Despot sanatçı!

İBB Şehir Tiyatroları'nın Belediyeye bağlı bir daire haline getirilmesine ve başına bir belediye bürokratının atanmasına ilişkin yeni yönetmelik sadece İBB'nin marifeti değil, uygulamanın merkezden geldiği açık.

Yeni yönetmelik AKP'nin zihniyetini ve tepeden inmeci yöntemini Şehir Tiyatroları'na egemen kılmak amacını taşıyor.

Hemen söyleyelim ki Darülbedayi'nin kurulmasından bu yana geçen 98 yıl içinde bu kurum epeyi siyasi varta atlatmıştır, bugüne değin sanat özgürlüğünün gerektirdiği pek çok koşul sağlanmamıştır, ama kurum onca siyasi baskı ve manipülasyonlara rağmen kimliğini koruyabilmiştir.

Her kurumu ele geçirmek, kendi iktidarına ve zihniyetine uygun olarak biçimlendirmek isteyen AKP şimdi bu kuruma da el atmış durumda: Onun sanat faaliyetini siyasetin emrine sokmak, estetiği politikaya kurban etmek istiyor. Fakat sanatı kontrol altına alamayacağını bildiği için kurumdan kurtulmak, tiyatroyu özelleştirme adı altında onun mal varlıklarını satıp birilerine rant sağlamak, menfaat yaratmak peşinde.

Yeni yönetmelikte, kurumun başına getirilecek bürokrat müdürün görevi, “Toplumda sanatı ve estetik duyguları geliştirmek, tiyatronun kuruluş gayesinden sapmadan günümüz insanına vereceği sanat hizmetinde toplumun genel etik değerlerine özen gösterilmesini sağlamak” diye tanımlanmış. Önceki yönetmelikte yer almayan “etik değerler” AKP'nin ve ideolojisinin kabulleri, dayatmaları, yasaklarıdır.

İkinci önemli husus, sanat konusunda Genel Sanat Yönetmeni sorumluyken, şimdi Genel Sanat Yönetmeni işlevsiz kılınmakta. Tiyatro yaşamı için önem taşıyan dramaturjide oyunların seçilmesini Repertuar Kurulu öneriyor, nihai kararı Genel Sanat Yönetmeninin başkanlık ettiği sanatçılardan oluşan Yönetim Kurulu veriyordu. Şimdi ise belediye bürokratlarından ibaret bir Repertuar Kurulu oyunları seçecek.

Emir merkezden

Tayyip Erdoğan partisinin Ankara Gençlik Kolları kongresindeki konuşmasında İBB'nin kararını sahiplendi:

“Despot aydınların bize nasıl akıl vermeye kalktığını görüyor ve kusura bakmasınlar, belki biraz ağır olacak bu ifade ama, o zavallılara acıyoruz. İstanbul'da Şehir Tiyatroları meselesinde o despot anlayış, o kibirli tavır bir kez daha tezahür etti. Şehir Tiyatroları'nda yapılan bir yönetmelik değişikliği üzerinden hem bizi hem tüm muhafazakârları aşağılamaya, küçümsemeye başladılar. Soruyorum, yahu siz kimsiniz? Bu ülkede tiyatro sizin tekelinizde mi? Bu ülkede sanat sizin tekelinizde mi? Sanat konusunda söz söyleme ehliyetine sahip olan sadece sizler misiniz? Geçti o günler. Artık despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti küçümseme, bu milleti azarlama dönemi geride kalmıştır. Bu ülkede pırıl pırıl bir nesil yetişti. Bu ülkede kendi tarihini bilen, mazisini iyi tanıyan, bu toprakların birikimini tanıyan, Batı'yı diğer medeniyetleri de bilen, tanıyan, öğrenen bir nesil var.”

Sanattan, edebiyattan nasiplenmemiş olmak çok kötü. O kişi bir politikacı da olabilir, çok kazanan bir iş adamı da, sanat dışı alanlarda başarı sağlamış estetik yoksunu bir başkası da. Onlar için hayat sanatın ve estetik yaratının dışında akar. Çetin Altan Turgut Özal'a “sen hayatında hiç roman okudun mu?” diye sormuştu, o da övünerek, şişinerek “Ben masal okumam” demişti. Aferin sana!

Fakat politikacılar öyle de deseler, böyle de deseler, içten içe sanatın ve sanatçının saygınlığını bilirler, ona haset ederler, sanatçı gibi olamadıkları için saplantıları vardır.

Sanatçılar despotmuş. Sanatçı despot olup da ne yapabilir, kimi baskı altına alıp, kime eza cefa çektirebilir? Kimleri hapishanelere tıkabilir, mahkeme mahkeme süründürebilir? Parasız eğitim isteyen hangi genci 19 ay hapiste yatırabilir?

Despot olan politikacıdır, askerdir, sivil bürokrattır, emri altında hükmedeceği insanlar olandır. Akıllı bir işveren bile çalışanlarına despotluk yapmaz, durup durup höykürmez, çemkirmez. Çünkü işyerinde huzur olmasını ister, verimin düşmesini istemez.

