Orta sınıf nereye gidiyor?

“Orta sınıf” (1) denilen katmanlar sermaye düzeninin ideolojik ve iktisadi bakımdan sürdürülebilmesi açısından önemlidir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, savaşın hareketlendirdiği sanayi sektörü ile bu sektörün diğer sektörlere olumlu etkisi ve aşırı tüketim ile birlikte hızlı bir iktisadi büyüme kaydetmişti. Söz konusu iktisadi büyüme görece toplumun tüm kesimlerine yayılmıştı. Devletçe finanse edilen iş eğitimleri ile kalifiye hale gelen Amerikalı işçiler yüksek ücretler alırken, seri ve kitlesel üretim de bu ekonomiyi desteklemekteydi. Sonuç olarak, 1980’lere kadar olan dönemdeki iktisadi göstergeler, ABD’nin, harcanabilir geliri –efektif talebi– olan geniş bir imalat sınıfına, yani tüketici bir sınıfın ve dolayısıyla geniş bir orta sınıfın varlığına da işaret etmekteydi.

Ancak, ABD’de, gelir dağılımı üzerine yapılan araştırmalar hem imalat işlerinin hem de imalat sınıfının ve dolayısıyla orta sınıfın hızlı bir şekilde azaldığını göstermektedir. Foreign Policy in Focus yazarı Nan Chen’in 12.06.2012 Tarihli Birgün Gazetesinde çevrilerek yayınlanan “Çin’in Kayıp Orta Sınıfı” adlı makalesi, ABD’deki orta sınıfın durumuna ilişkin çarpıcı veriler sunmaktadır:

“Piketty ve Saez’in yaptığı araştırmalar, gelir paylaşımında en çok kazanan yüzde 0,01’lik dilimin 1973’te yüzde 0,5’ten 2007’de yüzde 6’ya yükseldiği sonucuna varıyor. Ekonomik Politika Enstitüsü ise en çok gelir elde eden beşte birlik kesimin kazançlarının 1979 ile 2009 yılları arasında yüzde 49 oranında büyüdüğünü gösteriyor. Gelir sahipleri arasında ortadaki beşte birlik dilimin kazançlarında sadece yüzde 11,2’lik bir artış varken, en alttaki beşte birlik kesim içinse yüzde 7,4’lük bir düşüş söz konusu.”

Kansas'taki Osawatomie kasabasında ilk seçim konuşmasını yapan Barack Obama’nın ABD’deki orta sınıfla ilgili değerlendirmesi şöyle idi: "Kim olduğuna, nereden geldiği, nerede, nasıl başladığı hiç önemli olmaksızın, çalışan herkes, en azından orta sınıfa girebilecek durumdaydı. Böylelikle de dünyanın en güçlü ekonomisini yaratma fırsatımız oldu. Her Amerikalı bunun gururunu ve başarısını paylaştı, en tepedekilerden, orta yöneticiye, fabrika işçilerine kadar. İnsanların, eve götürecek, çocuklarını büyütüp okula gönderebilecek, sağlık sigortasını ödeyecek, emeklilik zamanı için kenara koyacak kadar geliri vardı."

Birçok Amerikalı için, bu koşulların ekonomik krizden çok önce ortadan kalktığını dile getiren Barack Obama nedeni şöyle açıklamıştı: "Orta sınıf eriyip giderken, tepedekiler, yatırımı ve gelirleri ile giderek zenginleşti. Hiç bir zaman olmadıkları kadar zengin oldular. Onlardan başka herkes sıkıntı yaşamaya başladı, birikim değil geçim derdine düştü. Bu durum ülkede, 'Çay partisi' ya da, 'Wall Street'i İşgal Et' gibi protestolara yol açtı. Gelir dağılımındaki adaletsizlik orta sınıf için 'olmak ya da olmamak' sorunu haline geldi."

Dünya ekonomisinin diğer bir itici gücü olan Çin’deki durum da ABD’den pek farklı değil.

