Anadili, anahtar

Başbakan, Kürtçenin seçimlik ders olarak ilköğretim müfredatına alınmasından söz etti. Gerçi haberin gündemde belirmesiyle yok olması bir oldu, çünkü araya hemen Suriye'nin uçak düşürmesi girdi, bu yazı yayımlanıncaya kadar daha başka güncellikler de olabilir. Yine de, nasıl olsa Kürtçe ve anadili sorunu gündemden düşecek değil diyerek, gerekli ufuk turuna girişeyim.

Anadili sorunu bir denizse, Kürtçenin seçimlik ders olması o denizde ancak bir damla olabilir. Sorunun çözümündeki rolü ise, anadili Kürtçe olan çocuklar yönünden değil, anadili Kürtçe olmayan çocuklar yönünden rol oynayabilir; o da, Kürt varlığına, tarihine ve kültürüne ilişkin bilgileri diğer derslerin bünyesine de almak kaydıyla. Kürtlerin önemli bir bölümü, çocuklarının anadilinde eğitim almasını istiyor. Bunun teknik adı, anadili temelinde çokdilli eğitimdir.

Anadili kavramıyla ilgili çeşitli boyutların en temelinde ruhsal-zihinsel boyut yatıyor. Bunu biraz annemizle olan ilişkimizi düşünürsek daha iyi kavrayabiliriz. En iyi dilbilimciler, en iyi ruhbilimciler ve en iyi eğitbilimciler, anadilimizin bilinçdışımıza kök saldığını ve dil meselesinin her şeyden önce psikolojik bir mesele olduğunu anlatmıştır.

Gelgelelim, bu bakış açısı devletlerin en son dikkate aldıkları husustur. Türkiye Cumhuriyeti devleti başta olmak üzere, "psikolojik" deyince devletlerin anladığı, "psikolojik harekât" oluyor. Onların derdi, yönetimlerindeki halkı nasıl çekip çevirecekleri, kendi saptadıkları politikalara göre halkları nasıl hizaya getirecekleridir. Dil politikaları bu gerçeğin en belirgin olduğu alanlardan biri.

Türkiye'de devletin Kürtçeyi ve Anadolu'da konuşulan diğer anadillerini yok etmeyi hedeflemiş olduğunu biliyoruz. Bugün en azından Kürtçe için bunun başarılmamış olduğunu da biliyoruz. Lazca ve Çerkezce gibi diller de hayat belirtisi gösteriyor. Ancak devlet hâlâ zaman kazanmak peşinde. Bırakınız soruna çocuk ve birey odaklı bir açıdan bakmayı, bir bütün olarak bakmak bile istemiyor. Bütün olarak bakmak, anadillerine ilişkin taleplere her düzeyde saygı göstermeyi, eğitimin her kademesinde yurttaşların anadillerini dikkate almayı gerektirir.

'Anadilinde eğitim' kavramı, Kürt sorununu çözecek anahtar olarak önümüzde duruyor. Devlet, anadilinde eğitimin bağımsız devlet anlamına geleceği fikrini yayıyor. Oysa siyaset bilimi, ayrı devlet olmanın başlıca işareti olarak eğitim dilini değil, ayrı para basmayı gösterir. Kaldı ki anadilinde eğitim yalnızca Kürtlerin değil, başta Türkçe olmak üzere diğer anadillerinin de dünya egemeni İngilizce karşısında gitgide artan oranlarda yaşadığı bir ortak sorundur.

Biz insanlar yaşamsallıklarımızın bir bölümünü masaldaki kırkıncı odaya kapatıyoruz. Yaşamsallık derken, en geniş anlamından en dar olanına kadar gerçekten yaşamsal yönlerimizden söz ediyorum. Kırkıncı odayı kapatanlar elbette güç sahipleridir. Ancak bizler de kolayımıza ya da işimize geldikçe o odayı unutmaya ya da unutmuş gibi yapmaya teşneyiz.

Anadili kavramı, kırkıncı odaya kapatılanlardan. Devletlerin sevmediği, akademik kuruluşların görmezden geldiği, adını onyıllar boyu kimsenin bilmediği bir temel gerçeklik.

Bu gerçeklik 1900'lü yılların son onyıllarında, başka bir deyişle binyıl dönüşünde, hem dünyada hem de Türkiye'de kimlik tartışmalarıyla birlikte bastırıldığı yerden yükseldi ve su yüzüne çıktı. Gerçi konu başlıkları "anadilleri" biçimde değil, "diller" biçimindeydi. Çünkü her dil bir anadili olmakla birlikte, "anadili" kavramı dil olgusuna birey açısından bakan bir kavramdır ve dillerle ilgilenen disiplinler birey açısından bakma işini ruhbilim disiplinlerine bırakmıştır, belki de bırakmak zorunda bırakılmıştır.

