Ergenekon davası

Bu işe memur edilmiş özel yetkili bir mahkemede (Silivri) 5 yıldır sürmekte olan 275 sanıklı “Ergenekon Dava”sında yargılama nihayet sonuçlandı. 13 sanık idam muadili ağırlaştırılmış müebbet, 6 sanık müebbet, 235 sanık da 10 yıl ile 100 yıl arasında değişen ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Dosya Yargıtay'a gitti.

Ergenekon davası sanıklarına verilen cezalar açıklanabilir cezalar değildir. Akıl ve mantık bu cezaları kabul etmez. Ergenekon davası'nda verilen cezaları benzerleri ile kıyaslamak da mümkün değildir. Dünyanın pek çok ülkesinde “askeri darbecilere” idam veya ömür boyu hapis gibi cezalar verilmemiş değildir. Verilmiştir ama darbe yapanlara verilmiştir, “aklından darbe geçirenlere”, “olsa ne iyi olur” diyenlere değil. Türkiye'de ise yapılan tam tersidir. Darbeciler veya muhtıracılar önünde her zaman secdeye varmış olan Türk devlet ve siyaseti, AKP devleti zamanında, darbe niyetlisi generalleri ve darbe veya muhtıra özlemcisi olan sivilleri cezalandırmıştır.

Gerçek değil niyet cezalandırılmak istendiği için, bıraksan birbirini boğazlayacak pek çok kişi yakıştırma bir örgüt havuzunun içine atılmış, adına da herhangi bir sivri zekalıdan mülhem, “Ergenekon!” denilmiştir. Aptal olmayan herkes daha baştan anlamıştır ki; Ergenekon Davası, siyasi mahfillerde planlanmış bir “tasfiye” davası idi. Planı yapanlar güzel yapmıştı ama sonuçta amaçlanan bu tasfiye polis-savcı-yargıç üçgeni içinde uygulanacaktı ve bunlar da insandı. İnfazcılar da insandı ama, tümü de liyakatsız, tecrübesiz, devşirme idi. Davayı kılıfına uyduramadılar, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Acemilikler yaptılar. Yapılan işin şekil yönünden dahi ciddiyeti kalmadı.

“Bağımsız ve adil yargılama imiş”! “Hükümet yargıya müdahale mi etsinmiş?” AKP'liler Silivri'de yaşanan hukuk sefaletini ve siyasi rezaleti her eleştirene bunu dediler. Haklıydılar. Yargı hükümetin amaçlarını benimseyip üstlenmişse müdahaleye ne gerek var? Adil yargılama denilen şey nihayetinde, uygun kanunlar kadar “vicdan” denilen toplumsal bir sorumluluğu da gerekli kılardı. Oysa Türkiye'nin polis-savcı-yargıç zincirinde çalışanlar en yetkili bir ağızdan, 1998-1999 adli yılı açılışında dönemin Yargıtay 1. Başkanı Mehmet Uygun tarafından, “Vicdanı ile cüzdanı arasına sıkışıp kalmışlar” diye tanımlanmıştı. Ergenekon Davası'nın cüzdanı da AKP idi, vicdanı da.

“Bekleyin, yargı süreci henüz bitmedi, Yargıtay var” deniyor ya, boş laftır. Özel yetkili mahkeme işini bilir de Yargıtay bilmez mi? Diyelim bilemez. Resmi görevi TBMM Başkanlığı olan Cemil Çiçek Yargıtay'a nasıl bir karar vermesi gerektiğini, daha dosya oraya intikal bile etmemişken söyledi: “Yargıtay Ergenekon Davası'nı aynen onaylarsa daha önce Anayasa Mahkemesinin AKP hakkında 'irticai faaliyetlerin odak noktası olmak'tan vermiş bulunduğu mahkümiyet kararı çöker.”

Öyle. Ya adalet çökecek, ya da AKP.

Bu dava bir kan davasına dönüşür mü? Şu anlama da geldiği için büsbütün yersiz bir soru sayılmamalıdır: “AKP sonrası siyasal düzene barışçıl geçiş mümkün müdür?”

Bu noktaya bakalım: Sanıklar, biri eski genelkurmay başkanı olmak üzere kuvvet komutanları, muvazzaf ve emekli general ve amiraller ve subaylardı. Davanın sivil sanıkları ise rektörler, ünlü yazar ve gazeteciler, milletvekilleri ve bazı siyasilerdi. AKP hükümetini devirmek amacıyla “Ergenekon” adlı bir örgüt kurmakla ve darbe planlamakla suçlanmışlardı.