Sanatçı politikacıyı beğenmiyor, cahil buluyor diye ona kin duymak kompleksten ileri gelir. Politikacı sanatçıya acıyormuş? Kimdir ki, sanatçıya acısın? Yüzde bilmem kaç oy da alsa, politikacının övüncü sırf politik alandadır, kaç oy alırsa alsın, tiytrocu olamaz, edebiyatçı olamaz, müzisyen olamaz, ressam olamaz. Olursa Kenan Evren gibi olur.

Sanatçı ve politikacı

Politikacı durup durup esip gürler, her konuşmasını bilmem kaç kanal canlı yayınlar, iktidar olmanın hazzını ve fiyakasını yaşar, ama sanatçı olamaz. Miting meydanlarında onu binlerce insan alkışlar, tiyatro salonlarında sanatçıyı bir kaç yüz kişi. Fakat meydanlardaki alkışlar onun söylediklerine değildir, zira her ne söylese onlar alkışlayacaklardır. Zaten muttasıl hep aynı lafları eder, dağarcığında ne kelime zenginliği vardır, ne kavram çokluğu, içeriğinde değer yoktur, genişlik, derinlik hiç yoktur. Bol bol tekrar vardır, içi boş lakırdı vardır.

Hitler'e öğretmişlerdi, basit konuşacaksın, hep aynı sözleri tekrarlayacaksın ki onları kitlelerin kafasına çakasın, demişlerdi. Politikacı kendisine oy verenleri överken, milli irade lafları ederken, gerçekte onları peşinden gelen kalabalıklardan ibaret görür, o kalabalıkları sandık rakamlarıyla tartar, eylemli olmalarını, taleplerini ifade etmelerini istemez, fikirlerini seçimden seçime verecekleri oylarla ifade etsinler, bana oy versinler, yeter, der. Vermeyenler de bir sonraki seçimi beklesinler, sokağa çıkmasınlar, etkinlik yapmasınlar ister.

Ama tiyatrocu öyle mi ya? Kral Lear'i de oynar, Ayyar Hamza'yı da. Politikacı ise ne Kral Lear'in adını duymuştur, ne Ayyar Hamza kimdi, bilir? Canım, bilse ne olacak, bilmese ne olacak. O isimleri bilmek insana ne oy getirir, ne servet. Sandık başında Shakespeare'i mi soruyorlar, yoksa Âli Bey'i mi?

Bedri Rahmi ardında hem tablolar bıraktı, hem şiirler. Bugün dizeleri hâlâ dudaklarımızda, Açlık grevindeki Şair için söylediği “Yiğidim, aslanım, burada yatıyor” dizesi kulaklarımızdan gitmez, “Yâr yâr!.. Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar”ın müzikalitesi de, fakat onun döneminden hangi politikacının, hangi sözünü biliyoruz? Politikacı iktidardan düşer gider, sanatçı eserleriyle yaşar.

Tiyatro sanatçısının aldığı alkış politikacınınkine benzemez. Piyesin yazarından yönetmene, oyuncuya, teknisyene kadar emeği geçen herkes alkışlanmaktadır. İçtenlikle alkışlanmaktadır. Üstelik onlar eseri her defasında yeniden üretmektedirler. İzleyici oyunu beğenmezse alkışlamaz, bir kısmı kalkıp gider, oyun kısa zamanda boş koltuklara oynanıyor olur. Sanatçının yarattığı ürün otantiktir, aldığı takdir de öyle. Aldığı alkış hamasiyata, mugalâtaya, hep birbirine benzeyen boş laflara değildir.

Bir Muhsin Ertuğrul vardı. Bugünün politikacısı ona belediye başkanlığı yapanların kaç tanesinin adını bilir? Hepsi gelip geçtiler, Muhsin Ertuğrul kaldı. Bedia Muvahhit'ler, Hazım Körmükçü'ler, Muammer Karaca'lar, Kemal Bekir'ler, Mücap Ofluoğlu'lar, herkesin dublajda sesinden tanıdığı Abdurrahman Palay'lar, daha niceleri… geçen akşam Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosunun önüne resimleri serilen ve gece karanlığında mumlarla aydınlatılan sanatçılar kendi sanatlarıyla yaşadılar. İstanbul Belediye Başkanlarından ise sadece Vali Lütfü Kırdar'ın adı kaldı? Nasıl mı? Halkın parasıyla yaptırmış olduğu Spor ve Sergi Salonu kongre salonuna dönüştükten sonra adı oraya verildi de, ondan.

Herkes dizi izliyor. Halk Beren Saat'i oy verdiği politikacıdan çok daha fazla seviyor, birkaç on milyon kişi her hafta oyununu seyrediyor. Muhiplerine “Başbakanınız bugün ne dedi?” diye sorsanız, üç cümle söyleyemez, ama o haftaki Fatmagül bölümünü yarım saat anlatabilir. Yani, mağrur olma Padişahım, senden büyük sanatçı var.