Bu noktadan devam etmeme yardımcı olacak bir dolayım olarak sözü kendime getirmek istiyorum. Geriye dönüp baktığımda, kendi dilciliğim ve dil ilişkileri maceram ile, anadili kavramının bizim toplumdaki serüveni arasında bir paralellik ya da bana önemli gibi gelen kesişme noktaları görüyorum.

Türkçe dışında karşılaştığım ilk dil, on bir yaşımdayken, küçük rütbeli bir devlet memuru olan babamın "şark hizmeti" çerçevesinde gittiğimiz Tunceli ili Mazgirt ilçesi Muhundu nahiyesinde karşılaştığım Kürtçedir. Geçici bir karşılaşma değil; bütün bir yaz mevsimini, neredeyse yalnızca Kürtçe konuşulan bu yerleşim yerinde geçirdim. Gerçi daha önce yaşadığımız Akdeniz ilçesinde batı dilleriyle karşılaşmışım ama, o zamanlar yalnızca yedi yaşlarındaydım. Evimize yakın antik bir mezarı incelemeye gelen yabancı arkeologların peşinden ayrılmazdım. Onların dediklerini neden anlamadığım konusunda hiçbir fikrim yoktu.

Muhundu'da ise artık yabancı dil nedir, bildiğim bir yaştaydım. Okuduğum bazı romanların kapağındaki "çeviren" sözcüğü büyülü sözcüklerden biriydi benim için. Yalnızca birkaç ay kaldığım Muhundu'da elimde kalem kâğıt, Kürtçe sözcüklerin anlamını bulup kaydediyordum: 'Süt'ün 'şır', 'anne'nin 'day', 'çabuk oyna'nın 'zublis' olduğu aklımda kaldı. Çok iyi Türkçe konuşan bir abla ile birkaç abi vardı, onlar Tunceli ve Elazığ'da okula gidiyor, yazları Muhundu'da geçiriyorlar ve köyde hep Kürtçe konuşuyorlardı.

Ortaokula başlamak için Balıkesir'e geldiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. Doğu illerinde geçirdiğim beş yılın sonunda edindiğim doğu aksanı fena halde alay konusu oldu. Oysa batıdan doğuya gittiğimde kimse benim batılı Türkçemle alay etmemişti. Bunun da etkisi var mıdır bilmem ama, dil alanı, okulda da okul dışında da kesintisiz bir biçimde öğrencisi olduğum bir alan oldu. Kürtçe Muhundu'da kalmıştı. Okulda İngilizceye başladım. İngiltere'de yaşamadım, İngilizce eğitim veren bir okula da gitmedim, ancak 12 Eylül'ün Mamak cezaevinde epey İngilizce çalıştım ve cezaevi sonrası hayatımı kazanmak için teknik çeviri yapmaya başladım. Daha önce lisansüstü için Fransa'da kalmış ve Fransızca öğrenmiştim ama, Fransızca çeviri talebi çok düşüktü. Eskinin egemen dili Fransızca, yerini çoktan İngilizceye bırakmaya başlamıştı, kendi konuşurlarının uluslararası ilişkilerinde bile.

Bendeki dil ilgisi çevirmenliğe paralel olarak arttı. Çevirilerin bir yan ürünü olan notlarımdan bazılarını 1988 yılında Türkçedeki İngilizce etkilerine ilişkin bir yazıya dönüştürdüm. Bu yazı Metis Çeviri dergisinde yayımlandı (ayrıca bkz. "Dilimiz, Dillerimiz" adlı kitabım, s. 169-179).

İngilizce etkisi meselesi o yıllarda yalnızca benim değil, geniş bir okur kitlesinin de ilgisini ve kaygısını uyandırıyordu. Dönem tam da küreselleşmenin ayyuka çıktığı, eğitimin özelleştiği ve yabancı dilde eğitim furyasının kısa sürede tavan yaptığı dönemdir. Yabancı dilde denen eğitim artık yalnızca İngilizce eğitim anlamına geliyordu ve Türkiye'ye özgü bir görüngü değildi. Konuyla ilgili yayınlar ve kitaplar, tüm dillerin etkilendiğini, dünyadaki altı bin küsur dilin gitgide daha büyük bir hızla ölmekte olduğunu vb. yazmaya başladı ve bu konuda bütün bir literatür oluştu. Türkiye'deki İngilizce eğitim karşıtlığı ise büyük ölçüde şoven eğilimli, yabancı düşmanlığına yatkın bir anlayış olarak kendini gösteriyordu. O dönemin İngilizce eğitim karşıtı yazılarında "anadili" kavramı konusunda yapılan hatalardan ve küreselleşmenin iki ayrı boyutu olduğundan söz eden epey yazı yazdım.

