Mücadele ve sanat

Sosyalist Hareket ve yükselen toplumsal muhalefetler, siyaset pratiklerinin yol ve yöntemlerini oluştururken kültür ve sanat cephesinden eylemselliği estetik ve sanatsal planda yansıtan ve destekleyen yapıtlar talep eder. Bu talep emirle veya ricayla olan bir şey değildir. Sanatçının toplumsal mücadeleye müdahil olma iradesidir. Devrimlerin arifesinde ve akabinde bu talep sanatçıların motivasyon unsuru olduğu kadar, enerjilerini ve yaratıcı potansiyellerini de açığa çıkartmıştır. Sovyet devrimi sürecinde tiyatro, sinema, edebiyat ve resim alanında bunun en etkin örnekleri verilmiş, sanat dünyasında birçok yeniliğe de öncülük edilmiştir.

Tersi durumda yani toplumsal muhalefetin baskılandığı ve şiddet uygulanıp yeraltına itildiği durumlarda da kültür ve sanat cephesi, mücadeleye katılma, gerçekliği yansıtma anlamında sanatın değişik biçimleriyle katkı yapmıştır. Sanat insanı, savaşan ve direnen kitlelere omuzdaş olmuş, yoldaşlık etmiş, baskılara karşı durmada, korkuyu yenmede önemli işlevler görmüştür. Toplumsal altüst oluşlar büyük sanatsal atılımların da ebesi olmuştur. Egemen sınıflar tarafından kendi çıkarlarını toplumun çıkarları olarak gösterebilmek için bu ebelik, 'Devletin İdeolojik Aygıtları' ile yönlendirilmeye ve baskılanmaya çalışılır. Sanatın bütün dallarında ABD ve Avrupa merkezli, savaşların kıyıcılığı ve yıkıcılığını egemen sınıfların çıkarları ile değil bireylerin hırslarıyla açıklamaya çalışan ve sınıf eksenli bakışın pas geçildiği ya da özellikle saptırıldığı roman, tiyatro, sinema eserleri ve sanat akımları desteklenmiş, yaygınlaştırılmıştır. Türkiye de bundan etkilenmiş, payına düşeni almıştır.

Sanatçılar, Türkiye sosyalist hareketi içinde ya faal üye olmuşlar ya da söz ve tavırlarıyla hareketin safında yer almışlardır. Eserleriyle de Türkiye gerçekliğini, emek-sermaye kavgasında emeğin yanında yer alarak yorumlamış ve yansıtmışlardır. Karşılığında öldürülmüş, uzun sürgünlükler yaşamış, hapsedilmiş, işkencelere muhatap olmuş, eserleri yasaklanmış yine de mücadeleden geri kalmamışlardır. Günümüze temel teşkil eden 1950, 1960 ve 1970'li yılların sanat üretimleri; geçmişi okumada, geleceği öngörmede, doğrusuyla eğrisiyle bizlere rehber olacaktı r.

Açılım ve Saçılım

2010 yılı başlarında Başbakan, “demokratik açılım” diye nitelendirilen toplantılarda “sanatçı”ları da dinledi. Önce müzisyenleri sonra sinemacıları. Bu toplantılara çoğunlukla magazin malzemesi olanlarla, ilgili olduğu sanatın bir kısım icracıları katıldı. Bilerek ya da bilmeyerek alet oldukları amaç, toplum nezdinde sanat ve sanatçı kavramının içinin boşaltılması ve itibarsızlaştırılmasıydı. Katılımcıların hemen hemen hepsi magazin dünyasının içinden ya da ucundan bucağındandı.Demet Akalın, Alişan, Seda Sayan, Nihat Doğan vs.'yi sanatçı kategorisine dahil etmek ne menem bir şeydir? Veya Necati Şaşmaz, Sibel Turnagöl, Mehmet Ali Erbil vs.ye mi sinema sanatçısı diyecektik?

2010 yılı başlarında “Sanatçı”larla açılımlar yapılırken Türkiye'de başka neler oluyordu?

