Tayyip Erdoğan'ın “Muhteşem Yalnızlığı”

Tayyip Erdoğan 2002 Genel Seçimlerini kazandığı ama kendisinin milletvekili seçilmesine izin verilmemiş olduğunda ilk yaptığı iş AKP Gen. Bşk. olarak Avrupa turuna çıkmak olmuş ve yanına Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ı alarak dolaşmıştı.

İçeride meşruiyet sağlamanın yolunu Batı'dan destek almakta bulmuş, bunda da yanılmamıştı.

Başlıca iki amacı vardı:

Milli Görüş'ün Necmettin Erbakan'da ifadesini bulan “Batı Kulübü aleyhtarlığı” izlenimini tamamen silmek bu amaçlardan biriydi. Gerçi partisini kurduğu 2001 Ağustos'undan başlayarak (başta Ocak 2002'deki Washington ziyaretinde George Walker Bush olmak üzere) Batı'ya yeterince güvence vermişti, ama % 34 oyla parlamento iskemlelerinin nerdeyse üçte ikisini kazanmak gibi bir seçim başarısından sonra Batı yanlısı olduğunu bu gezide teyit etmişti.

Yıllardır Müslüman âlemine “Ilımlı İslam” modeli arayan Batı'nın bu güdüsünü kullanarak orada sağlayacağı desteği içeride kendisini istemeyen ve başbakan yapmayan Batı'cı asker-sivil bürokrasiye karşı meşruiyet ve dokunulmazlık manivelası olarak kullanmak istiyordu.

Tayyip Erdoğan'ın önlenemeyen yükselişi

Her iki amacında da muradına ulaştı. İkinci bir İslam Cumhuriyeti olmayacağına, Batı' nın umacısı İran'dan çok ABD'yi ve AB'yi seçeceğine dair güven verdi.

Bu politika AB'ye aday üye kabul edilmek için gösterilen çabalarla, anayasa ve yasa değişiklikleriyle devam etti ve nihayet aday üye statüsü elde edildi. AB'ye aday üye olan bir ülkede hükümet darbesine, askerin müdahalesine izin verilmeyeceği fikri Tayyip Erdoğan'ın o koşullardaki başlıca teminatıydı.

Tayyip Erdoğan'ın Batı'yla ve İsrail'le ilişkileri epeyce bir süre böyle gitti. Nükleer programı nedeniyle İran'a uygulanan ambargolara ve baskılara karşı çıktığında “acaba eksen kayması mı var?” sorularına rağmen Batı Tayyip Erdoğan hükümetinden şikayetçi olmadı.

Nasıl olsundu? Hem İran'ı savunur gözüküyor, hem de NATO'ya (ABD'ye) Kürecik'de İran düşmanı bir füze üssü kurduruyordu.

Sadece ABD'nin Irak'ı kuzeyden işgal etmesine TBMM izin vermediği için “Tayyip Erdoğan söz verdiği halde yerine getiremedi” diye Beyaz Saray gazaba geldiyse de Batı'nın tamamı Irak Savaşı'nda ABD gibi düşünmediği için bu sorun sadece Ankara ile Washington arasında kaldı.

Kürecik üssüyle Tayyip Erdoğan'ın İran'la ilişkileri tamamen bozulacaktı.

Bölge liderliğinden dünya liderliğine!

Davos'daki “one minute” atraksiyonundan sonra Tayyip Erdoğan'ın hakiki kimliği ortaya çıktı, kendisini Orta Doğu ve Kuzey Afrika dünyasının kralı sandı, medyadaki yağcıları onu öyle ilan ettiler, şeflerine ve velinimetlerine “Dünya Lideri” payesini verdiler.

Tunus'daki halk ayaklanmasını Libya izleyince Tayyip Erdoğan bu gelişmelerden parsa toplarım sandı. Fakat Libya'ya onu karıştırtmadılar, NATO görünümü altındaki askeri müdahaleye önce karşı çıktıysa da, sonra tıpış tıpış arkadan gitti, hastane gemisi ile çıkartmaya katıldı.