Bana göre, dillerin küresel düzeyde az önce değindiğim durumları yaşamasının temelinde Rosa Luxemburg'un önceden bildirdiği bir gelişme yatıyordu: Rosa hayattayken henüz küresel sınırlarına ulaşmamış olan kapitalist üretim ilişkileri binyıl dönüşünde artık erişmedik köşe bucak bırakmamıştı. Dil alanında geçerli olan büyük balık/küçük balık ilişkisi sermaye alanındaki ilişkilere paralellik gösteriyordu. Kapitalizm diller alanında da gönüllü ve gönülsüz asimilasyonun itici gücüydü. Aileler çocuklarını İngilizce eğitim veren eğitim kurumlarına yollamak için çırpınmaya başlamıştı ve dil ihracı, anadili İngilizce olan emperyal ülkelerin önemli ihraç kalemlerinden biriydi. Tekdilcilik kapitalizmin iç pazarları birleştirip emeği toprağa bağlı olmaktan çıkardığı ve ulusları inşa etmeye koyulduğu ilk dönemlerinde dil birliği ihtiyacı nedeniyle daha çok ülke sınırları içinde geçerliyken, XX. yüzyılın ikinci yarısında artık azar azar dünya düzeyinde de kendini göstermeye başladı. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği vb. uluslarası birliklerin önceleri çok sayıda olan resmî dilleri gitgide daha az sayıdaki egemen dille sınırlanmak isteniyordu. Akla uygun görünümlü bir politikadır tekdilcilik: Herkesin birbirini anlaması ve gitgide daha hızlı anlaması gerektiğine göre, çeviri hatalarına yol açan, yanlış anlamaları artıran çokdilliliğe yer yoktur!

Egemen ideoloji bu olunca, modern çağ insanı da tıpkı benim Kürtçeyi geride bırakıp İngilizce ve Fransızca öğrenmem gibi, gözünü komşularının anadillerine değil, egemen dile diker, çünkü ona çekici gelen her şey egemen dillerde olup bitmektedir: Sinema, teknoloji, elektronik, bilim, sanat, felsefe... Diğer dillerde kayda değer bir ürün verilse bile bir kenar mahalle halkları buna ancak egemen dillere çevrilirse erişebiliriz, yer ve değer kazanmanız egemen kültürün filtresine bağlıdır.

Gönüllülük meselesi, asimilasyon süreçlerinin belki de en zor yanı. Ancak, asimilasyonun her zaman rızaya dayalı olmadığını biliyoruz. Bizim ülkemiz zora dayalı asimilasyonun en kötü örneklerinden biridir. "Vatandaş Türkçe konuş!" sloganı yalnızca Osmanlıcadan vazgeçmeye çağrı değil, aynı zamanda ya da ağırlıklı olarak, anadili farklı olan yurttaşlarımıza yönelik bir parmak sallamaydı. Bugün Türkiye'de, UNESCO'nun ölmek üzere olan diller listesine girmiş anadilleri var. Yaşama iradesi gösteren Kürtçenin yasaklandığı ve "Kürtçe" sözcüğünün bile sözlüklerden çıkarıldığı dönemlerden geçtik. 1984'te patlak verenin temelinde yatan baskılamanın 12 Eylül Diyarbakır zindanından ibaret olduğunu kimse söyleyemez. 1984, en az altmış yıllık bir baskılamanın sonuçta seddi yıkmasıdır. Eğer insanların anadilleri etrafında tarihin en uzun ve en acılı çatışmalarından biri sürüp gittiyse, bunda bireylerin ruhsal derinliklerine kadar işleyen değerler meselesi anahtar bir rol oynuyor. Bundan yararlanmak isteyen "dış güçler" in dahli her ne olursa olsun.