Mümkün değil, inandırıcı değil, en tehlikelisi de, komik bile değil! Türkiye'de bundan önceki her askeri darbe amaçlı örgütlenmenin, TSK içinde olduğundan daha geniş bir sivil siyasi tabana sahip oldukları bilinir. Hatta belki bu darbelerden bazılarının sivil tabanı Türkiye'de çoğunluğu teşkil eder. Ergenekon Davası'nı tezgâhlayanlar da bu klasik darbe şemasına uygun düşsün diye rektör, yazar, gazeteci, siyasetçi gibi bir çok ünlüyü hiçbir somut kanıt ve hatta gerekçe bile göstermeden davaya katmış, uyduruk Ergenekon örgütüne bağlamışlardır. Ne ilişkisi vardır mesela, Doğu Perinçek'in, Yalçın Küçük'ün, İlhan Selçuk'un ya da Merdan Yanardağ'ın Ergenekon'la? Belki içlerinden bir çoğunun, “Ordu AKP'ye haddini bildirse ne iyi olur” gibisinden özlemleri olmuştur ama buna darbecilik denmez, “görüş”, “düşünce” veya “temenni” denir. Üstelik gizli saklısı da yoktur bunların. Yazılıp çizilmiş, televizyonlarda bin kez dile getirilmiş görüşlerdir hepsi. Zaten bugün Türkiye'de, Mustafa Balbay ya da Tuncay Özkan gibi, “Tayyip Erdoğan devrilsin ve yargılansın da kim nasıl devirirse devirsin” diye düşünenlerin sayısı en az 30 milyona ulaşmıştır ve başbakanın her konuşmasından sonra bu sayıya en az yüz bin kişi daha eklenmektedir.

Ergenekon davası sanıklarının oluşturduğu genel fotoğrafa zorlamayla da olsa ortak bir niyet yakıştırmak illa gerekiyorsa, bu da ancak hükümetin “bazı işleri yapmasını engellemeye çalışmak” olabilir. İddianamede ve karar gerekçesinde böyle bir “suç”tan zaten bahsedilmektedir. Bunun neresi suçtur? Muhalefet etmek bu demektir zaten. Her istediğini engelsiz yapabilen iktidar istemek faşizmdir ve sıradan bir demokraside bile faşizm istemek suçtur. Ergenekon sanıkları kim, muhalefet ne? Yüksek rütbeli asker sanıkların, generallerin ve amirallerin hükümete “yapmak istemediği şeyleri yaptırmak istemesi”nden söz edilebilir belki ama bu da 12 Eylül'ün faşizan anayasasında suç sayılmamıştır. Ne suçu, aksine askerlerin görevi sayılmıştır. “Vesayet” dediğimiz şey budur ve kanunlara uygundur. Asker sanıklar da zaten yaptıklarını, yapmasaydım suç işlemiş olurdum diyerek savunmuşlardır. “Değiştir anayasayı, yapsınlar askerler 28 Şubat gibi taşkınlıkları, sen de yargıla, cezalandır!” denilebilir belki ama kanunlar da geriye işlemez.

Neresinden bakılırsa bakılsın, Ergenekon Davası, planlanmış bir davadır, NATO içlerinde konuşulmuş, AKP'nin eline verilmiş, o da uygulamıştır. Dava boyunca ABD'nin ve AB'nin istikrarlı olarak AKP'nin arkasında durmaları, davaya ortaklıklarından dolayıdır.

Ergenekon Davası hakkında kamuoyunda büyük bir yanılgı yaşanmamıştır. Hükümetin bu yönde cılgını çıkarıncaya kadar kullandığı sağlı sollu “liberaller”in, “AKP derin devleti temizliyor” palavrasına, Türk devletini herkes zaten yeterince tanıdığı için aldanan pek çıkmamıştır. Hükümet tek bir kere sözünü etmediği halde bunlar Ergenekon Davası'nın bir “Gladio davası” olduğunu ballandıra ballandıra yaydılar. Kişiliklerini ve kimliklerini al istediğin gibi kullan diyerek AKP'nin ayaklarının altına serdiler. Hakkını yemeyelim, AKP de bu “Yetmez ama evetçi” sefilliği hakkıyla ve tepe tepe kullandı. Bir NATO ordusu olan Türk Ordusu'nun içindeki “Gladio”yu temizledi! Askeri vesayet de –sanki ordan geliyormuş gibi– sona erdi!! Bu boş laflara AKP'nin tabanı bile hiç inanmadı. Nerede bir asker görse hizaya girmeye devam etti. Bir bayrak, bir Atatürk portresi ve bir asker gölgesi bugün bile AKP'li grupların yüreğini ağzına getirmeye devam ediyor.