Ya da her akşam milyonlarca insan Kemal Sunal filmlerine bakıyor. Her birini en az 40 defa gördüğü halde, 41. kez tekrar bakıyor. Tayyip Erdoğan ölüp gittiğinde, adı okullarda, sokaklarda, meydanlarda kalacak, bir kuşak sonra caddenin adının kime ait olduğunu bilen kaç kişi kalır dersiniz? Ama Kemal Sunal hâlâ izleniyor, yeni yeni kuşaklar onu tanıyor, seviyor olacak. İşte, sanatçıyla politikacı arasındaki fark. Birisi iktidar (kudret ve servet) sahibidir, diğeri sevgilerin.

McCarthy komisyonu Charlie Chaplin'i sorguya çağırmıştı, o gitmedi ve ABD'yi terk etti, sonraları ABD'nin İsviçre Büyükelçisi yalvar yakar kendisini ABD'ye davet etti, hatta ABD pasaportu getirdi, ama Chaplin reddetti. McCarthy döneminin ilk Devlet Başkanı Truman'ı bilen, hatta ismini duymuş olan var mı? Varsa, Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombasını atıp 274.000 kişiyi öldürttüğü için duymuştur.

Tiyatro satılacak binaları AVM olacak

Şehir Tiyatrosu çalışanına “hem maaş alıp, hem eleştiremez” diyor. Onların aldıkları maaşlar başbakanın, belediye başkanının cebinden çıkmıyor, yaratılarının ve emeklerinin karşılığını –üstelik de düşük maaşlar halinde– alıyorlar. O tiyatroların ödeneği halkın parası. Ve oyunlar kapalı gişe oynanıyor. Yani uğraşları, emekleri gelir getiriyor. Bir sezonda 60 kadar piyes dönüşümlü temsil ediliyor. Ne kadar insanın emeği ve yaratısı var, düşünsenize. Politikacı ise maaşları kendisinin verdiğini sanıyor, “aylığını ben veriyorum, beni eleştiremezsin” diyor.

Tiyatroların özelleştirilmesi meselesine gelince: Dünyanın her yerinde belediyelerin operaları, tiyatroları vardır. Merkezi devletin de vardır. Ünlü Comédie Française nedir, pek çok ülkede National Theater, Théâtre National gibi adlarla anılan köklü kurumlar kimindir? Bizde de özel tiyatrolar var, ama hemen hepsi sanatçılara ait. Başbakan “hükümete teklif getireceğim, tiyatroları özelleştireceğim” diyor, doğrudur, yapar. Özelleştirme İdaresi her şeyi haraç mezat sattı, bunları da satar, ama o sattıklarının hepsi kâr eden işletmelerdi ya da arsa değerleri işletmenin kendisinden yüksekti.

Bizde satışa çıkarılan tiyatro kurumunu alacak özel sektör erbabı çıkmaz. Çıksa çıksa, taşınmaz mala, rant değerine tamah ederek çıkar, 1-2 sene sonra tiyatroyu kapatıp, salonlarını satar veya yıkıp yerine politikacının çok beğendiği harflerle AVM yapar. Veya şu cemaat, bu tarikat aynı niyetle ihaleye dalar. Taksim'deki AKM'yi, AVM ve iş hanı yapmak isteyen ben miydim?

Cezaevleri siyasi tutuklu ve gazeteci dolu

Despot arıyorsak, Kürt halkına soralım, hapishanelerdeki binlerce siyasi tutukluya soralım, despot kim diye? Despot arıyorsak, tutuklu 111 gazeteciye soralım, despotun nerede olduğunu. Dünyada gazeteci tutuklamakta birinci olan bir ülkenin başında olmak çok mu zevkli? Sizin nüfusunuz 75 milyon, Çin'inki 1,5 milyar, sizdeki tutuklu gazeteci sayısı Çin'i çok geçmiş. Hiçbir alanda 1. değilsiniz, ama bunda birincisiniz, ne kadar övünseniz az.

Erdoğan, “Bu ülkede pırıl pırıl bir nesil yetişti. Bu ülkede kendi tarihini bilen, mazisini iyi tanıyan, bu toprakların birikimini tanıyan, Batı'yı diğer medeniyetleri de bilen, tanıyan, öğrenen bir nesil var” diyor. Daha önce de aynı gençliğe “kinine sahip çık” demişti.

Kinine sahip çıkan neslin anladığı tarih fütuhat edebiyatıdır, “üç kıtada at koşturmuş atalarımız” hamasiyatıdır, “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır” diyen nekrofil hayranlığıdır. Övünülen nesil soykırımları inkâr eder, bir Ermeni gazeteciyi öldürmüş katilin beresini giyerek on bin, onbeş bin kişi halinde maça gider. Bu yıl 1 Mayıs'taki tiyatro sanatçıları ise Agos'un önünden geçerken “Faşizme İnat-Kardeşimizsin Hrant” diye seslenirler. Hrant'a ve Ermeni toplumuna.