Nükleer santraller kimin ihtiyacı

Dünyadaki doğal kaynaklar üzerine bir araştırma yapan bilim insanlarının hazırlamış oldukları Dünya Doğal Hayat Fonu raporunda başta Batılılar olmak üzere bütün ülkeler tüketim çılgınlığına son vermeleri konusunda uyarılıyor: Aksi takdirde 2050 yılına geldiğimizde canlı yaşamının sürebilmesi için Dünya gibi iki gezegene daha ihtiyacımız olacak.

Araştırmaya göre son otuz yılda dünya üzerindeki doğal kaynakların üçte biri insanlar tarafından tüketildi. Uzmanlar doğal kaynakların bu kadar hızlı tüketilmesinin en önemli sebebinin Batılı ülkelerdeki yüksek tüketim oranları olduğunu belirtiyor. Rapora göre ortalama bir ABD vatandaşı bir İngiliz'in iki katı, bir Afrikalı'nın ise 24 katı doğal kaynak tüketiyor.

Denizlerdeki balıklar, atmosferdeki karbondioksiti yok eden ormanlar ve temiz su kaynakları hızla tüketiliyor. Raporun bulgularına göre, 350 memeli, kuş, balık ve sürüngen türü de soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya.

Yapılan hesaplamalar petrol, kömür, doğalgaz gibi enerji kaynakları ile işlenebilir tarım arazilerinin ve kullanılabilir tatlı su kaynaklarının ömürlerinin birkaç kuşakla sınırlı olduğunu göstermektedir.

Bu sonuçlar, özellikle son 150 yıldan bu yana uygulanmakta olan, kârdan başka hiçbir şeyi görmeyen vahşi kapitalist sistem tarafından yaratılmıştır. Doğal kaynakların ve insan emeğinin azami ölçüde sömürülüp yok edilmesine dayalı pazar ekonomisi gezegenin geleceğini adım adım geri dönülemez bir noktaya doğru sürüklemektedir. Gezegenin doğal kaynaklarının sınırlı olduğu gerçeğini görmezden gelerek bu kaynakları hunharca yok etmeyi sürdüren kapitalist tüketim ekonomisi, insanlığın, hatta tüm canlıların geleceğini de tehlikeye atmaktadır.

Kapitalist sistem doğal kaynak tüketimi konusunda en büyük tahribatı enerji üretmek amacıyla gerçekleştirmektedir. Çünkü sürdürülebilirliği tüketimin gittikçe artmasına bağlıdır. Tüketimi karşılamak amacıyla ihtiyaç duyduğu sanayi üretimini gerçekleştirmek içinse enerjiye ihtiyacı günden güne artmaktadır. Bu nedenle her türlü yolu deneyerek enerji üretimini artırmaya çalışmaktadır.

Günümüzde özellikle elektrik enerjisi üretimini sağlamak için petrol, kömür veya doğalgaz gibi fosil yakıtlar kullanılmaktadır. 1970'li yıllardan itibaren yaşanan petrol krizleri ve tüm dünyada fosil yakıtların kullanılmasıyla ortaya çıkan çevre sorunlarına karşı kitlelerin göstermiş olduğu reaksiyonlar nedeniyle nükleer enerji santralleri yaygınlaşmaya başlamıştır. Nükleer enerji günümüz elektrik ihtiyacının yaklaşık %17'sini karşılamaktadır. Bazı ülkeler enerjilerinin büyük bir kısmını nükleer santrallerden üretmektedir. Örneğin Fransa Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı verilerine göre elektrik enerjisinin %75'ini nükleer enerjiden sağlamaktadır. Amerika ise enerjisinin %15'ini buradan karşı- lamakta fakat bazı bölgelerinde santraller daha yoğun biçimde enerji üretimi yapmaktadır. Dünya çapında 400'den fazla nükleer santral bulunmakta ve bunların 100'den fazlası sadece Amerika'da yer almaktadır. Dünyadaki nükleer santrallerin ülkelere dağılımı aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Ülke                    İşletme                   Ülke                    İşletme