Gladio Türk ordusu içinde bir kanser tümörü değildi ki tek bir operasyonla temizlensin. Söz konusu olan Türk ordusu ise, orduyu lağvetmeden, mevcudunu sıfıra indirmeden Gladio mu temizlenir miş? NATO ordularının içindeki Gladio türü örgütlenmeler bu devletlere hayatiyet sağlayan vazgeçilmez organlar niteliğindedir. Bu gibi örgütlenmeler –organlar– olmadan NATO ordusu olunamaz. Gladio tipi askeri örgütlenmelerin medyada, üniversitelerde, sivil toplum örgütlerinde, hatta siyasi partilerin içinde bile sivil uzantıları vardır. Hele Türkiye için bakıldığında ve MİT ile birlikte düşünüldüğünde, Gladio örgütlenmesini karşınızda Türk devletinin organik bir bileşeni olarak bulursunuz. Hiç kuşkunuz olmasın, Recep Tayyip Erdoğan da bu Gladio dediğiniz örgütlenmenin içindedir. Türk devletinin bu tip örgütlenmeler bakımından dünyanın en tecrübeli ve başarılı devletlerinden biri olduğunu da unutmamak gerekir. Sözgelimi, Rauf Denktaş bu Türk Gladio'sunun bir organının (MMT) üyesiydi. Doğu Perinçek, Denktaş ile “Talat Paşa Komitesi” kurdu diye Engenekoncu mu sayılacaktır?! Böyle ise eğer, Türkiye'de Ergenekoncu olmayan kaç kişi vardı r?

Ergenekon Davası ile birlikte bu Gladio'dan, ya da derin devletten kurtulduk öyle mi? Siyasetin üzerinden askeri vesayet kalktı öyle mi? Bir bakın Suriye sınırlarımızda olup bitene. MİT orada, CİA orada, NATO istihbaratı orada. Dışişleri Bakanımız Davutoğlu ve adamları orda. Suudi ve Katar paraları orada. El Kaide ve tüm türevleri orada. Bosna'dan, Çeçenistan'dan, Cezayir'den şurdan burdan gelen din savaşçıları orada. Girip çıkan silahların haddi hesabı yok. Türk devleti elbette orada ve kimse kimsenin ayağına basmasın diye bu karmaşık yaygın trafiği, ara sıra bazı kaçaklar olsa bile hakkıyla yönetiyor. Gladio tipi devlet örgütlenmesi Ergenekon davasıyla birlikte tasfiye edilmiş olsaydı, bütün bunlar nasıl yapılacaktı ki?

Demek ki AKP'nin yaptığı derin devlet temizliği değildir. Bir tür revizyondur. Başka türlüsüne NATO'nun gerçek sahibi ABD izin mi verir? Ayrıca bir NATO ordusunda Gladio tipi örgütlenme üzerinde revizyon anlamına gelecek, önemli bir kadro tasfiyesini gerektiren operasyon yapılacaksa elbette ki bunun planını da ABD hazırlayacak, hükümetler de uygulayıcı olacaktır. Gladio tipi örgütlenmeler “devlet suçları”nı işlemek için kurulmamış mıdır? Bu nedenle revizyonları da ister istemez özel mahkemeler kurulmasını, iddianameler yazılmasını, “yargılar gibi” yargılama yapılmasını gerekli kılar. Ergenekon Davası da, böyle bir dava olmuştur.

Davanın usul ve esas yönünden tel tel dökülmesinin, arkasında yatan tezgâhın böyle açıkça sırıtmasının bir nedeni de sanıkların gerçek suçları nedeniyle yargılanmasından dikkatle kaçınılmış olmasıdır. Bu nedenle uydurma suçlara ve delillere ihtiyaç duyulmuştur. Ergenekon Davası sanıkları hemen her duruşmada niçin yargılandıklarını sormadılar mı? Sordular ama boşuna. Çünkü dava sanıkların gerçek suçlarına yönelse binlerce faili meçhul cinayetlere, JİTEM'e, Hrant Dink'in gerçek katillerine, Kürt vilayetlerinde işlenmiş sayısız insanlık suçuna, köylerin ve ormanların yakılmasına, 2 milyona yakın Kürdün Batıya göç ettirilmesine, kundaklama ve sabotajlara yönelecekti. Bunların her biri ve tümü birden “devlet suçu” idi. Bahis devlet suçlarından açılınca sonu gelmezdi, Ergenekon davası o zaman Çiller'e, Demirel’lere, Ağar’lara uzanırdı. Kanıtlanmadı ama, muhtemelen davanın yargıçları ve savcıları arasında da bu türden “devlet suçları”nı görmezlikten gelme, örtbas etme gibi “kahramanlık” sayılan fiillere bulaşmış olanlar vardı. Dava ise mesele, al sana dava.