Sonra Mısır geldi. Mısır'daki halk ayaklanmasının önünü ordu kesip de askeri yönetim idareye el koyunca, Kahire'yi ilk ziyaret eden 2011 Nisan'ında –darbenin ilk 15 günü içinde– Abdullah Gül oldu. Aynı yıl Eylül ayında Tayyip Erdoğan onu takip etti. Tayyip Erdoğan Mısır'da Mübarek'in devrilmesinden pay kapmak istemiş, Orta Doğu'nun büyük lideri olarak olaya el koymuştu. Sahip çıktığı darbeyi yapan ordu, iki yıl kadar sonra tekrar idareye el koyacak, bu kez de Tayyip Erdoğan onu baş düşman ilan edecekti.

Suriye'deki olaylar başlayınca Tayyip Erdoğan sıkı fıkı olduğu, ortak kabine toplantıları düzenlediği, ailecek birlikte tatil yaptığı “Kardeşim Esad” birdenbire “Esed” adlı düşman oluverdi. Esad'ın da Ben Ali gibi, Kaddafi gibi, Mübarek gibi hemencecik yıkılacağını sanan Tayyip Erdoğan iki buçuk yılı aşkın zamandır bekliyor.

Beklemekle kalmıyor, Al Nusra, Al Kaida haydutlarını sınırları içinde besliyor, eğitiyor. Hür Suriye Ordusu'nun subaylarına mülteci kampı adı altında askeri karargâh kurdurtuyor, İstanbul'da onlara gizli evler tutuyordu.

Dahası da Washington'a gidip “Suriye'ye hemen müdahale edin” diye akıl veriyordu. Çünkü aşınan uluslararası prestijini Suriye'de Hür Ordu'nun kazanması sayesinde arttıracak sanıyordu. Kendisini ve Türkiye Hariciyesini boydan boya silahlı Esad karşıtlarına angaje etmişti.

Esad rejimini, halka uyguladığı şiddeti ve katliamı kınamak, hatta siyasi ve ticari ilişkileri kesmek ayrı şeydir, iç savaşta taraf olup muhalifleri Türkiye'de sık sık toplamak, onlara silah, mühimmat, para ve eğitmen vermek, daha daha Türkiye'den İslamcı mücahitlerin Suriye'ye cihada gitmelerine yardımcı olmak ise çok başka bir şeydir. Türkiye o kadar ileri gitti ki, Washington bile Al Nusra ve Al Kaida ile arasına mesafe koymasını istedi. Suriye'de rejimin bir an evvel yıkılması büyük lideri daha da yükseltecekti, ama bu olmadı.

2011 Darbesine selâm

Derken, Tayyip Erdoğan'ın karşısına Mursi'nin devrilmesi olayı çıktı. Gezi parkında yediği yumrukla grogi olan Tayyip Erdoğan dört elle Mısır'a sarıldı. İki sene evvel baş tacı ettiği darbecileri iç politika malzemesi yaparak darbe karşıtlığı üzerinden propaganda yapmaya başladı.

Uzmanlar Türkiye'nin bu olaylardaki zararının 37 milyar dolar olduğunu söylüyorlar. Ama parasal zarardan çok, asıl zararlı çıkan Tayyip Erdoğan'ın kendisi olmuştur. Liderliğe soyunduğu İslam dünyasında İran, Irak, Suriye, Mısır ona düşman olmuştur. Lübnan'daki asli güç Hizbullah da.

Suriye konusunda bağırıp çağırırken, geçen yıl ansızın karşısına Batı Kürdistan'da (Kurdistané Rojava'da) fiili bir Kürt özerkliği olgusuyla karşılaştı. Telaşlandı, yakın bir gelecekte bütün Güney sınırlarının boydan boya (800 km.) Kürdistan olacağı olgusuyla karşılaştı. Ankara önce Batı Kürdistan'ı tehdit etti, “oluşuma izin vermeyiz” dedi. Fakat Batı Kürdistan'daki gelişmeler Tayyip Erdoğan'ın karşısında yeni bir etkendi. O Suriye'de kendisine macera ararken, birden bire Esad ve Hür Suriye Ordusu dışında, apayrı bir etmenle karşılaşıyordu.