Arjantin               2                            Meksika              2

Ermenistan          1                            Hollanda             1

Belçika                7                            Pakistan              2

Brezilya               2                            Romanya            2

Bulgaristan          2                            Rusya                 31

Kanada               18                          GAC                    2

Çin                     17                          Slovakya              1

Çek Cum            6                            Slovenya              1

Finlandiya           4                            İspanya               8

Fransa                59                           İsveç                   10

Almanya             17                           İsviçre                 5

Macaristan          4                             İngiltere              19

Hindistan            17                           Ukrayna              15

Japonya             55                           ABD                    104

Kore                   20                           Türkiye                –

Litvanya              1                             Toplam              439

Kaynakça www nei. org

26 Nisan 1986 günü Çernobil'de meydana gelen kaza, nükleer enerji santrallerinin Dünya için ne denli büyük bir yıkım potansiyeli taşıdığının kanıtı oldu. O güne değin bir kısım bilim insanı ve çevre konularına duyarlı çevrelerin dile getirmeye çalıştığı bu gerçeklik tüm insanlık tarafından somut olarak görülmüş oldu. Dünyanın dört bir yanında nükleer karşıtı hareket gelişmeye ve büyük çapta ses çıkarmaya başladı. 2011 yılında Japonya'da yaşanan tsunami sonucunda Fukuşima Nükleer Santralinde ortaya çıkan büyük felaket unutturulmaya çalışılan nükleer karşıtı düşüncelerin yeniden gündeme gelmesini sağladı. Fosil yakıtlarla çalışan elektrik santrallerinin yaratmış olduğu çevre tahribatına karşı daha az zararlı olduğu dile getirilen nükleer santrallerin geçici olarak elde ettiği avantajı yok etti. Nükleer santrallerin Dünya için nasıl bir felaket potansiyeli taşıdığı insanlar tarafından yeniden test edilmiş oldu. Bu durum bazı ülkelerin nükleer enerji santrallerine yatırım yapması konusunda caydırıcı bir rol oynadı. Almanya gibi kimi ülkeler ise halen faaliyette olan nükleer santrallerini bir program çerçevesinde tasviye etme kararı aldılar. (Almanya'da 17 nükleer santralın elektrik üretimine katkısı %22 dolayında . Bunlardan 8'i kapatıldı ve bir daha çalıştırılmayacak. Arta kalan 9 santralın 2015 ile 2023 arasında kapatılması planlanıyor. 2020 yılına kadar gerekli elektrik enerjisinin %35'inin yenilenebilir enerjilerden sağlanması amaçlanıyor.) Ayrıca İsviçre halen çalışır durumda olan beş nükleer santrali 2034 yılına kadar kapatma kararı aldı. İtalya'da bu konuda yaplan halk oylamasında yeni santral yapılması reddedilirken mevcut santrallerin de kapatılması sonucu çıktı.

Türkiye'de ise nükleer santral kurulması konusunda önemli adımlar atılmaktadır. Önce Akkuyu nükleer santrali için ihale yapılmış, şimdi de Sinop'ta yeni bir santral kurulması için ön çalışmalar hızla sürdürülmekte. Nükleer karşıtı muhalefetin itiraz ve uyarıları görmezden gelinerek nükleer santrallerin ülke ekonomisi açısından ne denli önemli olduğu devlet yöneticileri tarafından her fırsatta dile getirilmektedir. Nükleer santrallere karşı çıkanlar bozguncu olarak ilan edilmektedir.

Peki nükleer santraller konusunda gerçek durum nedir? Nükler santrallere karşı çıkanlar neler söylüyor, neye karşı çıkıyorlar? Birkaç alt başlık açarak bu soruya yanıt arayalım.

Nükleer Santraller Nasıl Çalışmaktadır?

Bir nükleer santral kurmak için zenginleştirilmiş uranyuma ihtiyaç vardır. Bu uranyum türleri U-235 başta olmak üzere, U-233, U-238 ve Plütonyum; P-239 ve P-241'dir. Uranyumun füzyon tepkimesine girerek bölünmesi sonucunda açığa çok yüksek miktarda enerji çıkar. Bu bölünme için, nötronlar yüksek bir hızla uranyum elementinin çekirdeğine çarpar. Bu çarpışma çekirdeğin kararsız hâle geçmesine ve sonrasında büyük bir enerji açığa çıkartan füzyon tepkimesine neden olur. Gerçekleşen tetikleyici ilk füzyon tepkimesi sonucunda ortama nötronlar yayılır. Bu nötronlar diğer uranyum çekirdeklerine çarparak füzyonu elementin her atom çekirdeğinde gerçekleştirene kadar devam eder. Ortaya çıkan enerji kontrol edilmediği taktirde ölümcül boyutlardadır. Kontrol etmek için reaktörlerde fazla nötronları tutan ve tepkimeye girmesini engelleyen üniteler vardır. Bu sayede kontrollü bir füzyon tepkimesi zinciri sağlanır.