Ergenekon davası, Başbakan Erdoğan daha başlangıçta “ben savcısıyım” dediği halde siyasileştirilemedi. Deniz Baykal “ben de avukatıyım” demişti ama, sadece polemik olsun diye. Başka işi mi yoktu? Egenekon adı verilen grup nihayetinde CHP'nin ordu içindeki uzantısı değildi. CHP'nin gerçekten Kemalist, en azından Milli Şefçi olduğu dönemlerde TSK içinde ideolojik, ve hatta çoğu zaman örgütsel uzantıları olurdu. Klasik Cumhuriyet partileri ve AKP için de böyledir. 12 Mart'ın Faruk Gürler'i veya Muhsin Batur'u böyle idi. 27 Mayıs'ın Milli Birlik Komitesi'nin neredeyse yarısı CHP'liydi. Doğan Güreş Paşa Çiller'in, Erdelhun Paşa Menderes'in, Esener Paşa Demirel'in adamıydı. Bunlar olurdu ama Engenekon'un asker sanıkları arasında CHP'li olan yoktu, varsa da CHP farkında değildi. “Engenekoncular”ın Kemalizm diye bir ideolojiden haberleri bile yoktu. Tamamı “devlet memuru” ve “NATO askeri” idi. Aksi olsaydı AKP iktidarına karşı aldıkları tutumu kabullenip siyasi tanım ve kavramlarla savunurlardı. Oysa her biri savunmasında neredeyse internet ve bilgisayar uzmanı kesilmişti. Hard Disk'ler, bunların yazılmaları veya silinmeleri, dışarıdan ve uzaktan mesaj yüklemeler konuşuldu. Teknik uzmanlıklar konuşturuldu. AKP'yi suçlayan tek bir sanık general oldu mu? Olmadı. Çünkü onlar kendilerini “oraya tıkan kuvvetin” kim olduğunu herkesten daha iyi biliyorlardı. Bu adamları siyasileştirmek mümkün olmadığı için dava da siyasileştirilemezdi.

Kılıçdaroğlu Baykal'dan bir kaç adım daha ileri gitti. Silivri’yi “toplama kampı”, yargıçları da siyasi iktidarın yargı içindeki ajanları olarak niteledi. Ama eğer böyle ise ve bunu söyleyen de İttihat ve Terakki'nin mirasçısı olmakla övünen bir parti ise, sonuç böyle mi olurdu? Bu partinin Bekirağa Bölüğü'nden de mi haberi yoktu! Davanın bir ABD davası olduğunu kavrayınca CHP de geri çekildi. Böyle olunca da Ergenekon davasını siyasileştirmek Doğu Perinçek'e kaldı. Onun da gücü buna yetmezdi.

Esasen sanıklar da davanın siyasileştirilmesini istememişlerdi. Onlar koca koca generallerdi, NATO'nun subaylarıydı. ABD ve NATO amblemli nice nice bröveleri vardı. ABD işin yanlışlığını nasıl olsa anlardı. Olmadı, Türk devleti devreye girerdi. İlker Başbuğ dışarıya, bize sahip çıkmakta niçin geç kalıyorsunuz diye sürekli sitem göndermekte haksız mıydı? Bununla belki de, bizi niye kuyuda bırakıyorsunuz, bizden niye kaçıyorsunuz demek istiyordu. G. Kurmay başkanı Özel de arkadaşlarını Ergenekon kuyusundan çıkarmak için çok ter döktüğünü açıklıyor, Erdoğan da bunu doğruluyor, fakat ellerinden bir şey gelmediğini birlikte söylemiş oluyorlardı. Ellerinden bir şey, Türkiye'de yargı bağımsız olduğu için mi gelmiyordu? Buna inanmak saflıktan da öte olmaz mıydı?

Davanın, hem sanıklar, hem de medya ve kamuoyu tarafından üzerine hiç gidilemeyen kritik boyutlarından biri “gizli tanık”lardı. Özellikle yüksek rutbeli general ve amiral sanıklar için “Gizli tanık kim?” sorusu yaşamsaldı. Tuncay Güney, Şemdin Sakık, Osman Yıldırım gibi uyduruk gizli tanıklar dava senaryosuna birileri tarafından hedef şaşırtmak için yerleştirilmişti. Bunların sanıklar ve ilişkileri hakkında bildikleri gazete haberlerinden ibaretti. Sanıldı ki yargıçlar bu tanıkları dinleyerek karar verecek. Böyle şey olabilir miydi? Koskoca yargıçlar sokak serserilerinin hezeyanlarına itibar eder miydi?

