Biyo-politika, kürtaj ve ütopya

Ütopya'nın edebi bir tür olarak Batı'da ortaya çıkışının üzerinden neredeyse 500 yıl geçti; bizim edebiyatımızda bu türe dahil edilebilecek yapıtların sayısı –ütopik esintiler taşıyanları saymazsak– herhalde 50'yi aşmamıştır. Hele ki kanonik, kendinden sonraki metinler için de yol gösterici olabilenlerin sayısı iyice azdır.

Buna karşın Türkiyeli yazarlar, geleceğe dair karamsar bir bakış içeren ters-ütopyalar üretmeye son yıllarda daha yatkın gözüküyorlar. Nedeni memleketin ufkunu saran umutsuzluk olsa gerek. Öyle ya, ütopyalar görece eşitlikçi, mutlu ve barışık toplumları tasvir ederken 'başka bir dünyanın mümkün' olduğunu da ima eder; oysa ters-ütopyalar, 'böyle giderse..' diye başlayan tehlike ikaz metinleri gibidir. Toplumsal işleyişin sarpa sardığına, kimi eğilimlerin giderek ürkütücü sonuçlar doğurabileceğine dair uyarılar içeren birer 'edebi alarm'dır.

Brechtyen yadırgatma

Bu türe dahil edilebilecek son örneklerden birisi de Gülayşe Koçak'ın Siyah Koku'su.. Bizistan adlı hayali bir ülkede geçen roman, kimi bakımlardan fena halde Türkiye'yi çağrıştırıyor. Örneğin abartılı bir 'vatan sevgisi' söyleminin hakim olduğu ülkede, etnik kökenini saklamak zorunda bırakılmış bir ailenin çoğunluğa ait değerleri nasıl içselleştirdiği anlatılmakta.

Öte yandan Siyah Koku'yu asıl ilginç kılan, içerdiği fantastik ögeler. Bizistan'ın dış borçlarını ödemekte güçlük çeken hükümeti, yoğun bir propagandaya maruz bıraktığı yurttaşlarını 'vatani görev' kapsamında organ bağışına zorlamakta; bir anlamda, organ ticaretini yasallaştırmakta ve tekeline almaktadır. Yaşı genç olanlar genellikle böbreklerini, yaşlılar da gözlerinden birini feda ederek ülke ekonomisine katkıda bulunurlar. Sağlığı daha az elverişli olanlar ise düzenli aralıklarla kan ve ilik vermek zorunda bırakılırlar.

İlk bakışta zorlama ve mizahi gelen bu uygulama, romanın 'zorunlu askerlik' bahsine yönelik eleştirisiyle birlikte okunduğunda anlam kazanmaktadır. Siyah Koku'nun orta yaşa merdiven dayamış erkek kahramanı Tuncay, askere gitmeyi reddettiği için hem devletin hem de annesi başta olmak üzere, yakın çevresinin baskısına maruz kalır; iş bulamaz, kaçak durumuna düşer ve giderek toplumdan izole, bunalımlı bir hayat sürmek zorunda kalır.

Tuncay'ın açmazı Türkiyeli okura tanıdık gelecektir çünkü onun yaptığı seçimi yapan insanları bu ülkede bekleyen durum tam da budur. Peki neden 'vatani görev' adı altında insanları ölmeye ve öldürmeye koşullayan, buna mecbur bırakan toplumu ve devleti sorgulamayız da yurttaşların böbreğini ya da iliğini 'devlet malı' sayarak metalaştıran 'fantezi'yi korkunç ve tiksindirici buluruz? Sonuçta ikisi de insan bedeninin ve yaşam hakkının, bizzat kendisine ait olduğunu kabul etmemekte; topluma, devlete, aileye ya da gelecek nesillere ait olduğunu varsaymaktadır.

Bu varsayımı, daha doğru bir deyişle 'toplumsal buyruk'u aktüele taşıyabiliriz: Kürtajın yasaklanmasını savunan Diyanet, 'kadın cenini yaşatmakla görevli bir emanetçidir' derken, Başbakan daha da ileri giderek nüfusumuzun azalması halinde ekonomik performansımızın düşeceğini ileri sürüyor. Temeli ister dine isterse genel ekonomik çıkara dayalı olsun; her iki argüman da bireyin kendi bedeni üzerindeki haklarını yok saymakta, yerine iktidarın cinsellik ve üreme faaliyetini düzenleme, giderek tabi olanların bedenleri üzerinde denetim yetkisini savunan 'biyo- politika'yı öne sürmektedir.