Güney sınırı baştan başa Kürdistan oldu

Yakın zamanlarda politikasını değiştirdi, PYD'nin önde gelen ismi Salih Müslim'i iki kez Türkiye'ye çağırarak konuştu, “PKK'dan uzak durun, Hür Suriye Ordusu'yla birlikte savaşın” diye akıl verdi. Ama aynı zamanda Beslediği, silah ve mühimmat verdiği Al Nusra katilleri eliyle Batı Kürdistan köylerine, Halep'in köy mahallelerine saldırılar düzenliyor, Barzani yönetimini Rojava'ya karşı kışkırtıyordu. Barzani başlangıçta PYD'ye (Partiya Yekîtiya Demokrat=Demokratik Birlik Partisi'ne) karşı tutum takınıp sınırını kapattıysa da, Kürt dünyasından gelen baskılar üzerine ilk günlerde 35.000 Kürt Güney Kürdistan'a geçti. Kürtleri yerlerinden, yurtlarından eden asıl etmen Al Nusra ve Al Kaida katillerinin cinayet, adam kaçırma ve yağma eylemleriydi. Ankara rejimi daha bunların hesabını vermemiştir. Hem Esad'ın, Sissi'nin katliamına karşı çıkıp, Batı Kürdistan'daki Kürtlerin topluca katledilmelerini yok sayma (el altından destekleme) politikası tabi ki kimseye güven vermez.

Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu Hariciyesinin Suriye politikaları daha şimdiden Türkiye'nin başına belâ açmıştır. Gizi örtbas edilen F-16 uçağının düşürülmesi olayı, Cilvegözü kapısındaki patlamada 8 kişinin ölmesi, Reyhanlı' da patlamada 53 vatandaşın hayatını kaybetmesi, Ceylanpınar'da habire sınır ötesinden gelen ölümler ve nihayet Beyrut'ta iki THY pilotunun Hür Suriye Ordusu tarafından esir tutulan 9 Lübnanlıya karşı rehin alınması bu politikanın şimdiki kurbanlarıdır. Suriye politikasının ne olduğunu Tayyip Erdoğan'a değil, o insanların ailelerine sorun.

Tayyip Erdoğan ise Reyhanlı'da ölenlerin Sünni olduklarını söyleyerek o ölümlerden kendi dinsel politikaları için yararlanmaktadır.

Esad rejiminin kimyasal silah kullandığı söylenmektedir. Kullanmaz, diye bir iddiamız olamaz, ama Türkiye'nin başına açılan belâlardan birisi olarak Suriye kökenli bazı şahısların Ankara'ya giden otolarında kimyasal silah bulunduğunu hatırlatalım. Eğer yakalanmasalardı o kimyasal silahı Ankara'da İslamcı şiddet eylemi için kullanacaklardı. Adliyenin ve Emniyetin bu konuda daha sonra basına hiçbir bilgi vermemesi dikkat çekicidir.

Son Mağrip gezisinde Fas Kralı Hasan Tayyip Erdoğan'ı kabul etmedi. Irak Başbakanı Maliki Ankara'nın güttüğü Şii aleyhtarı politikalara açıkça karşı çıkmakta, Tayyip Erdoğan'ın bakanını geri çevirmekte, davet ettiği Kılıçdaroğlu'na Türkiye'nin Bağdat karşıtı Sünni teröristleri eğittiğini ve ülkesine saldığını ileri sürmektedir.

Suriye'de birlikte davrandığı Suudi Arabistan ve Kuveyt ile son Mısır darbesinden sonra karşı karşıya geldi. İslam âleminin büyük lideri olacağım derken yapayalnız kaldı.

Suriye politikası nedeniyle Rusya Federasyonu ile arası bozuldu. Çin Halk Cumhuriyeti de Rusya ile davranıyor.

Gezi Direnişi ve Batıyla yol ayırımı

Dış politikada Batı'yla ilişkilerdeki dönüm noktası Gezi Direnişi oldu. Batı anti-demokratik tutumu nedeniyle Tayyip Erdoğan'ı ısrarla kınayınca, o da Batı'ya sövüp saymaya başladı. Mısır darbesine ve ordunun insanları katletmesine sert tepki göstermiyor diye Avrupa'ya ve ABD'ye çatıp durdu. “Darbenin arkasında İsrail var, elimde belge var” diye Fransa'da yapılmış gayri resmi bir toplantıda bir İsraillinin “İhvan iktidarda kalamayacak” diyen sözlerini “belge” diye niteledi. Ve ABD'den de, İsrail'den de, çok ciddi tepki gördü.

