Batı Kürdistan'da İslamcı şiddetin arkasında kimler var?

Tayyip Erdoğan hükümeti bir taraftan “barış ve çözüm” gibi lafları dilinden düşürmezken ve Batı Kürdistan (Kurdistanê Rojava) halkının belirleyici gücü PYD (Kürdistan Demokratik Birliği) ile temaslarını sürdürürken, öte yandan Al Nusra haydutlarını Rojava halkının üzerine salıyor.

İnsan öldüren (örneğin bir kadının başını kendi ekseni etrafında döndürerek öldüren, işledikleri cinayeti İnternet sitesinde yayınlayan) her öldürüşlerinde “Allahu Akbar” diye sapık nârâlar atan, katliam dışında köylere saldıran, yağmacılık yapan, köylüleri rehin alan Al Nusra çeteleri Türkiye'den para, silah alıyorlar, Türkiye'deki özel mülteci kamplarında eğitiliyorlar ve gene onun yardımıyla gece karanlığında ışıkları söndürülmüş sınırlardan geçerek suç işlemeye gidiyorlar.

Mesela Diyarbakır'dan Mehmet Kartal son yıllarda kardeşinin İnternet üzerinden Al Kaidacı şahıslarla ilişkisi olduğunu öğrenmelerinin ardından Emniyete başvurduklarını belirtiyor. Çocuklarını kurtarmak isteyen aileye, polis, örgütün faaliyetinden haberdar olduklarını, ancak bu gruplara terör listesine alınmaları halinde müdahale edebileceklerini söylemiş. Mehmet Kartal şöyle diyor: “Al Kaida'nın ne denli tehlikeli olduğunu halkımız da biliyor. Son aylarda da Suriye Rojava'da Kürt yurttaşlarına yönelik saldırılarındaki acımasızlıklarını biliyoruz. Kürtleri kâfir ilan edip saldırıyorlar. Özellikle Ortadoğu'da tahakküm kurmak isteyen bu örgütü kesinlikle Kürt kentlerinden kovmalıyız. Kürtlerin namusunu helâl kılan anlayışı bu topraklarda asla barındırmamalıyız. Gençlerimizi dinle kandırıp ölüme yollamalarına fırsat vermemeliyiz.” Geçen yıl Kasım ayından bu yana Serêkaniyê'ye yönelik saldırılarda temel rol oynayanlardan biri olan Nawaf Al Beşr ile AKP'li milletvekilleri aynı fotoğrafta görüntülenirken, AKP'li Menderes Atilla da Nusra'cılarla poz verdi.

BDP'li Ceylanpınar Belediye Başkanı İsmail Arslan, İstanbul'da Türkiye Barış Meclisi toplantısında AKP'liler ile Kaida bağlantılı Nusra arasındaki ilişkiyi mütebessim çehreli dostluk-kardeşlik fotoğrafıyla teşhir etti.

Arslan toplantıda yaptığı konuşmada, elindeki fotoğrafı göstererek, “Bu bir suç hâlidir. Bunlar otellerde, polis misafirhanelerinde ağırlanıyorlar. Halen sınırdan geçirilip bir yerlerde besleniyor, korunuyorlar” dedi.

Sosyal ağda paylaşılan iki ayrı karede ise AKP'li milletvekillerin silahlı haydutlarla yan yana oldukları görülüyor. Fotoğraflardan birinde AKP Urfa (Riha) Milletvekilleri Seydi Eyüpoğlu ve Abdulkerim Gök, AKP'li Menderes Atilla ve çete lideri Nawaf Al Beşr yer alıyor. Bir büroda çekilen resimde Nawaf Al Beşr, Eyüpoğlu ile Atilla arasında duruyor. Nawaf adlı katil Kasım 2012'de Serêkaniyê'ye yönelik başlatılan saldırıların baş aktörlerinden biri. Aynı zamanda Deyr Ezzor bölgesindeki önde gelen Bakkara aşiretinin reisi olan Nawaf al-Beşr, iddialara göre 2012 yılı içerisinde Serêkaniyê'ye saldırı planının oluşturulduğu ve MİT görevlileri ile Türk subaylarının da katıldığı bir toplantıda yer almıştı. Bu plan için Ankara'nın 2 milyon dolar bütçe ayırdığı belirtilmişti.

