Takriri sükun

Son iki üç ay içerisinde medyada birçok işinin ehli, tanınmış yazar resmen tasfiyeye uğradı. Mehmet Altan, Ece Temelkuran, Nuray Mert, TV ekranlarından uzaklaştırılan Ruşen Çakır, vb… AKP'nin ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın bazı hallerini, tasarruşarını ve kelâmını eleştirmekten başka ne yapmışlardı? Eleştirinin nereye kadar varmasına icazet var?

Tam bir temizlik harekâtı. 28 Şubat günlerinin Andıç uygulamalarıyla paralellik çok açık. Andıçı ve alelumum 28 Şubat olayını yerin dibine batıran kalemler gözlerinin önünde olup bitene hiç değinmiyorlar. Bunu demokrasinin bir icabıymış, nerdiyse rejimin normalleşmesiymiş gibi görüp gösterenler bile var.

Medyada temizlik –şimdilik olduğu kadarıyla– hükümet tarafından sözkonusu yazarlara ya da onları n patronlarına tebliğ edilmiş olmasa gerek. fiöyle ya da böyle medya sahiplerinin gözü korkutulmuştur. Yani sorun, aslında, birkaç tanınmış yazarın akıbeti üzerinden, çok daha geniş kapsamlı bir alanda siyasi irade operasyonudur. Hatta, daha da ileri gidilerek, 12 Haziran seçim sonucu üzerinden anayasal yetkileri ve hukuk devleti normlarını aşan bir iktidar gaspının söz konusu olduğu söylenebilir. İktidar gaspı, işini, medya sahipliği ile büyük enerji ve her türlü telekomünikasyon yatırımları sahipliğinin iç içe geçtiği bir alanda ortaya saldığı ürkütücü havayla ve her türden devlet işgüzarlığına karşı savunma içgüdülerini harekete geçirmekle görüyor.

Burda bir çeşit Takriri Sükun'a doğru gidişten söz etmek, birkaç yazarın başına geleni çok mu abartmak ya da buna yakın bir teşhisi çok mu erkene almak olur? Uzun perspektişi vizyon sahibi olduğu söylenen bir iktidarın yürütücülerine arız hassasiyetleri, on yıldır süren, üstüste seçim başarılarıyla taçlanan nerdiyse mutlak bir iktidar olgusunun doğurduğu ruh hallerini de hesaba katmakta fayda var. Bu kadar çok kere ve bu kadar çok oyla seçim kazanan (“milletin teveccühüne mazhar olan”) bir iktidarın sahiplerinin kendi iradeleri ile seçmen iradesini eşleştirmeleri (“seçmen iradesine dayalı parlamenter demokrasi”nin temel zaafı ve aczi) giderek bu yoldan milletin her türlü isteğinin ve beklentisinin, tasavvurunun ve umudunun kendi iradelerinde tecelli ettiğini düşünür hale gelmeleri, Başbakan Erdoğan'ın kimi söylemlerinden de anlaşıldığı üzere, hiç olmayacak şey değildir. AKP sözcülerinin, muttasıl, CHP'nin 950'den bu yana hiç bir seçimde iktidar olamadığını ve bundan sonra da asla olamayacağını söyleye söyleye mangalda kül bırakmadıklarını bi hatırlayın!

Bu yol yeni bir post-modern vesayete değil, post-modern bir diktaya giden yoldur.

Reformcu ve hatta devrimci etiketi çok yakıştırıldı şimdiye kadar olur olmaz kişilerce AKP'ye ve onun liderine. Medyada gittikçe büyüyen ve sesini yükselten belli bir kesim (yandaş ya da yalaka diye nitelendirilenlerin de dışında bir kesim) her dediğinde keramet görüyor, her yaptığını göklere çıkarıyor, yapması gerekip de yapmadıklarını da “statüko” dedikleri gizli ya da açık gulyabanimsi bir gücün direnişine bağlıyor. O kadar ki, Başbakan'a yöneltilen kimi mütereddit, kimi de bayağı kelle koltukta cür'etkar eleştiriler bile hep bu eksende temelleniyor.

Büyük rantlar doğuracak olan çılgın projelerle yol almayı, böylece Türkiye'yi adeta yeni baştan yaratmayı, dünyada Düveli Muazzama ile hemayar bir statüye kavuşturmayı (neydi 1930'larda, 40'larda Kemalizmin en önde gelen sloganı? Yurdu “muasır medeniyet seviyesinin ÜSTÜNE çıkarmak!” değil miydi?) misyon edinmiş görünen ve her yaptığının ya da yapmadan bıraktığının dört yılda bir oy sandığında sağladığı başarılarla toplum ve millet nezdinde onaylandığına inanan bir siyasi hareketin bu yolda önüne çıkacak engelleri aşmak için yapmayacağı –kendini bunun için millet ve Allah tarafından görevlendirilmiş saymayacağı– hiç bir şey kalmaz. Eğitim reformu dedikleri yasa teklifini bakanlar kurulunu dahi devre dışı bırakarak bir tür parlamento içi “darbe” yoluyla hiç bir resmi kayda kuyda, tüzük hükümlerine uymaya gerek görmeden Meclis komisyonundan geçirmek için başvurdukları “usul” ve “tarz” bunun bariz bir örneği olmuştur. Böylesi bir davranışa cür'et etmek hiç bir demokraside rastlanılacak bir şey değildir.

AKP iktidarının, kafasındaki geleceğe dair çılgın projeleri ve gittikçe kendini ele veren yönetim anlayışıyla ülke halkını taze rüzgârlara açık temiz havalı bir demokraside yaşatmak yerine, herkesi ve o arada kendini de zehirli havasını soluya soluya bitap düşürecek yapay bir “demokrasi cenneti”ne doğru götürmeyi marifet sandığı bir evreden geçmekte olduğumuz muhakkaktır.

Kısacası, medyada olanları halen ülke çapında vak'a i adiye vasfında olanların –birbirini izleyen askeri ve yargısal operasyonlar, gazeteci ve aydın tutuklamaları, sayısı 6 bini çoktan aşmış olan KCK tutuklamaları ve ucu görünmeye başlayan mahkûmiyetler, muhalefet partilerini ve her türlü eleştiriyi en olmayacak aşağılamalarla püskürtme telaşı, mahalle karakollarından ekranlara saçılan dayak ve işkence görüntüleri, sokak polisinin tek bir “Dur!” ihtarına bile kalmadan sırtından vurulup öldürülen yurtdaşlar, vb…, vb…– yanına katıp ileride daha neler olabileceğinin habercisi olarak okumakta yarar var.