Rejimin AKP'leşmesi

Başbakan dört yılda bir yapılan genel seçimlerin hükümetin işini lâyıkıyle görmesine engel olduğunu, yetmediğini, eskisi gibi yine beş yılda bir yapılmasının daha uygun olacağını söyledi. Bu çıkışın ardında parlamenter demokrasinin istenmeyen ve beklenmeyen bir “sürpriz" unsurunu her zaman içinde taşıması bakımından bir “tehlike” arzettiği kaygısını görmek pekâlâ mümkün.

Dört yıl yetmiyorsa beş yıl da yetmeyebilir, hatta –isterseniz– on beş yıl da! İstikrar içinde verimli iş görme uğruna Türkiye Büyük Millet Meclisi’den külliyen sarfı nazar edilemez mi? Uluhakan Abdülhamit Han’nın günâhı neydi? Ya da bir zamanlar Anayasa Mahkemesi raportörü olan Osman Can biraderimizin hukuka giydirmeye pek meraklı olduğu cezvit mantığına sığınarak, “Millet ve AKP bâki kaldıkça TBMM teferruattır,” denilse kıyamet mi kopar?

Başbakan bir laf daha etti, Mayıs ortalarına doğru: “Tutuklu milletvekilleri AKP’nin sorunu da değil, işi de. Mecliste ele alınmasına biz yokuz. Anayasa’nın 14. Maddesi ortada. Bırakın bu sorunu yargıçlar çözsün,” dedi ve “onları aday gösterirken düşünselerdi. Yargıdan adam kaçırmaya kalktılar,” diye de ekledi. Bu tavır, işte, tipik AKP’li tavırdır. Her durumu kendi çıkarına uydurmak için AKP’liler ve en başta AKP lideri T. Erdoğan, adeta bir sanat haline getirdikleri kaba demagojinin, safsatanın yine şahikasını sergilemekteler.

Bir kere, tutuklu milletvekillerini aday yapan siyasi partiler değil, Yüksek Seçim Kurulu’dur. Partiler sözkonusu kişileri aday adayı olarak Kurul’a sunmuşlar, Kurul durumlarını enine boyuna inceleyerek ve seçilmelerine anayasal ya da yasal bir engel olmadığını saptayarak onları aday ilan etmiştir. İkincisi, Meclis Başkanı C. Çiçek’in inisiyatifiyle geçen yıl Meclisteki partiler arasında bu soruna Meclis içi bir çözüm bulunması için çalışılacağına dair bir protokol imzalanmış, Tayyip Erdoğan da AKP Genel Başkanı sıfatıyla o protokolü imzalamıştı. Şimdi, imzasını hiçe sayıp sözünü tutmamakta, mezhebi ve meşrebi mucibince hiç bir beis görmemektedir.

Üçüncüsü, söz konusu milletvekillerinin tutukluluklarının Cemaat ya da Hizmet ehli oldukları artık hiç şüphe götürmeyen yargıçlarca sürdürülmesinin o milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde söz ve oy haklarının gaspı demek olduğu gün gibi aşikârdır. Yasamanın alanına yargının bu şekilde müdahalesi (hatta, tecavüzü) sorunun vahamet derecesine işaret ediyor. Başbakan’ın gittikçe daha üst perdeden söylemine pelesenk ettiği milli irade ve sandık edebiyatı ile bu halin sürüp gitmesi karşısında sergilediği duyarsızlığı nasıl bağdaştırdığı herhalde kendisine sorulacak bir soru olmasa gerek. Alacağınız cevap şimdiden bellidir.

Dördüncüsü, Tayyip Erdoğan’ın daha önce verdiği sözden dönüp şimdi böyle bir tavır almasının ardında, Meclis’te ola ki yeni anayasa oylamasıyla ilgili birtakım sayı hesaplarının olduğu da hiç olmayacak bir şey değil. Böyle bir şey, sonunda partiler arasında nasıl olsa bir mutabakat sağlanamayacağı, ya da sağlanabilecek herhangi bir mutabakatı AKP’lilerin işlerine geldiği gibi torpilleyebilecekleri kanaatiyle, istedikleri, gerekli gördükleri ve kendilerine yakıştırdıkları, ya da küresel kapitalizmin kimi âcil ve akut ihtiyaçlarının ve taleplerinin karşılanmasına müzahir bir “yeni" anayasayı tek başlarına (referandumlu ya da referandumsuz) çıkarabilecekleri düşüncesinin en azından AKP kulislerinde istişare konusu olduğunu da gösterir.

Beşincisi –ve en vahimi– Başbakan herkesin gözünün içine baka baka, “Anayasa’nın 14. Maddesi orda duruyor!” demekle –adına ister faşist cunta anayasası deyin, ister lanet olası zombi anayasa!– 82 anayasasına yürekten sahip çıktığını, o anayasanın sağladığı imkânlarla seçmen iradesi üzerinde sürdürülen tasalluta bigâne kalarak Cemaat yargıçlarının suçuna ortak olduğunu âdeti veçhiyle “açık ve net" ortaya koymuştur.

Bütün bunlar, kısaca, AKP’nin başı ve sair ileri gelenleri arasında rejimi AKP’leştirme yönünde bir eğilimin gün be gün güçlenmekte olduğunu gösteriyor. Önlerine koydukları hedef, öyle otoriteryenlik ya da sivil vesayet gibi kavramlarla ifade edilebilir bir şey değil. Çok daha ileri ve vahim, tehlikeli bir gidişin habercisi.

Hedefe ne kadar yaklaşmış olduklarını söylemek henüz mümkün değil. O hedefe her şeyi göze alarak, ne yapıp edip mutlaka ulaşacakları da bugünden kestirilemez. Ama gidişin o istikamette olduğunun, kısaca, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, küresel “ileri demokrasi” rüzgârlarının estiği bir dünyada çağ dışı kalmış fuzuli bir “anayasal kurum"a dönüştürülüp âlâyü vâlâ ile devre dışı kılınmak istendiğinin görülmesi için ortada –12 Eylül yönetim anlayışından menkul Kanun Hükmünde Kararnameler yoluyla yasama erkine el koymanın sıradanlaştırılmasından, belli başlı hayati önemi haiz işlevleri tırpanlanıp kadükleştirilen Meclis Genel Kurulu yerine AKP Meclis grubunun ikâme edilmesine kadar– yeterince alâmet olduğu muhakkak.

Asıl sorun, bu gidişin ardındaki niyetin nereye varacağı ya da oraya varıp varmayacağı değil, o alâmetlerdedir.

Tarih hemen şimdi, gözlerimizin önünde yazılıyor…