Ulusallık

Bir “Kürt Ulusal Kongresi”nin yapılacağı haberini okuduğumda içim cız etti. Cız etti, çünkü bu adlandırmadaki “ulusal” sözcüğü, Kürtlerin onlarca yıldır ölüm kalım koşullarında ihtiyaç duydukları desteği kardeş halklardan çok birbirlerinde ve komşu ülkelerin Kürt halkları olarak kendi kavimlerinde aramak zorunda bırakıldıklarını gösteriyor. Hem bunu gösteriyor, hem de bu yıl tam tamına yüzüncü yılını dolduran ve 1 Haziran'da 24’üncüsü toplanan “Arap Ulusal Kongresi”ni çağrıştırıyor.

Kürtlerin kongresi için kullanılan “ulusal” sıfatı Kürt sorununun görülebilir gelecekte yönelebileceği iki “çözüm”den birinin, ulus ağırlıklı “çözüm”ün güçlü belirtilerinden biri. Diğer çözüm yolu ise, içinde yer aldıkları toplumların köklü bir biçimde demokratikleşmesi anlamında, haklar ve özgürlükler seçeneğidir. Türkiye dışındaki üç ülkede bu ikinci seçeneğin şansı şu an sıfıra çok yakın duruyor. Türkiye'de ise çözüm süreci bu seçeneğe yönelir gibi başlamıştı, ama arkasının geldiği söylenemez. Ve şimdi ufukta beliren “Ulusal” sıfatlı kongre ile birinci seçenek varlık gösteriyor, en azından istişare düzleminde.

Gerçek şu ki, Kürtleri bu arayışa Ortadoğu toplumları ve halkları olarak bizler ittik. Türkiye'de nüfusun büyük bölümüne “Halepçe” deseniz, “o da neymiş, yenir mi içilir mi?” diye sorar karşınızdaki. ABD yönetimi Irak'ta Halepçe canisini devirdi, ama tıpkı tecavüzcüden kurtardığı kadını “himayesine” alan simsarların kurtarıcılığına benzedi yaptığı iş. Türkiye, Irak, Suriye, İran gibi bölge devletlerinin Kürt politikaları da, boyut farkıyla, büyük emperyallerin politikalarından farklı değil.

Türkiye solunda ise 1960'lı yılların ikinci yarısında ve 70'lerde en çok tartışılmış meselelerden biridir Kürt meselesi. Gelgelelim, konunun en çok tartışılanlar listesine girebilmesi için Kürt sosyalistlerinin DDKD ve DDKO gibi ayrı dernekler kurmaları gerekmişti, özgül sorunları yeterince fark edilmeyen her sosyal kesim gibi. Ardından Türkiye İşçi Partisi (dikkat, İP değil, TİP) 12 Mart darbe yönetimi tarafından Kürt sorunuyla ilgilendiği için kapatıldı. Devlet Kürt varlığını ve haklarını inkâra her koşulda devam etmekten başka yol bilmeyecek kadar çapsız ve militaristti. Sol ise, stratejisi itibariyle, her tür ayrımcılık sorununu sınıf mücadelesine endekslemiş, yani devrim sonrasına ertelemişti.

Sonrası biliniyor: Kürtler ölümüne bir mücadeleye giriştiler ve otuz yılın sonunda kararlılıklarını artık kimsenin yadsıyamayacağı bir açıklıkla gösterdiler. Sonuçta devlet zora dayalı asimilasyona bir havuç politikası eklemek gereğini hissetti. Öyle görünüyor ki, “çözüm”den anlamak istedikleri budur.

Evet, Kürt meselesi Marksist muhalefette en çok tartışılmış meselelerden biridir ve Kürt özgürlük hareketi ihtiyaç duyduğu birlik ve dayanışmayı Türkiye solunda ve halkında aramaktan hiç vazgeçmemiştir. Bırakalım öncesini, şu son yirmi küsur yıla baktığımızda, ortak bir parti, ortak bir barış oluşumu, “Halkların Demokratik Kongresi” gibi ortak hareketler yaratmak yönünde yığınla girişim görürüz. Bu girişimlerin büyük çoğunluğunun kökeninde Kürt özgürlük hareketinden gelenler vardır. Türkiye solunun ve aydınlarının büyük bir bölümü bu çabalara derece derece uzak durmayı seçti. Çoğu kez, “Türkiye'nin demokratikleşmesi” başlığı altında, yumuşatılmış bir asimilasyonun dilini kullanarak yol aldı ve Kürt sorununu gündeminin ilk maddesine dönüştürmekten her zaman kaçındı.