Gülayşe Koçak'ın Siyah Koku'suna dönecek olursak, 'yazarın imgelemi, okurun bilincinde bir değişim yaratmak, kendi realitesine yepyeni bir açıdan bakmasını sağlamak üzere hareket etmiştir' diyebiliriz. Başka bir ifadeyle, fantastik kurgu –yurttaşlarının organlarını pazarlayan devlet– militarist bir toplumda maruz kaldığımız 'kahramanlık' söylemini gözden geçirmeye kışkırtır bizi. George Soros 'Türkiye'nin en önemli ihraç malı ordusudur' dediğinde, bunun Türkiyeli gençlerin yaşamları pahasına gerçekleştiğini belki de pek düşünmemiştik.

Bilim-kurguyu da dahil ederek, ütopya ve ters-ütopyalarda fantastik ögelerin mevcut önyargıları açığa çıkarmak ve bunları kırmak üzere kullanıldığına ilk işaret eden, Zagreb doğumlu (1930) eleştirmen Darko Suvin olmuştur. Suvin'e göre mevcut toplumsal ilişkilerin 'hayali dünyalar'da ters-yüz edilmesi, yadırgatıcı bir etki yaratarak okurun konuya mesafelenmesini sağlar. Aşikâr, hatta doğal kabul edilen kimi hiyerarşik ve eşitsiz ilişki ve pratikler, bu mesafenin yardımıyla gözden geçirilir ve zihinlerde 'başka türlüsü de olabilir mi?' sorusu belirir. Suvin'in 'yadırgatıcı' adını verdiği bu türler, alternatif dünyaların kapısını araladıkları ölçüde muhaliftirler.

[Dikkatli Brecht izleyicilerinin hemen fark edebileceği gibi Suvin 'yadırgatma' terimini Alman yazardan ödünç almaktadır. Brecht estetiğinde yadırgatıcı etki (Verfremdungseffekt), bir karakter, eylem ya da ilişkinin alışılagelmiş bağlamından koparılarak yer değiştirmesi veya ortadan kaldırılmasıyla elde edilir; böylece verili ve doğruluğu herkes tarafından kabul edilebilir olmaktan çıkar.]

Cinsel yaşam, üreme ve kadın emeği

Elbette ideal ya da alternatif toplumun normları, yazarın ve içinde olgunlaştığı çağın ufkuyla sınırlıdır. Türe adını veren Thomas More'un Ütopya'sı (1516) kapitalizmin şafağında doğmuştu; tasavvur ettiği paranın, mülkiyetin ve cezaevlerinin bulunmadığı bir toplum, halen erişilememiş bir ihtiyaç olarak insanlığın önünde duruyor.

Öte yandan, örtülü ya da açık biçimde dile getirilen biyo-politikalar nedeniyle ilk ütopyaların özgürlük kavrayışı bugün için oldukça eskimiş gözükmektedir. Sözgelimi Campanella'nın Güneş Ülke'sinde (1602), cinsellik ve üreme faaliyeti, toplumun belirlediği katı kurallarca yönetilmekteydi. Platon'un Devlet'inden esinlenmiş olan yazar, gelecek nesillerin ıslahı için anne-baba adaylarının fiziki ve moral niteliklerinin gözetilmesi gerektiğini savunuyordu.

Güneş Ülke'sinde evler, eşyalar, üretim araçları ve yiyecekler ortaktır; ne var ki mülkiyetin ortadan kalkması, kadınları ve çocukları erkeğe tabi olmaktan çıkarmaz. Duygusal yakınlaşmaların ve bireysel seçimlerin yerini sosyal sorumluluk almıştır –ki bu yönüyle günümüz neo-muhafazakârlarını pekala hoşnut edebilir.

Amerikalı kadın yazar Charlotte P. Gilman Kadınlar Ülkesi'ni (1915) yazana kadar, ütopyalarda toplumsal cinsiyet meselesine radikal bir bakış görülmez. Daha doğrusu, kimi özgürlükçü yaklaşımlara karşın ütopyaların öznesi halen erkektir. William Morris'in Hiçbir Yerden Haberler (1890) adlı yapıtına göz atacak olursak, yazarın işbölümüne dayalı yabancılaşmanın ortadan kalktığı bir toplum özleminden yola çıktığını görürüz. Morris, kitlesel sınai üretimin karşısına zanaatı, teknolojinin karşısına yaratıcılığı ve el becerisini, kentsel yoğunluğun karşısına kırsalın huzurunu koymuştur. Çalışmaya ayrılan zaman ile hobi ve eğlenceye ayrılan zaman katı sınırlarla birbirinden ayrılmaz.

