmesi ve böylece krizlerin önünün alınmasıdır. Bu noktada şu soru sorulabilir: kriz öncesinde serbest fonların dünyada cirit atmasına ve ABD'de inanılmaz finansal serbestinin sağlanmasına, hatta hayali finans kuruluşları kurulup finansal türev işlemlerinin bu kuruluşlar üzerinden yürütülmesine olanak sağlayan ortam özel izin ile mi sağlandı yoksa ekonomik işleyişin zorunlu dayatması ile mi oluştu ya da oluşturuldu. Bu sorunun yanıtı verildiğinde, bugün finansal dünya için öngörülen sıkı düzenlemenin şimdilik göz boyama olarak belki bir süre devreye alınıyor olmakla beraber, uzun ömürlü olamayacağı kolaylıkla anlaşılabilir. Zira kapitalizm her sürecinde piyasaları genişletme gereksinimi içinde ise, son aşamada küreselleşme ile ekstansif anlamda mekânsal genişlemeyi tüketmiş olduğuna göre artık entansif anlamda finansal genişleme yoluna girmekten başka çaresi yoktur. Dolayısıyla, kısa bir süre için ve göstermelik olarak finansal işlemlere çeki düzen veriliyor olsa bile, orta ve uzun dönemde yine finansal balonlar oluşturmak ve krize kapıyı aralamak üzere finansal genişlemenin yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Krizlerle bazı ekonomilerde ortaya çıkan piyasalara kamu müdahalesi kapitalist ideologları aşırı şekilde ürkütmüş olacak ki, 21 Ocak 2012 tarihli The Economist dergisi “Devlet Kapitalizminin Yükselişi” kapak başlığı ile yayınlandı. Öyle anlaşılıyor ki, The Economist dergisinin öncülüğünde kapitalist ideologlar tarafından kamu işletmeciliği yerilmeye ve özel işletmecilik karşısında orta dönemde hezimete uğrayacağının kaçınılmaz olduğu yazılıp çizilmeye başlanacak. Trotsky'nin Sovyet Devrimi yıllarında tek ülke komünizminin başarılı olamayacağı tezini ileri sürdüğü hatırlatılarak, günümüzde de kamu iktisadi teşebbüslerinin özel işletmelerin dinamizmi ve rekabeti karşısında fazla şansları olamayacağı ima edilmektedir. Bu arada, büyük şirketlerin kriz esnasında devlet desteği almaları göz ardı edilerek kamu işletmelerinin sırtlarını devlete dayayacağı ve rant kollamacılık yapacağı, hatta, Enron ya da bilanço hileleri yaparak milyarları heba eden özel işletmelerin sahteciliği unutularak kamu işletmelerinin siyasi ve ekonomik çürümüşlüklere meydan vereceği özel vurgularla anlatılmaktadır. Yazılanlara bakılırsa, kapitalist ideologlar kamusal mülkiyetteki işletmelerin yeni teknoloji uygulamalarında ve buluş ve icatlar alanı nda kesinlikle özel kuruluşlardan geri kalacakları ileri sürülmektedir. Yazının ruhu, orta veya uzun vadede kamu işletmeciliğinin özel işletmecilik karşısında hezimete uğrayacağı şeklindedir.

Yirmibirinci yüzyılın ilk derin krizinin içinden geçerken, geçmiş krizlerden almadığımız gibi bu krizden de ders almadan zamanı tüketmekteyiz. Kriz güçsüzleri ezerken, güçsüzler de krizi doğal afet gibi algılayarak, sistemin değirmenine su taşımaktadır. Kriz ertesinde alınan her önlem güçsüzlerin çaresizliğine çare olmadığı gibi, güçsüzleri bir kez daha çökertmeye yönelik yeni krizlerin tohumlarını taşımaktadır.