Bunun farklı nedenlerinden söz edilebilir: Kürtlerin barışçı girişimlerin taktikten ibaret olduğu kuşkusu, silahlı bir hareketin dümen suyuna girme kaygısı, devletin kuş uçurmaz baskıları karşısında duyulan bilinçli ya da bilinçsiz korkular vb. Bugün hâlâ, partisel çalışmaya hayır demeyenlerin BDP'ye katılmak yerine bölük pörçük sol partiler halinde çalışması, Kürt özgürlük hareketini Kürtlük (“Ulusal”lık) çerçevesine doğru iten nedenlerden biridir bence. Boyu posu kendisi kadar olan bir neden denebilir, ama yine de nedenlerden biridir. Oysa, ne Kürt sorununda ne de genel demokratikleşme meselesinde çoktandır 80'li yılların koşullarında değiliz. Mücadele silahlı mı olsun silahsız mı, köylülerle mi olsun işçi sınıfıyla mı gibi stratejik devrim kararları değil bizi bekleyen. Önümüzde verili bir durum var: Çoktan başlamış bir silahlı mücadelenin barışa ulaştırılması ve gerçek bir halk hareketinin demokratik talepleri için mücadele gereğiyle karşı karşıyayız. Kürt hareketinin deklare edilmiş ana talepleri gerçekte temel hak ve özgürlükler çerçevesini aşmıyor. Zaman zaman ortaya çıkan özerklik ve benzeri formüller, söz konusu taleplerin karşılanması umudu ufukta görünmediği için çıkıyor ortaya. Kürtler Türkiye halkından ve devletinden umutlarını kestikleri ölçüde kendi başlarının çaresine bakacakları statü seçeneklerine yöneliyorlar. “Kürt Ulusal Kongresi” bunun en açık göstergelerinden biri.

Kişisel olarak, BDP'nin ve seleflerinin tüm Türkiye halkları ve okuryazarlarıyla birlikte davranma girişimlerinin taktik niteliğinde olduğu kanısında değilim. Bugün gelinen, “Ulusal” sıfatının devreye girdiği aşamada da bunun bir ulus devlet kurma hareketi olmadığı açıklaması bana taktik amaçlı gibi görünmüyor. Bunu söylerken, bırakınız Erbil kongresinin bileşenlerini, Türkiye Kürt özgürlük hareketinin de türdeş olmadığını unutmuş değilim. Farklı örgüt ve çevrelerin gönlünde, federasyondan özerkliğe ya da ayrılığa kadar giden farklı çözümlerin yattığı da biliniyor. Ancak, Kürtlerin özellikle Türkiye'de tüm halklarla iç içe yaşadığı gerçeği dikkate alınırsa, aynı potada demokratikleşme hedefinin ilkeden ya da bir göz boyamadan ibaret olmayıp gerçeklik temeline dayandığı da ortaya çıkar.

Türkiye devleti bütün bu gerçeklikleri bazen dile getirse bile kabul edip gereğini yerine getirmekte alabildiğine zorlanıyor. “Muhalefet” dedikleri, BDP'yi saymazsak, bu bapta devletin ayrılmaz bir parçası. Ben bu yazıyı yazarken, meclis Anayasa Komisyonu'nda, Taraf gazetesinin nefis manşetiyle söylersek, “CHP ve MHP'nin kart kurt ettiği” haberi geliyor. AKP Kürt hareketini yeterince dışlamıyormuş gibi, bu iki “muhalefet” partisi gerçekleri bal gibi bildikleri halde demagojik bir ulusalcılığın peşinde 12 Eylülcülük yapıyorlar. Tam bir kısır döngü içindeler: Onların bölünme korkusuyla takındıkları bu tavırlar Kürtleri daha da uzaklaştırıyor. Ama oy hesapları tıpkı AKP gibi onların da bütün ahlaki ufuklarını kaplıyor. Bir gün Bağdat'tan dönmesi kaçınılmaz hesaplar oysa onlar.

Özet olarak, Kürt özgürlük hareketi eğer 1980'lerde “Marksist-Leninist” bir halk hareketi olmakla işe başlayıp, bugün teknik olarak 'uluslararası' denmesi beklenebilecek bir toplantıyı “ulusal” sıfatıyla nitelemeye kadar geldiyse, bunda Türkiye devletinin, “muhalefet”inin ve toplumunun, hatta demokrat ve solcularının her adımda geri geri giden tavırlarıyla oynadıkları olumsuz rolün payı büyük. Bu tür tavırlar Kürtleri her zaman bir B planı olarak özerk ya da bağımsız yapılar düşünmeye itti. Kürtlerdeki her “ulusal”laşmanın bu tarafta bir ufuk darlığına ya da daralmasına işaret oluşturduğu duygusu korkarım içimizi cız ettirmeye devam edecek. Gezi gibi büyük tarihsel uğraklar geride kalırsa tabii.