Yine benim kişisel tarihçeye döneyim. 1980'lerin ikinci yarısı ve 90'lı yıllarda çevirmenlik, Türkçe sorunları, yabancı dilde eğitim ve İngilizceleşme konularıyla ilgilenip bu konularda okuyup yazarken fark ettim ki akademik olan ve olmayan tüm dil çevrelerinde "anadili" kavramı elbirliğiyle gizlenmekte, gizlenemediğinde ise "anadil/ ana dil" biçiminde saptırılmaktadır. Yukarıda da belirttiğim gibi dünyada da öne çıkarılmayan bu kavram ('mother tongue, mother language, langue maternelle'), Türkçede yanlış anlaşılmaya elverir bir biçime sokulmuştur. Dilci olmayan akademisyenler, İngilizceleşme karşısında harekete geçiyor, eğitimde İngilizce karşısında "anadilde eğitim"i savunan hararetli yazılar yazarken, "anadil" ya da "ana dil" biçimi verilmiş olan kavramın 'resmî dil, ülkenin dili' gibi bir anlamı olduğunu sanarak, böyle bir bağlam yaratarak yazıp çiziyorlardı. Yaratılan bağlamı esas aldığınızda Türkiye'de tek anadili var oluyordu: Türkçe! Türkologlar ya da dilbilimciler cenahında olayı bilenlerden bu konuya ilişkin tek düzeltme geldiğine tanık olmadım. Dolayısıyla, literatürü az çok izleyen biri olarak iş başa düştü duygusuyla elimden geldiğince bu konuyu da yazmaya başladım. 2001 yılının Avrupa Diller Yılı ilan edilmesi de aydınlanmak isteyen için iyi olanaklar sunuyordu. Aynı yıl Radikal gazetesinin haftalık Kitap ekinde yazmaya başlamış olduğum "Dil meseleleri" sütununda, birilerini ve herhalde devleti öfkelendirmek pahasına yukarıda belirttiklerimi de yazıp durdum. 2005 yılı Mart ayında Diyarbakır'daki bir yazarlar toplantısı sırasında bir sabah saat 05.30'da gözaltına alındıysam bunun nedeni yazılarımdan başka bir şey değildi. Bana hiçbir gerekçe belirtmediler, hakkınızda yakalama emri var, Ankara'dan talimat bekliyoruz diye penceresiz bir odada beklettiler. Sonunda 12 Eylül döneminde hakkımda çıkarılmış olan bir arama emrinden ötürü yanlışlıkla gözaltına alındığımı söyleyerek serbest bıraktılar. Mesaj belliydi. Korkmuştum ama, aynı zamanda da çok öfkelenmiştim.

Kürtçeye ve anadili kavramına ilişkin yazdıklarıma hiçbir akademi mensubu dilciden itiraz gelmediği gibi, tanıksız sohbetlerde bana hak verdiğini söyleyen epey akademisyen de olmuştur. Gelgelelim uzun süre beni yalnız bıraktılar, Türkçe yazılı ve sözlü anlatım dersleri verdiğim üniversitede yanıma gelmekten çekinenler oldu, adım "Kürtçü"ye çıktı, daha nelere çıktı, bilmiyorum. İşi şakaya getirip, sevgilin Kürt mü yoksa, diye soran bile oldu. Zihniyet bu düzeylerde. Ancak, İsmail Beşikçi'yi düşününce, şikâyetten ar ederim.

Evet, Kürtçe tüm lehçeleriyle hayatta kalmak için inanılması güç bir direnç gösterdi. Kırkıncı odadan kurtulalı çok oldu. Kürtler bu bapta batının tuzu kuruları olarak çoğu zaman farkında bile olmadığımız trajik olaylar yaşadılar ve yaşıyorlar. Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan'ın "İki Dil Bir Bavul"u gibi güzelim filmler, Gülsüm Cengiz'in "Kamber Ateş Nasılsın?" adlı güzelim şiiri bütün trajik olayların henüz pek azını ortaya koymuştur. Diyarbakır'da bir Kürt arkadaş küçük bir öğrenciyken okula gittiğinde anadilinden ötürü utanmış olduğunu söylemişti; hiç unutmayacağım tanıklıklarımdan biridir.

Eğitim-Sen ve Türk Tabipleri Birliği gibi meslek örgütleri, anadili gerçekliğiyle onyıllardır en yakından karşı karşıya kalan ve kendi alanlarında bu sorunlarla başa çıkmak için çözümler bulmaya çalışan kuruluşlardır. Eğitim-Sen, çeşitli sempozyumlarla konuyu ele almaya çalıştı, kapatılma tehdidi altında çalışmalarını yayın haline de getirdi. Kürt Enstitüsü yıllardır Kürtçenin en yeni sözlüklerini yapmaya, dilbilgisini geliştirmeye çalışıyor. Son yıllarda da Eğitimde Reform Girişimi ve DİSA (Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü) çerçevesinde çabalar gösteriliyor. Bu bapta DİSA'nın Ekim 2010 tarihli "Dil Yarası: Eğitimde Anadilinin Kullanılmaması Sorunu ve Kürt Öğrencilerin Deneyimleri" adlı yayınını ve son olarak beşincisi yayımlanan son derece değerli broşürlerini salık veririm. DİSA yayınlarını şu internet sitesinden indirebilirsiniz: http://www.disa.org.tr. Konuyla yakından ilgilenecekler için, çokdilli genç akademisyen Şerif Derince'nin 15 Haziran 2012 tarihli Agos gazetesindeki yazısını da anmadan geçmeyeyim.

Bijî zimanê maderî!