Nan Chen aynı makalesinde şunları yazdı: “Son otuz yılda, yıllık yaklaşık yüzde onluk bir oranda seyreden Çin’in gayrı safi milli hasılasındaki büyümeden (ABD’deki şu anki duruma benzer bir şekilde) azınlık bir elitin yararlandığı görülüyor. Büyüme belli bir ölçüde bütün Çin vatandaşlarını olumlu yönde etkilese de, gelir eşitsizliği had safhada. Çin’in Gini katsayısı (bir eşitsizlik ölçüsü) tehlikeli bir eşitsizlik düzeyine yaklaşarak kabaca 0,453 civarına bir artış gerçekleştirdi. Dolayısıyla, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’daki orta sınıf büyümesini tekrarlamak yerine, Çin’in o aşamayı atlayıp sıra dışı bir üretkenlik modeline doğru yol aldığı, ancak ABD’de şu an görüldüğü gibi orantısız bir refah dağılımına da sahip olduğu söylenebilir.”

Bu söylenenler bütün ekonomiler için geçerli. Küresel ölçekte aşırı mal fazlalarının bulunmasının asıl nedeni sermayenin organik bileşimindeki artış nedeniyle ortaya çıkan yapısal bir bunalım olmakla birlikte, rekabet ve krize bir tepki olarak gerek işçi sınıfı ve yoksulların ve gerekse orta sınıfın harcanabilir gelirlerinin azalması da nedenlerden biridir. ABD’nin başkanı olduğundan bu yana Barack Obama’nın ısrarla orta sınıf meselesi üzerinde yoğunlaşması –seçim konuşmasında sorunun kapitalizmin işleyişinden kaynakladığını itiraf etmiş olsa da– kapitalizmin yapısal bunalımını “orta sınıfı yeniden yaratmakla” aşabileceğini düşündüğü içindir.

Orta sınıf yaratabilmek açısından “sağlık reformu” gibi, gelirleri bir yönüyle yeniden düzenleyici olabilecek bir tasarıyı Barack Obama imzalayıp yürürlüğe koymuştu. Sağlık reformu tasarısında sigortasız 32 milyon Amerikalının sigorta kapsamına alınması hedefleniyor. Tasarıda devletin sağlık sigortası sağlaması öngörülmüyor. Ancak devlet özel sigorta şirketleri üzerindeki denetimi arttırıyor. Tasarıda sigorta şirketlerinin geçmişteki sağlık sorunlarını mazeret göstererek hastaları sigortalamayı reddetmesi yasaklanıyor. Sigorta primlerine denetim getirilirken primlerin ani bir şekilde arttırılması da önleniyor. Tasarıya göre 2014 yılı itibarıyla da Amerikalıların sağlık sigortası edinmesi zorunlu hale gelecek. Reform paketinde ayrıca yoksul kesimlerin sigorta alabilmesi için kaynak ayrılacak. Kongre Bütçe Dairesi’ne göre reformun maliyeti önümüzdeki 10 yıl içinde 940 milyar dolar olarak hesaplandı. Barack Obama’nın bu küçük adımı bile, O’nun “komünistlikle suçlanmasına” neden olmuş, hala orta sınıf içinde tutunabilenlerin protestosu ile karşılaşmıştı. Söz konusu protesto, sermaye düzeninin olağan bir şekilde sürdürülmesi için orta sı- nıfın (sınıfının içinde kaldığı müddetçe) ideolojik bakımdan kapitalizme nasıl bir bağ ile bağlandı- ğını göstermesi açısından önem arz etmekteydi.

Gerek ABD ve gerekse Çin’de orta sınıf tartışmaları sürerken, Ipsos KGM adlı bir araştırma şirketinin iki yılda bir “Türkiye’yi Anlama Kılavuzu” isimli raporunda yer alan orta sınıf ile ilgili sonuçlar tartışma yaratmıştır. Son raporlarına göre 74,7 milyon nüfuslu Türkiye’nin yüzde 59’u orta sınıf mensubu olup, son bir yılda da 1,9 milyon kişi daha orta sınıfa katılarak, o katmandaki nüfus 43,5 milyon kişiye ulaşmış.

Önce raporda yer alan yukarıdaki rakamlara nasıl ulaşıldığına bakmakta fayda var: araştırma, günde kişi başına 10 dolar (günlük 18 TL, aylık 540 TL) üzerinde harcayabilenleri orta sınıf mensubu kabul eden OECD’nin satın alma gücü paritesi baz alınarak geçekleştirilmiş. Söz konusu paritenin yoksulluğa kılıf olan ideolojik bir parite olduğundan kimsenin kuşkusu olmasın! OECD’nin kişi başına 10 dolarlık satın alma paritesine göre, Türkiye’de net asgari ücretin vergi muafiyeti ile 701,14 TL olduğu, bu ücreti elde eden herkesin orta sınıfı mensubu olacağı aşikâr; ancak yine de tek bir asgari ücretle geçinen dört kişilik bir aile için kişi başına 540 TL bile hayal olarak görülmelidir. Söz konusu parite ve bu pariteye göre raporda belirlenen orta sınıf oranı, hepimizin aşağı yukarı aynı yaşam koşullarına sahip olduğumuzu ima eden ve rahatlamamızı sağlamaya dönük “ideolojik bir aygıt” olarak düşünülmelidir.