2009 Aralık ve 2010'un ilk aylarında bir dizi KCK operasyonu ile birçok Kürt siyasetçi gözaltına alındı ve ilerleyen günlerde tutuklanıp cezaevine gönderildi. Aynı günlerde İçişleri Bakanı Beşir Atalay mecliste AKP'nin Kürt açılımı üzerine konuşma yaptı. Bazı kesimlerde hayâl kırıklığı yaratan konuşmasında hükümet adına elle tutulur bir öneri getirilmez, açılım laflarıyla umut pompalanırken Kürt hareketinin birçok temsilcisinin tutuklanması dikkat çekiciydi.

2010 Ocak ayının akıllarda en çok yer eden olayı, son 30 yılın en büyük işçi direnişine imza atan TEKEL işçilerinin 78 gün sürecek olan büyük mücadelesi oldu. Türkiye'nin dört bir yanından gelen binlerce Tekel işçisi AKP'nin British American Tobacco (BAT)'a sattığı Tekel fabrikalarından toplam 8247 işçinin işten çıkarılması üzerine Türkiye tarihine geçecek bir mücadele başlattılar. Ankara'nın ortasına kurulan çadırlarda kalan işçilere birçok sosyalist örgüt, aydın ve Ankara halkı destek verdi. Aynı günlerde büyük tartışmalara sebep olan AKP'nin Kürt açılımına en güzel cevap yine aynı çadırlarda kalan Türk-Kürt tüm Tekel işçilerinin ortak mücadelesinden gelmiş oldu.

Açılımlar toplumsal olayları karartma maksatlı olduğu gibi anayasada istedikleri yönde yapacakları değişikliklerin de kamuşajı için kullanıldı. “Yetmez Ama Evet” tribününde oturanlardan açılımcı “sanatçı”lar da “demokrat” Erdoğ an'ın faullu maçında amigoluk yaptılar.

İşçi sınıfı ve geniş halk kesimlerinin örgütlenme ve siyaset yapma hakkının büyük ölçüde gasp edildiği baskı ve yasakların meşrulaştırıldığı 12 Eylül Anayasası değişikliği için 12 Eylül 2010'da yapılan referandumda evet oyu yüzde 58, hayır oyu yüzde 42 oldu. “Biz bugün ne yapıyorsak 12 Eylül referandumundan aldığımız güçle yapıyoruz.” diyen Bülent Arınç destek olanlara teşekkürü de unutmuyordu.

Egemen sınıflar, 1980 12 Eylül darbesi ile o güne kadar yaratılan toplumsal muhalefeti bastırıp, “bugüne kadar biz ağladık, bundan sonra siz ağlayın” diyerek yeni bir sayfa açtılar. Önceki sayfalardan daha baskıcı, daha kıyıcı, daha uzun süreli olmuştur. 1970 sonları ve 1980 başlarında ekonomik krizi atlatmak için 24 Ocak kararları ile ülkeyi neo-liberalizmin “şefkatli ellerine” teslim ederler. Devletin işleyişini, ekonomiye ve topluma müdahalesini yeniden biçimlendiren politika ve yönetim anlayışı IMF'nin direktifleriyle “geniş vizyonlu” Turgut Özal'a teslim edilir. Akabinde apoletleri özgürlükçülükle parlatılmış Özal, darbecilerin kurduğu hükümette yer alarak liberallerin önde gideni olur. O günlerde Özal'ı yere göğe sığdıramayanlar bugün onun yerine Erdoğan'ı ikâme ettiler.

Otoriter yönetim anlayışını şahsında temsil eden Erdoğan, yüzde 58'den aldığı güçle, öfkeli ve buyurgan üslubuyla kitleler ve kurumlar üzerinde etkisini fazlasıyla hissettirmeye başladı. Sanatçılar ve sanat kurumları da bu bağırış ve çığırıştan nasibini aldı.

Sanat eserini alımlama ve anlama, “böyle sanatın içine tüküreyim” düzeyinde olan otorite, "... Hasan Harakani'nin türbesinin hemen yanı başında bir ucube oraya koymuşlar. Bir garip bir şey dikmişler..." (Kars-08 Ocak 2011) tez yıkıla(!) diye buyurdu. Buyruklarıyla dünya âleme nizamat vermeye kalkan Erdoğan'ın yaygınlaştırmaya çalıştığı iklimden etkilenip kendisini de ayar verici pozisyonda gören kişi ve kurumlar, inkârcı, baskıcı, dinci söylemlerle kültür, sanat, tarih vb. konularda muhafazakâr kuşatmayı sağlamaya çalışıyorlar.