Bu tepkiler karşısında yardımcısı Bekir Bozdağ ve Tayyip Erdoğan medyası “Sayın Başbakan ABD'nin adını anmadı ki diyecek kadar acze düştüler. Davutoğlu ise Washington'ın açıklamasını “kabul edilemez” buldu.

Daha da ilginci, başlangıçta “Türkiye iç işlerimize karışıyor” diyen Mısır yönetimi son yaptığı açıklamada “Tayyip Erdoğan'ı Batı'nın ajanı” olarak niteledi “Batılı bir ajandan vatanseverlik dersi almaya ihtiyacımız yok” dedi. Yani Mısır darbecilerini Batı komplocuları olarak yorumlayanlara, onlar da Türk Başbakanına “ABD'nin ajanı” demektedirler.

Çok belli ki “elimde belge var” diye elini havaya kaldırarak konuşurken içeriye, kendi seçmenlerine hitap ediyordu. Dış politika atraksiyonlarını önümüzdeki seçimler sürecinde içerideki politikaları için kullanıyordu. Yoksa diplomaside hiç kimse onun dediğini belge kabul etmezdi.

Daha da ilginci, Hamas darbeye karşı çıkmadı. Hamas Hareketi Sözcüsü Sami Ebu Zühri yaptığı basın açıklamasında, "Hamas hareketi, daha önce olduğu gibi Mısır'ın iç işleri konusunda taraf olmayacağını bildirdi. Hareket, Gazze'deki herhangi bir grubun, Mısır'ın iç işlerine karışmasını da kabul etmeyeceğini belirtti" ifadelerini kullandı.

Hamas'ın sırtında yumurta küfesi vardı, Filistin'in sorumluluğunu taşıyordu. İleri geri konuşamazdı. Sorumsuzluk yapmak gözü hırstan kararmış –eski deyimle– “kifayetsiz muhtaris”lerin, haddini bilmeyenlerin, kabiliyetlerini tanımayanların, kendisini ve gücünü abartanların işiydi. Ateş çemberi içindeki Hamas'ın kılı kırk yarmakta hakkı vardı.

ABD'nin, İsrail'in Müslüman Kardeşlerden hoşlanmadığı, hatta darbecilere arka çıkması doğrudur, ama bunu Tayyip Erdoğan'ın söylemeye hakkı yoktur. Bölgede ABD'nin ve İsrail'in politikalarını benimsemiş olan, İncirlik ve Kürecik üsleriyle ABD'nin ve İsrail'in çıkarlarını kollayan bir politikacının böyle konuşmaya hakkı olamaz.

Değerli Yalnızlık

Gezi olaylarına kadar fırdolayı dış gezilere giden, son dört yılda 73 ülkeyi ziyaret etmiş bulunan Tayyip Erdoğan 2013 Haziranı başındaki Mağrip gezisinden bu yana sadece 15 Ağustos'da bir günlüğüne Türkmenistan'a ve Eylül başında Uluslararası Olimpiyat Komitesi toplantısı nedeniyle Buenos Aires'e gitmiştir.

İşte çarpıcı bir örnek: Mart ayında TRT Tayyip Erdoğan'ın Nisan'da Gazze'ye gideceğini” duyurdu. Nisan'da bu tarih 29 Mayıs'a ertelendi. Ama o sırada Türkiye'yi ziyaret eden Dışişleri Bakanı Kerry ziyaretin ertelenmesini istedi. Bu açıklamadan hoşlanmadılar, çünkü Kerry fiyakalarını bozmuş, esas karar merciinin neresi olduğunu (malûmu) ilam etmişti.

Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç “kimseden izin alacak değiliz” türünden açıklamalar yaptılar, ama Mayıs geçti (Bu arada her ikisi de müştereken ABD'yi ziyaret ettiler, konu Beyaz Saray'da Erdoğan'a tekrar söylendi), Mayıs geçti, Haziran geçti, Temmuz geçti. “Ağustos'da gidecek” denildi, ama gene gitmedi, Mısır darbesi bahane edildi (Oysa darbe 30 Haziran'da olmuştu.)

Yani Tayyip Erdoğan ve maiyetinin ABD karşıtlığı boş laftır, içe dönük gösteridir. Beyaz Saray'dan müsaade gelmeden Filistin'e bile gidemeyen bir politikacı mı bağımsız olacakmış, Orta Doğu halklarının gönlünde yer edecekmiş?