Türkçe'de “Tavşana kaç, tazıya tut” diye bir tabir var. AKP hükümetinin PYD'ye karşı tutumuna böyle bile denemez. Ortada sadece “Tazıya tut” politikası var.

Yok siz “Tavşana kaç” da var diyecekseniz, o da ancak “PKK'dan kaç” politikasıdır.

Gazze'lilerle ne zaman kucaklaşacaksınız, Sayın Başbakanım?

Tayyip Erdoğan “Değerli Yalnızlığına” gömülmediğ i zamanlarda -özellikle “one minute” gösterisinden sonra-Filistin halkının gözünde kahraman olmaya soyunmuştu.

Daha önceki yıllarda Bush'un Büyük Orta Doğu projesinin “eş başkanıyım” diye övünmüştü. “Eş Başkan” dediğine göre bir başkan daha vardı: O da tabii ki Filistin halkına kan kusturan İsrail'di.

İşte bu Eş Başkan Tayyip Erdoğan 31 Mayıs 2010'da bir siyasi gösteri daha yapmıştı. Mavi Marmara adlı bir yardım gemisini Gazze'ye gönderdi. İsrail komandoları gemiyi bastılar, 9 kişiyi öldürdüler. Ankara bağırıp, çağırdı, ama olan ölenlere ve ailelerine olmuştu. Ve temel politikalarından İsrail'in öyle yapacağı apaçık belliydi. O insanlar gönüllü olsalar bile göz göre göre ölüme gönderilmişlerdi.

Üç yıl sonra, Mart 2013'de Barack Obama'nın İsrail'i ziyareti sırasında Başbakan Netanyahu Tayyip Erdoğan'ı arayarak Mavi Marmara olayından dolayı özür diledi ve ölenler için tazminat ödeneceğini söyledi. O konuşma esnasında orada bulunan Barack Obama'nın da ahizeyi alarak Tayyip Erdoğan'la konuştuğu sonradan öğrenildi.

Bu olay her ne kadar Tayyip Erdoğan medyası tarafından zafer diye tanıtıldıysa da, o insanları bile bile ölüme göndermiş olanların suçunun üstü örtüldü. Tayyip Erdoğanın olaydaki sorumluluğu söz konusu edilmedi, tersine kendisi muzaffer kumandan ilan edildi.

Oysa ölenlerin yakınları için para mı önemliydi, yoksa kaybettikleri insanlar mı?

Netanyahu ve Obama ile konuşma 22 Mart 2013 günü cereyan ediyordu. 23 Mart'ta TRT “Başbakan Erdoğan Nisan ayında Gazze'ye ve Batı Şeria'ya ziyaretim olabilir dedi” şeklinde bir haber uçurdu. Belli ki, Netanyahu özür dilemeyi kabul ettikten sonra, artık Gazze'ye gitmeme de itiraz etmez” diye aceleci davranılmıştı.

14 Nisan'da aynı TRT Sayın Başbakanın Gazze ziyaretinin tarihinin belli olduğunu, Tayyip Erdoğan'ın “Mayıs ayında Gazze'de olacağız, orada kucaklaşacağız” dediği haberini verdi.

Bir hafta sonra ABD Dışişleri Bakanı John Kerry İstanbul'dayken “Tayyip Erdoğan'ın Gazze ziyaretini zamansız bulduğunu ve geziyi ertelemesinin doğru olacağını” söyledi (21 Nisan 2013).