o Heykeller ucube diye nitelenerek yıktırılıyor (put kırıcılığından mülhem).

o Fazıl Say'ın retweetine dava açılıyor (O.Pamuk ve H.Dink davalarının farklı uygulaması).

o Emek Sineması yıkımı protestolarına karşı polis şiddeti uygulanıyor (Gezi Parkı'nın habercisi).

o AKM restorasyon için kapatılıyor (barok bir opera binası yapılacağı kandırmacası).

o Edebiyat eserleri sakıncalı bulunup yasaklanı yor. (Şeker Portakalı, Fareler ve İnsanlar).

o 'Kayıp eserlerin ihyâsı' adı verilerek artık olmayan yapılar Boğaziçi'ndeki imar yasağını delmek amacıyla ayağa kaldırılıyor. (Bir örneği Topçu kışlası)

o TV dizilerine müdahil olunuyor (ecdâdımıza laf söyletmeyiz).

o Konserler, oyunlar yasaklanıyor, Müzisyenlere, Tiyatroculara hapis cezaları veriliyor.

o İBB Şehir Tiyatroları repertuarını belirleme yetkisi yeni yönetmelikle bürokratlara veriliyor. (Başbakan, “Hem parayı bizden alacaksın, hem yönetmeliğe gelince biz karışmayalım, yok ya!” der.)

o Gezi Parkı Direnişinde bulunan dizi oyuncuları, tiyatrocular, sinemacılar yüz kızartıcı suçlardan teşhir ediliyor, vergi denetimine tabi tutuluyor.

o Nü resimler indirilip ters çevriliyor.

o Anıt eserler ve müzeler camiye çevriliyor. (Trabzon Ayasofya Müzesi)

o Mona Lisa'nın göğüs çatalı mozaikleniyor.

o Diziler yayından kaldırılıyor.

Geziden sonra başlatılan sürek avında, geziye katılan, destek olan, onaylayanlar gözaltı, tutuklama ve incelemeler ile baskı altına alınıyor. Bundan sonra olacak protesto eylemlerine katılacaklara gözdağı vermek amaçlanıyor. Sanat etkinlikleri ve medya dünyasında yaygınlaşan otosansür “üstten üste” kendini hissettiriyor. Gittikçe yaygınlaşan kültür ve sanata etkinliklerinin engellenmesi, denetim altına alınması ve muhafazakâr dayatmalar toplumun geniş kesimlerince sıradan kabul edilip kanıksanması tehlikesini taşıyor.

Ne yapmalı?

Gezi Direnişi ile başlayan muhalefet hareketi, kültür ve sanat cephesinde, muhafazakâr, dinci saldırılara karşı yaratılabilecek olanakların neler olabileceğini saptamada rehber olabilir. Çünkü direniş (veya ayaklanma veya isyan) sırasında özellikle eylemsellik içinde (veya eylemselliğin dayatması ile) müzik, tiyatro, sinema, video, resim ve mizah kollarında yaratılan sanatsal mücadele pratiklerinin önümüze koyduğu bir 'külliyat' ve deneyim bulunuyor. Kitlesellik içinde asıl dikkat çekenler, yazılama yapan, şarkı söyleyen, oynayan, mizah yapan, duran (adam), gitar çalan, kitap okuyan, piyano çalanlardı. Yaptıkları bütün sanatsal ve edebi pratikler aslında hayatın her alanında her an yapı lması gerekenlerdi. Yeni sanat ve kültür pratiklerinin yeni biçim ve yeni bir dille devam ettirilmesine ihtiyaç vardır.

"Her yer Taksim her yer direniş" sloganları hayatın her alanında stadyumda, meydanlarda, sokakta haykırılıyorsa, bu ruhu estetik normları içinde sanata ikâme etme görevi sanatçıların önünde duruyor.

Bir tarafıyla mülksüzleş(tiril)meye, yoksullaş( tırıl)maya başkaldırı olan bu isyanda, emeksermaye arasındaki kavgada nerede duracağımızı da unutmadan sinemamızı, tiyatromuzu, müziğ imizi, edebiyatımızı ve bütün sanat etkinliklerini emekten yana konumlandırmalıyız. Toplumsal mücadele bunu talep ediyor.