Nükleer santralin iç yapısına baktığımızda, uranyumun füzyon tepkimesine girmesiyle oluşan enerji su buharının çok yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılmasını sağlar. Yüksek sıcaklıktaki bu buhar, elektrik jeneratörüne bağlı olan türbinlere verilir. Türbin kanatçıklarına çarpan yüksek enerjili buhar, bilinen şekilde türbin şaftını çevirir ve jeneratörün elektrik enerjisi üretmesi sağlanır. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları denilen iletken teller ile kullanılacağı yere gönderilir. Türbinden çıkan basınç ve sıcaklığı düşmüş buhar, tekrar kullanılmak üzere yoğunlaştırıcıya gider ve su haline geldikten sonra tekrar bölünme ile açığa çıkan enerji ile ısıtılıp buhar haline getirilir ve döngü devam eder.

Santraldeki füzyon tepkimeleri çok iyi kontrol edilmeyi gerektirir ve hata toleransları çok azdır. Hiçbir nükleer santralin tamamen güvenli olduğundan söz edilemez ve mutlaka uzman ekipler tarafından ve emniyet katsayısı yüksek tutularak üretim yapılmalıdır. Bu da bizim gibi nükleer santral inşasına yeni adım atmak isteyen ülkeler için ciddi sorunların ortaya çıkma riskini artırmaktadır.

Nükleer Santrallerden Elde Edilen Enerji Ucuz mudur?

Toplam maliyete bakıldığında elektrik üretiminin en kolay ve ucuz yolu fosil yakıtla çalışan elektrik santrallerini kullanmaktır. Bunlar içinde de en ucuzu kömürdür. Doğalgaz ise nispeten daha pahalıya mal olur. Nükleer santrallerde üretilen elektriğin maliyeti ise santralden santrale büyük farklılıklar göstermekle birlikte genellikle fosil yakıtla çalışan santrallerden daha yüksektir. Kömür ve doğalgaz çevrim santrallerinde yakıt maliyeti toplam işletme maliyetinin %80'den fazlasını oluştururken, nükleer santrallerde yakıt maliyeti %25'te kalmaktadır. Nükleer santrallerde asıl işletme maliyetini çalışanlara ödenen para oluşturmaktadır.

Nükleer santrallerin sadece işletme maliyetine bakıldığında diğerlerine göre çok ucuza elektrik ürettiği iddia edilebilir ancak nükleer santrallerin kurulum maliyetleri çok yüksektir ve belirli bir kullanım ömrü vardır. Bu yüzden maliyet hesabı yapılırken amortisman (kurulum maliyetinin toplam kullanım ömrüne yayılmış hali) ve faiz giderleri (kurulum için harcanan paranın kazandırabileceği faizden kaybın maliyeti veya kurulum için alınan kredilere ödenen faiz) de hesaba katılmalıdır.

Peki bu reaktörlerin atıkları nasıl yok edilir? Bu rektörlerde kalan yakıtlar yıllar boyunca durduğunda, reaktörde verimi çok düşer. Bu yüzden de değiştirilmesi şarttır. Artık atık hâle gelen bu yakıtlar çekirdekte bulunur ve işlev dışı kaldığında dahi ısı vermeye devam eder. Bu yüzden güvenli bir tasfiye için soğutulması gerekir. Bu soğutma işlemi ortalama iki yıl civarındadır. Bu süre zarfı içinde ısı çok düşer. Bu atık içeriğinde bulunan elementler radyoaktiftir. Zamanla kaliteleri düşer ve başka elementlere dönüşmeye başlar. Yakıt tasfiyesinde işte bu kısım ayrıştırılır. Çünkü bu kısım sadece %5 civarındadır ve kalan kısım uranyumdur. Bu küçük kısım içindeki en zararlı madde ise plütonyum maddesidir. Zaten asıl tartışma konusu haline gelen husus da budur. Çünkü 300 yıl sonra bu atık zararsız hâle gelir ancak plütonyum istisnadır. Plütonyum 24 bin yıl sonra etkisiz hâle gelebilir. Plütonyum Dünya'nın oluşması esnasında da çok miktarda bulunmuştur. Ancak geçen süre zarfı içinde çok düşük miktarlara gerilemiş ve zararsız hâle gelmiştir. Şu anda da doğada zararsız düzeyde bulunur. Plütonyum zaten çok miktarda da olsa insan sağlığına ancak vücuda alındığında veya çok çok yakın bir mesafede zarar verebilir. Bu sebeplerle nükleer atıkların en az 210 yıl depolanması şarttır.