Peki nasıl oldu da yargıçlar bu akıl almaz ağır cezaları verebildiler. Bazılarına bakılırsa güvendikleri, Erdoğan idi. Bazıları da yargıçların Gülenci olduğunu, Fetullah efendiye güvendiğini düşündüler. Bunların tamamı elbette saçma idi. Böyle büyük bir tasfiye atfedilen o isimlere güvenilerek yapılabilir miydi? Kuşkusuz yapılamazdı.

Mahkemenin elinde tek bir “gerçek gizli tanık” vardı. "Tanık" da denmez, böyle büyük davaların hemen hepsinde ihtiyaç duyulur böylesine, bin belgeye eşdeğer "kanıt"tır o. “O” yeterliydi. Bu hakiki gizli tanık “büyüktü”, devlet adına, TSK adına, hükümet adına tanık idi. Sanıkların hepsi bu gizli tanığı tanıyorlardı. Yaptıkları tüm yasa dışı işleri onunla birlikte, ya onayı, ya da şahadeti ile yapmışlardı. Ama artık şimdi bu gizli tanık onları tek tek ihbar etmişti. Yapabilecekleri bir şey kalmamıştı. Kamu oyu bu gizli tanığın kim olduğunu bilmiyor muydu sanki. Elbette biliyordu. Fakat adını telaffuz etmekten herkes korkuyordu. Hepimiz tanıyoruz onu. Eski bir genelkurmay başkanı olduğu ve adının da Hilmi Özkök olmadığı biliniyor.

Peki, sanıklar niçin bu “Bu büyük gizli tanık”ı deşifre etmediler? Edemezlerdi. Çünkü, bu gizli tanık, bağışlanmayı bekledikleri tarafından görevlendirilmişti.

Sonuçlarına bakarak Ergenekon Davası'nı İstiklâl Mahkemeleri veya Yassıada yargılamaları ile kıyaslamak doğru mudur? Hiç değildir. Sanık askerler ve sivil uzantıları darbecilikle suçlanmışlardır fakat aralarında en küçük bir tesanüd bulunmamaktadır. Kendi aralarında bir cunta kurup ABD desteğini aramaya da çıkmamışlardır. TSK bir NATO ordusu idi ve arkasında ABD yoksa darbe yapamayacaklarını en iyi bilecek durumda olan onlardı. Değil darbe yapmak, NATO mahfillerinde karar verilmemişse TSK muhtıra bile veremiyordu. Verenler oluyordu fakat arkasında ABD yoksa o verdiği muhtıra sayılmıyordu. Nitekim Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek maksadıyla verdiği “27 Nisan Muhtırası” “Dolmabahçe Görüşmesi”nde eritilmiş ve hatta bu gizli görüşmede muhtıracı bile AKP saflarına kazanılmıştı. Hani Hükümetin-AKP'nin icraatlarını engellemeye çalışmak darbecilikti? Erdoğan'ın, “bu sır benimle mezara gidecek” dediği buydu.

Olan oldu. Bundan sonra ne işe yarayacak bu Ergenekon davası? Kemalist veya cumhuriyetçi bir restorasyon hayali peşinde olanlara yaramaz, çünkü bunların tasfiyesine ordu içinden her hangi bir kemalist tepki gözükmemiştir. Eğer orduda hâlâ kemalistler varsa, demek ki bu tasfiyeye onlar da sevinmişlerdir. O halde Ergenekon mahkûmları unutulup gideceklerdir. CHP'nin veya MHP'nin de işine yarayacak bir mirası yoktur Ergenekon davasının. Yararsa AKP'ye yarayacaktır. Belki biraz da BDP'ye. BDP milletvekili Altan Tan'ın “tevatür haline gelsin diye” her yerde anlatıp durduğu üzere, hükümet KCK davası sanıklarına karşı bir sizden bir de bizden diyerek Ergenekon davası sanıklarını genel bir affın içine yerleştirmeyi düşünmekteymiş. Böyle bir sonuç, Ergenekonculara da, KCK'lılara da “bir kere daha mahkumiyet” gibi gelecektir fakat Türk devleti ile aynı çuvala girenlerin katlanmak zorunda oldukları, bundan başka da bir sonuç yoktur.