Disk-Ar, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Hane Halkı Harcama Kalıbı, TÜİK madde fiyat ortalamaları ve dört kişilik bir ailenin sağlıklı bir biçimde alması gereken kalori miktarı üzerinden hesaplanan beslenme kalıbı dikkate alınarak 2012 Mart ayı için, dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 1.047,00 TL, yoksulluk sınırını ise 3.312,00 TL olarak hesaplamıştır. Tayyip Erdoğan ise memurlara “iki araba alacağınıza bir ev alın” tavsiyesinde bulunmaktadır. Veriler iki tane araç alabilecek orta sınıf mensubu veya memur bulabilmenin olanak dışı olduğunu açıkça göstermektedir.

O halde Türkiye’nin yüzde 59’u orta sınıf mensubu değildir. Çünkü TÜİK verilerine göre, en yoksul ile en zengin arasındaki fark 2005 yılında 7,5 kat iken 2009 yılında 8,5 kat olmuştur. Orta sınıf büyümüş olsaydı en zengin ile en yoksul arasındaki uçurum farkının küçülmesi gerekirdi.

İpsos KGM araştırma şirketinin yapmış olduğu araştırma sonuçlarında iddia etmiş olduğu yüzde 59’luk orta sınıf oranı, işçi ve diğer emekçi sınıfların giderek yok olduğu ve/veya gittikçe azaldığı ya da işçi sınıfının gittikçe orta sınıf haline geldiği anlamına da gelmektedir. Oysa hayatın akışının bu yönde olmadığı bellidir.

Ayrıca, toplumsal sınıflar elde ettikleri gelirlere göre değil, üretim sürecindeki ve üretim araçlarının karşısındaki konumlarına göre belirlenmektedirler. İşçiler ve diğer emekçiler üretim aracına sahip olamayan ve çalışmazsa yaşayamayacak olan yani emeğinden başkaca satacak bir şeyi olmayanlardır.

Orta sınıf kavramının ve/veya statüsünün gün geçtikçe yoksulluğu örten ideolojik bir perde haline geldiğini görmekteyiz. Yıllık olarak gelirinin sadece 74 lirasını sinemaya, tiyatroya ve maça gidebilmek için ayırabilen bir sınıfsal kategoriye orta sınıf demenin başka anlamı yoktur.

***

(1) “Orta sınıf” kavramı tartışmalı bir konu, daha ziyade ABD sosyolojisinde kullanılıyor. Üst sınıf (upper class), orta sınıf (middle class) ve alt sınıf (lower class) diye geçiyor, hatta daha da öteye gidip orta sınıfı da ayırıyorlar “yukarı orta sınıf ” (upper middle class) ve alt orta sınıf (lower middle class) diyorlar. [Gülünçtür ama arasına “orta orta sınıf” (middle middle class) diyenler bile var.]
Anlaşılacağı gibi bu toplumsal hiyerarşi yıllık gelire göre yapılıyor. Oysa sosyal sınıf tanımının muğlak olmayan içeriği o katmana mensup insanların üretim araçları karşısındaki durumlarına ve üretim sürecindeki yerlerine göredir.
Kavram Marksist literatürde şehir ve kır küçük burjuvazisine tekabül eden katmanlardır.
(2) Metinde geçen “orta direk” lafı Turgut Özal’ın uydurduğu içi boş bir sözdü. Bilim dışıdır ve evrensel ekonomik ya da sosyal literatürde yeri yoktur. Herkes farklı anlamıştır, ama şurası kesin Özal’ın orta direği “orta sınıf” değildi, işçiler dâhil geniş ve anlamsız bir sözdü ve hazret kendisine oy vermiş olanları kastediyordu. Onların da oranı önce % 44’ten % 33’e düştü, sonra da % 22’ye. Özal Başkanlıktan Cumhurbaşkanlığına düşünce, “orta direk” de unutuldu gitti.