Nükleer santral atıklarının depolanması ve bertaraf edilmesi için yapılması gereken harcamalar da hesaba katıldığında nükleer santrallerden elde edilen enerjinin iddia edildiği gibi ucuz değil tam aksine çok yüksek maliyetli olduğ u ortaya çıkmaktadır.

Nükleer Enerjinin Avantajları Nelerdir?

Nükleer santraller çok düşük miktarda yakıtla çalışırlar. Yani 1 gram uranyum ile 1 ton kömür yakımı, aynı düzeyde enerjiyi ortaya çıkarır. Nükleer reaktörlerde dolum işlemi ortalama 2 yılda bir gerçekleşirken, bir termik santralde bu dolum günde 2 defa ve çok yüklü miktarlarda kömür ile gerçekleşir.

Çevre kirliliği bakımından da ele alındığında, nükleer enerjinin doğa dostu olduğu ortaya çıkıyor. Nitekim termik santraller yüklü miktarda sera gazı, karbondioksit, sülfürdioksit vb. zararlı salınımlar yaparken nükleer enerjinin hiçbir zararlı gaz vb. salınımı yoktur. Sadece bacalarından buhar çıkar ve zararsızdır.

Fosil yakıtlar gibi dalgalanan fiyatlara sahip bir girdisi olmadığından ekonomik istikrarı güçlendirir.

Nükleer Santraller Dünya'nın ve Canlıların Geleceğini Tehdit Etmektedir!

Yukarıda nasıl çalıştığı, maliyeti, verimliliği ve sağladığı avantajları özetlenen nükleer enerji santrallerine her durumda karşı çıkılmalı, yenilerinin kurulması engellenmeli, halen var olanları n tasviye edilmesi için mücadele edilmelidir. Çünkü her şeyden önce bu santraller gezegenin ve tüm canlıların geleceğine çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Taşıdıkları felaket potansiyelinin gücünü anlamak açısından Çernobil ve Fukuşima örnekleri oldukça öğreticidir. Uluslararası Doktorlar Örgütü (IPPNW) ve Radyasyondan Korunma Birliği (GfS) raporuna göre Çernobil felaketinin üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen, günümüze kadar çevreye yayılan radyasyondan yaklaşık 600 milyondan fazla insanın etkilendiği bildirildi. 2007 yılında yapılan bir araştırmadan yola çıkan raporda, yaklaşık 600 milyon kişinin radyasyonun ulaştığı Avrupa ülkelerinde yaşadığı, sağlık bakımından radyoaktif ışınlardan etkilendiğine yer verildi. Çok az dozajı bile insan sağlığını uzun vadede olumsuz etkileyen radyasyon ışınlarının, canlılarda genetik bozukluklara neden olduğu biliniyor. Radyasyondan en çok bölgede enkaz temizleme işinde çalışan ve sayıları 2005 yılına kadar 830 bin kişi olduğu bildirilen işçilerin etkilendiği bildirilirken, şimdiye kadar bunlardan 112 bininin hayatını kaybettiği de açıklama da yer aldı. Geri kalan işçilerin yüzde 90'ı ise kanser, yüksek tansiyon, mide ve bağırsakları etkileyen hastalıklarla mücadele veriyor. Atom santrali yakınında belirlenen güvenlik çemberi içinde aralıklarla yapılan ölçümlerde, özellikle çocukların bazı organlarında biriken radyoaktif maddelerin kansere yol açtığı ve bazı hastalıkların ise etkisini yıllar sonra göstermeye başlayacağı uyarısında bulunuldu. Ayrıca 2007 yılı verilerine dayandırılarak hazırlanan raporda, Avrupa'da 2056 yılına kadar Çernobil kazasından kaynaklanan 240 bin yeni kanser vakasının daha ortaya çıkacağı savunuldu. Fukuşima felaketinin yaratmış olduğu sonuçları her gün yazılı ve görsel yayın kuruluşlarından izlemekteyiz. Bu felaket sonrasında dikkati çeken en önemli şey, ortaya çıkan zararların karşılanması konusunda hiçbir kişi veya kuruluşun sorumluluk kabul etmemesidir. Nükleer enerji santralleri yatırımları milyarlarca dolar kâr elde eden şirketlerin, nükleer felaketler sonucunda ortaya çıkan zararları tazmin etme konusundaki tutumları oldukça öğreticidir.