Vay sen misin böyle diyen: Ertesi gün Bülent Arınç hemen demeci patlattı: “Kimseden izin alacak değiliz, ziyaret tarihine hükümetimiz karar verir. Sayın Kerry'nin açıklaması diplomatik açıdan mahzurlu olmuştur. [Bu babalanma Tayyip Erdoğan muhipleri dışında herkesi güldürdü.] Çünkü biliyorlardı ki, emir büyük yerden olunca, yapılacak bir şey yoktur. Bülent Arınç'ın laflarının yalın dile çevrilmesi ise “Mr. Kerry, neden açıktan söylediniz de, bizi müşkül durumda bıraktınız, bu konuyu kendi aramızda konuşabilirdik. Şimdi muhaliflerimiz diyecek ki, bakın ABD'den izin almadan hareket edemiyorlar.”

Hemen ertesi gün Tayyip Erdoğan da benzer beyanda bulundu ve “Sayın Kerry'nin açıklaması şık olmadı” dedi. Basında “Sayın Başbakanın Gazze'ye 29 Mayıs'da gideceği” ileri sürüldü.

Oysa John Kerry rastgele birisi değildi: ABD Dışişleri Bakanı öyle ulu orta konuşmaz, neyi kapalı kapılar ardında söyleyeceğini, neyi açık deklare edeceğini bilirdi. Kaldı ki, Kerry 2004 Seçimlerinde George Walker Bush karşısında Demokrat Parti'nin Başkan adayıydı. Neyin şık olacağını, neyin olmayacağını tabii ki bilirdi. “Gazze gezisinin ertelenmesi gerekir” derken Tayyip Erdoğan'ı “haddini bil” diye halkı önünde nazikçe istiskal ediyordu.

Tayyip Erdoğan gene tedbirsiz davranmış, Mayıs ayında yapacağı Washington ziyaretini beklememişti.

Beyaz Saray'a gittiğinde Obama ile esas olarak Suriye'yi görüştü, ama konular arasında ABD Başkanı kendisine Gazze'ye hemen gitmekte ısrar etmemesini, İsrail'in rızasını beklemek gerektiğini, ABD'nin bu konuda yardımcı olacağını söyledi. Böylece 29 Mayıs tarihi gündemden kalktı.

Tam o sırada Türkiye'nin gündemine Gazze gezisi değil Taksim Gezisi geldi.

Kimi basın mensubu Gazze'nin Temmuz'a ertelendiğini habermiş gibi verdi. Bu üfürme haber “Biz vazgeçmedik” diye kamuoyunu aldatmak içindi.

Temmuz da geldi geçti, Ağustos da.

Tayyip Erdoğan ABD'yi de içine alan Batı'ya çatar oldu. Mısır'daki darbeyi iç politika malzemesi yapmaya kalkığında Darbenin arkasında İsrail'in olduğunu söyledi. (Oysa Hamas bile böyle dememiş, hatta “biz Mısır'ın iç işlerine karışmayız” demişti.) Tayyip Erdoğan İsrail'i suçlayınca, İsrail'le ABD sert tepki gösterdiler. Başbakan Yardımcılarından Bekir Bozdağ “Sayın Başbakan ABD'nin adını zikretmemişti ki” diye sitem etti.

Yetmedi, Washington'dan gelen fırçaya Tayyip Erdoğan da itirazını dile getirdi. 24 Ağustos'daki Rize nutkunda “üzüldüğünü” ifade etmekle kaldı.

Biz ise ona soruyoruz: “Hangi üzülme Sayın Başbakan. Beyaz Saray sizi apaçık istiskal etti. Hani Orta Doğu'nun kralıydınız, hani dünya lideriydiniz. Hani gidip Filistinlilerle kucaklaşacaktınız, ne oldu?

Hasret ne zaman bitecek, vuslat ne zaman gelecek. Zât-ı âliniz Gazze'ye ne zaman azimet edeceksiniz? Cevap veriniz. Veremiyorsanız ‘İsrail müsaade ettiği zaman’ deyiniz.”