'Merkez', merkezdeki çıkardır

kukla3MHP siyasi yelpazenin neresindeydi, şimdi neresindedir? Değişmiş midir, değişmemiş midir veya değişmekte midir?

Bu gibi sorular, MHP ikinci büyük parti olarak Meclise girdiği günden beri soruluyor. Cevaplar hep “müsbet” oluyor. MHP’nin değişmek istediği, değişmekte olduğu ve hatta değiştiği, hem de iyiye doğru değiştiği yönünde çok parlak fikirler ileri sürülüyor.

Bütün bu sorular soruluyor, MHP’yle ilgili pislikler ortaya çıktıkça daha sık soruluyor ve cevaplar da daha müsbet oluyor. Susurluk’u kurcalıyorsunuz, arkasında bu parti var. Faili meçhul cinayetleri kurcalıyorsunuz, en kalın damar MHP’ye uzanıyor. Her taşın altından MHP çıktıkça, bugünkü iktidar ortağı MHP’nin o MHP olmadığı, olamayacağı, olmaması gerektiği, olmamasının daha iyi olacağı biçiminde yorumlar ve temenniler yoğunlaşıyor.

MHP de nihayet bir partidir ve ideolojik bağlantılar kurduğu bir seçmeni bulunmaktadır. O da doğal olarak, değişiyorsun ve değiştin gibi yorumlara ve derin siyasal analizlere, “Hayır ben hiç değişmedim ve değişmem” gibi yanıtlar yetiştirmeye çalışıyor. Ama yetişemiyor, dışardan yapılan yorumlar ağır basıyor ve MHP’nin değiştiğine dair kanaat egemen oluyor.

MHP niçin değişsin ve nihayet merkeze gelebilmesi için değişmesi niçin gerekli olsun? MHP’den önce merkezde olan ve hala orda olduğu savında olan partilerin MHP’den nesi eksik? Bugün DYP’de, ANAP’da, DSP’de siyaset yapan pek çok siyasetçi, MHP’nin paramiliter bir sokak gücü olarak kullanıldığı dönemde bu partinin çeşitli kademelerinde görev yapan ve işlediği bunca siyasal cinayetin sorumluluğunu sırtında taşıyan siyasetçiler değil mi? Nereye elini atsan MHP’li var.
Korkusunu dindirmek için MHP’nin değiştiğini kendi kendine telkin eden ve böylece faşizmin bir tehlike olmaktan çıktığına kendini inandırıp rahatlayan mebzul miktarda ulemanın varlığı, solda da bazı kafaları karıştıyor ve onlar da “dünyanın değişmesi”nin doğal bir sonucu olarak MHP’nin de değiştiğini savunuyorlar. Tabii solun tahlilleri daha “derin” ve daha “sınıfsal” oluyor. Avrupa Birliği ve küreselleşme analizlerine dayanıyor. Dünyanın “zorunlu demokratikleşmesi”nden besleniyor ve MHP’nin değişmediğinden dem vuranlara da haddini bildiriyor.

Oysa bu kadar dolambaçlı akıl yürütmeler daima kafa karıştırır. Kafa karışıklığından uzak durmak için konuyu sadeleştirmek, hayatın gerçekliğine indirgemek yeterlidir.

Siyasetin “merkez”i neresidir? Bu “merkez” tanımlarında bir ideolojik aldatmaca var mıdır? Merkez neye göre, kim tarafından belirlenmektedir? Değişmez midir?

“Merkez”in bir ideolojik hegemonya oluşturduğu, belli bir durumda kolayca tanımlanmasından ve tanımın kolay kabul görmesinden bellidir. Bin bir türlü farklı çıkar ve bir o kadar çok ve değişik beklentiyi ancak “genel” doğru olan şey birleştirebilir ve zaten sınıfsal ideolojik hegemonya denilen şey de bundan başka nedir ki? Demek ki siyasette “merkez” denilen yer, merkezde yer alan çıkardan başka bir şey değildir.

Merkezde yer alan çıkar ve buna bağlı olarak siyasetin merkezi, toplumsal dengeleri aksi yönde değiştirebilen önemli gelişmeler olmadıkça yerinde kalır. Türkiye’de siyasetin merkezini tekelci sermayenin çıkarları oluşturmaktadır. Tekelci sermayenin çıkarlarının savunulması siyasetin merkezinin başlıca işlevini oluşturur ve bunu hangi siyasi partinin temsil edeceğine karar verme durumunda olan da, tekelci sermayenin kendisidir. Tekelci sermayenin bugün MHP’ye ihtiyacı varsa, yani büyük sermayenin siyasal gereksinmelerini karşılayan özellikler MHP’de bulunuyorsa, MHP merkeze doğru geliyor, ama değişmeden geliyor demektir. Değişmesine gerek yoktur, çünkü ihtiyaç ondaki özelliklere duyulmaktadır. Bu açıdan bakalım: tekelci sermayenin MHP gibi bir partiye gereksinmesi var mıdır, varsa nedendir?

Avrupa Birliği tam üyesi olacak düzeye gelebilmesi için Türkiye’nin geçirmesi gerektiği “dönüşüm”ler üzerine kafa yoranlar şunu kolayca görebiliyorlar: Bu “dönüşüm”ün ağır bir “sosyal maliyet”i var ve bunu toplumun, başta işçi ve emekçiler olmak üzere, değişik kesimleri ödeyeceklerdir. Ödemeye başlamışlardır. Bu dönüşümün sosyal maliyetinin ödettirilebilmesi, merkezi otoriter bir siyaseti kaçınılmaz kılmaktadır. Bu siyasetin kotarılması 28 Şubattan bu yana, başlamış ve gelişmektedir. MHP merkezi otoriter bir siyasetin örülmesinde ihtiyaç duyulan özellikleri taşıyan bir partidir.

Ama bütün bunların, derin veya sığ, açık veya gizli devlet her ne ise, onun çizdiği ve meşruiyeti de bu olan sınırlar içinde yerine getirilmesi gemektedir. Bu konuda MHP üzerinde bazı rezervler hala bulunmaktadır. Bu partinin etekleri en kirli ekonomik ilişkilerin, tepesi de siyaset dolayımlı olarak aynı ilişkilerin içindedir. Devlet böyle görmüş ve söylemiştir. MHP, kendisinden buna rağmen ne beklendiğini iyi anlamıştır ve o özelliklerinden arınmayacağını zaten söylemektedir. MHP’ye “faşist” denilmesi bu özellikleri nedeniyledir. O özellikleri olmasa MHP kimsenin işine yaramayacaktır.
Diğer ilişkilerine gelince. Devlete entegre oldukça zaten o ilişkilere gerek kalmadığını, dert “para” ise eğer, bunun devlette daha çok olduğunu MHP görmemekte midir? Depremin açtığı “pazar”dan en büyük payı yağdan kıl çeker gibi koparıp taraftarlarına aktarabildikten sonra MHP enayi midir ki değişsin?

Sol, faşizm lafına da kafayı fazla takmamalı. Dedik ya, her yer MHP’li. Hele bir de bakışlarınızı devlet bürokrasisine çevirdiğinizde göreceksiniz ki, çoğu MHP’li. Hem ANAP, DYP, hatta DSP’nin nesi MHP’den eksiktir ki, MHP yapacak da, onlar yapamayacak ya da MHP onlarsız yapabilecek?

Sorun demokratikleşmeyse, işte meydan! Bu kadar basittir sorun.

MHP, AB’ye doğru ilerlerken lazım. AB’ye de zaten, sen ben değil, Türkiye’deki merkez çıkarları lazım.