Nükleer santralllerin savunucularının iddia ettikleri gibi nükleer enerji vaz geçilemez bir seçenek asla değildir. Canlıların ve gezegenin geleceği ile ilgilenmeyen, sadece uluslararası enerji yatırım şirketleri ile yapılan işbirliklerinin yaşama geçmesini önemseyen, kapitalist sistemin sürdürülebilirliği için daha çok tüketim gerektiğini düşünerek bunun için ne pahasına olursa olsun enerji yatırımı yapmak gerektiğini düşünen devlet yöneticileri nükleer santrallerin kurulması konusunda ısrarlı davranmaktadırlar. Onlara göre “Düşme ihtimali var diye uçağa binmeyelim mi?” mantığı her şeyi açıklamaktadır. Oysaki bu mantıkta insanlık, canlı yaşamı ve gezegenimizin geleceği ihmâl edilmektedir. Bu mantık Dünya'nın sahip olduğu doğal kaynakların daha çok kâr etmek için yok olmasına neden olmaktadır. Bu mantık sayesinde tüketim çılgınlığı günden güne artmakta, emeği ile çalışanlar yoksullaşırken bir avuç mülk sahibi gittikçe palazlanmaktadır.

Gezegenin geleceği ve canlı yaşamının sürdürülebilmesi için zaman geçirmeden yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını gerektiren teknolojilere yönelmek gerekir. Güneş ve rüzgâr enerjisi yatırımları artırılmalıdır. Çevre kirliliğine ve doğal kaynak tüketimine neden olan fosil yakıtların kullanıldığı elektrik santrallerine karşı tek seçenek nükleer santraller değildir. Nükleer santraller yukarıda da söz edildiği gibi çok büyük felaket potansiyelleri taşıyan yatırımlar olduğu için en kısa sürede terk edilmelidir.

Güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir kaynaklardan elde edilebilecek enerji miktarının günümüz sanayi üretiminin ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz olacağını düşünenlerin ilk bakışta haklı gibi görülen bu itirazları aslında mevcut tüketim ekonomisinin veri kabul edilmesi durumunda bir anlamı vardır. Oysaki insanlığın eğer bir geleceği varsa –ki olmalı– bu, asla tüketimin bu denli ölçüsüz olarak sürdürüldüğü bir gelecek olmayacaktır. Yani kapitalist sistemin sonsuza dek sürüdürülebilir olduğunu kabul ettiğimiz bir noktada enerji kaynakları konusunda baştan beri ileri sürdüğümüz düşüncelerin bir anlamı kalmaz. Böyle bir durumda Dünya'nın canlılar açısından yaşanılabilir ömrü birkaç kuşakla sınırlı demektir.

Nükleer santrallere karşı çıkmak, bu uğurda mücadele etmek sadece anti-kapitalistlerin işi değildir. Deprem kuşağı üzerindeki bir nükleer santralin olası bir deprem sırasında yaratacağı felaketten olumsuz etkilenecek herkesin görevidir. Bir nükleer felaket durumunda bu santrallerden atmosfere yayılacak olan radyasyondan etkilenebilecek tüm dünya insanlarının bu karşı çıkışa katkı sunması gerekir. Doğacak çocukları na yaşanılabilecek bir Dünya bırakma sorumluluğ unu duyumsayan herkesin bu mücadelede yer alması beklenir. Her gün yazılı ve görsel yayın kuruluşlarında nesli tükenmekte olan hayvan ya da bitki türlerini gördükçe yüreği burkulan duyarlı insanların bu mücadeleye omuz vermeleri çok önemlidir. Ama şunu da unutmamak gerekir ki Dünya'nın da, insanlığın da geleceğini karartan kapitalizm yıkılmadığı sürece, sınıfsız ve sömürüsüz, doğaya ve canlı yaşamına saygılı, cinsiyet ve kimlik ayrımcılığının olmadığı bir dünya kurulmadıkça bu mücadele gerçek anlamda başarı kazanamayacaktır.