Bütün bu saydıklarımız Tayyip Erdoğan ve hükümetinin dışarıda ne kadar sıkıştığını ve yalnızlaştığını gösteren kanıtlar. Ne var ki, Tayyip Erdoğan ve medyası bu yalnızlığı hem kabul ediyor, hem de onunla övünmeye kalktı: Bu yalnızlığa “Değerli Yalnızlık” dedi. 19. Yüzyılda Britanya kendi yalnızlığına “Muhteşem Yalnızlık” adını takmıştı. Biz de Tayyip Erdoğan rejiminin kendisini “Değerli Yalnızlı k” içinde bulmasını yeterli bulmuyor, onun yalnızlığını “Muhteşem Yalnızlık” (Splendid Isolation) diye terfi ettiriyoruz.

“Değerli Yalnızlık” lafını Başbakanın Başdanışmanı İbrahim Kalın bulmuş, ama bir hükümet ve onun başkanı eğer dünyada bu denli yalnız kalmışsa, daha da önemlisi yalnızlığını idrak etmişse, o yalnızlık ister değerli, ister muhteşem olsun, durum o politikacının uluslararası arenada duvara toslamasıdır.

Atma Recep din kardeşiyiz

Bundan sonra ne olacak? Artık eski caka ve fiyaka günleri geride kalmıştır. Ne ona “Ilımlı İslam” diyen Batı'da itibarı kalmıştır, ne de İslam Dünyasının fatihi pozunu takındığı Orta Doğu'da.

Fakat o uluslararası inzivasına bakmadan Güvenlik Konseyi'ni eleştirirken bakın ne diyor?

“BM Güvenlik Konseyi'nde bir reform gerçekleştirilmesi gerekir, dünyada biliyorsunuz 196 üyesi var. Bu üyelerin kahir ekseriyetiyle bir direniş ortaya koyması lazım. Eğer bu direniş ortaya konulursa, ancak böyle bir adım atılabilinir. Hatta, hatta daha ileri gidilebilinir. Gerçekten dünya 5'ten büyük diyorsak, o zaman diğer ülkeler ortaya gelmek suretiyle kendi Birleşmiş Milletlerini kurar. Böyle bir çıkış yapılabilinir. Böyle bir çıkışın yapılması kendilerini reforme etmeye götürebilir. Çekiliyoruz dediği zaman ne olacak? Ne yapacak? Çekiliyoruz. Bakın şu anda birçok kuruluşlar var. Diyelim ASEAN gibi, Şangay İşbirliği Teşkilatı gibi. Şimdi bakıyoruz, AB kurulduğu zaman AB diye kurulmadı ki. Burada ortaya çok farklı bir çıkış konulabilinir. Neden? Siz dünya barışına katkıda bulunamıyorsunuz. Afrika gidiyor. Orada fakirlik almış başını gidiyor."

Görüldüğü gibi, kendi bölgesinde çıkmaza girmiş politikacı, haddine bakmadan yeni bir BM kurmaktan bahsedecek kadar siyasi ve akli insicamını yitirmiş durumda. “BM Suriye'yi niçin kınamıyor”dan başlayan söylev Afrika'daki açlığa kadar –torba yasa misali– torba gerekçe oluyor, sonunda da kendi etrafında şekillenecek yeni bir BM çağrısına kadar gidiyor. BM sorun çözücü bir kuruluş olmamakla birlikte, bunu “reforme” edecek olan tabii ki Tayyip Erdoğan gibi statükocular, ülkesinde demokrasinin önünde engel oluşturan, daha daha “referansım İslamdır” diyen politikacılar değil.

Önünde yazılı metin yoksa aklına ne gelirse, ağzına ne gelirse söylemeyi alışkanlık haline getirmiş olan Tayyip Erdoğan işi bir başka BM kurmağa kadar götürdü. Yedi düvele meydan okudu. Demek ki, halkımız “Atma Recep din kardeşiyiz” derken o lafı boşuna dememiş.

Bu da bir iç politika manevrasıdır, öyle anlaşılıyor ki, dış güçleri arkasına alarak iç politikada yükselmiş olan Tayyip Erdoğan. Gene dış güçleri kullanarak, ama bu kez tersinden kullanarak inişini önlemeye çalışmakta.