İronik olan, yabancılaşmayı önlemek için işbölümünün bu kadar esnekleştiği bir dünyada toplumda cinsiyete dayalı işbölümünün hâlâ korunuyor olmasıdır. Aile kurumu tamamen dağılmıştır; kadınlar partnerlerini –Çernişevski'nin ütopik esintiler taşıyan romanı Nasıl Yapmalı'da (1863) hararetle savunduğu gibi– özgürce seçebilmekte ve dilediklerinde ayrılma haklarını da kullanabilmektedirler, ancak 'doğal vazifeleri' olan çocuk bakımıyla ev işlerinden yine de kurtulamamışlardır. Aslında ev içi emeğe, genel 'emek sorunu'nun bir parçası olarak bakmak ütopya yazarının aklına gelmemiştir.

Aynı devirlerde Osmanlı aydınlarının ütopyalar bazında konuya yaklaşımı merak edilebilir. Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumî'nin rüya biçiminde kurguladığı anlatısında, kadınlara eşit haklar verilmesi kabul edilmiş ancak erkeklerle beraber gezip dolaşmalarının genel ahlakı bozacağı endişesi ile dışarıda oldukları zaman gün içinde paylaştırılmıştır. İki buçuk saat İstanbul bir kadın dünyası halini alır; bu saat aralığında ne kadar meslek varsa hepsini kadınlar yürütmektedir. Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet (1913) edebiyatımızın erken ve az bilinen örneklerinden birisidir.

Feminist ütopyalar

Üreme, cinsellik ve nüfusun denetimine yönelik biyo-politikaların ters-yüz edildiği ütopya örnekleri en çok kadın yazarların yapıtlarında karşımıza çıkmaktadır. 70'li yıllarda yükselen ikinci dalga feminizm ve çevre hareketlerinin etkisi, bu dönemde kurgulanan ütopyalara doğrudan yansımıştır.

Ursula Le Guin, toplumsal cinsiyeti sorguladığı romanı Karanlığın Sol Eli'nde (1969), tümüyle androjen (çifte-cinsiyetli) bir gezegen yaratır. Bu gezegenin sakinleri çiftleşme dönemlerinde salgıladıkları hormona bağlı olarak hem anne hem de baba olabilmektedirler; başka bir ifadeyle, bir çocuğun annesi iken daha sonra dünyaya gelen başka bir çocuğun babası olmaları mümkündür.

Böyle bir şeyin tıbben geçerli olup olmadığı bir yana, Le Guin'in amacı –yadırgatma etkisine başvurarak– kendi gezegenimizdeki ilişki biçimlerine dönüp bakmamızı sağlamaktır. Amerikalı yazar, toplumsal cinsiyet rolleri dışındaki rollerin bizim insani rollerimiz olduğunu, dolayısıyla onları çıkarınca geriye sadece bizi insan yapan özelliklerin kaldığını; böyle bir toplumun çok farklı bir toplum olacağını ileri sürer. Karanlığın Sol Eli'ndeki gezegen, farklı siyasi yapılara bölünmüş olmasına rağmen savaşın, taciz ya da tecavüzün olmadığı bir gezegendir. Birçok ayırıcı özelliğine rağmen en önemli meziyeti de sanırım budur.

Yine aynı yazarın kült romanı Mülksüzler (1974), çok yönlü incelenmeyi hak ediyor olmasına karşın burada sadece, son dönemde gündemi hayli işgal eden kürtaj ve annelik tartışmaları nedeniyle, bakım emeği ve toplumsal sorumluluk kısmının altını çizeceğim.

Anarres'te çiftler bir arada ya da ayrı barınaklarda yaşamayı tercih edebilirler. Çocuk sahibi olup olmamayı da. Çocuk sahibi olmanın getireceği maddi ve duygusal yük toplumca paylaşılır. Komünitenin değerleri arasında 'ana-baba sorumluluğu', 'evlatlık vazifesi' vb. bulunmaz. Aslında herkes herkesten sorumludur ve bir eşyaya, bir insana ya da bir çocuğa tutkuyla bağlanıp sahiplenme isteği ayıp karşılanır. Gezegende konuşulan dilden 'benim','senin' gibi iyelik ekleri ayıklanmıştır.

Belki sadece böyle bir dünyada toplum, çiftlerden çocuk yapmalarını ya da gebe kalan kadınlardan kürtaj olmamalarını talep edebilir. Son kararı her koşulda onlara bırakarak.

***

Kaynaklar:

M. Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yay.

D. Suvin, "On the Poetics of the Science Fiction Genre" jstor.org

F.C. Yumuşak, "Türk Edebiyatında Ütopya Geleneği ve Ütopik Metinlerde Kadın", Varlık, Kasım 2011

"Ursula'nın Dünyalarında Toplumsal Cinsiyetin İzini Sürmek" feminisite.net