Gülmeyi ve direnişi bilen çocuklar geldi

“Sınıf hareketi, halk hareketi Japon gülüne benzer, nerede, ne zaman açacağı belli olmaz” diye toplumsal mücadeleden umudu hiç kesmemek gerektiğine işaret eden analojideki gibi oldu. Hiç kimsenin öngörmediği, ummadığı ve beklemediği bir anda Türkiye tarihinin en büyük sosyal isyanı patladı. İktidarı, muhalefeti, liberali, muhafazakârı, devrimcisi ve reformisti ortaya çıkan hareketi anlamakta ve adlandırmakta zorlandı. Ekranlardan ve gazete köşelerinden komplo teorileri, sosyolojik analizler, siyasi yorumlar havada uçuşa dursun, toplumsal mücadele kendine açtığı bu yeni kulvardan, bazen düşen, bazen yükselen bir tempo ile yürümeye devam ediyor. Bu direnişle birlikte ortaya çıkan dinamik nasıl bir kimliğe, nasıl bir forma dönüşür, ya da dönüşür mü bunu şimdiden kestirmek zor. Ancak bir anın değil, bir sürecin eylemi olarak Gezi Direnişinin, yakın gelecekte etkileyici bir dinamik olarak kendine yer bulacağı kesin.

Gezi direnişiyle başlayan bu tarihi isyan üzerine çok yazılıp konuşulacak, çeşitli yönleri, anlaşılan anlaşılamayan özellikleri üzerine çok tartışılacak ama birkaç noktada dikkat çeken bazı noktaları, vurgulamak yerinde olacaktır.

1. Kimlik mücadelesi

Direniş geniş anlamıyla mavi ve beyaz yakalı ücretlilerin (ağırlıklı olarak da beyaz yakalıların) ve onların çocuklarının katıldığı bir isyan olarak gelişti. Ancak isyan sosyal talepler üzerinden şekillenmedi. Meselenin görünen kısmında kamusal alanların sermayeye peşkeş çekilmesi karşısında duyulan tepki vardı. Bu açıdan eylemin sosyal motiflere sahip olduğu, neoliberal politikalar karşıtı bir öz taşıdığı söylenebilir. Ama esas olarak direniş bir kimlik isyanı olarak cereyan etti. Elbette AKP'nin siyaset tarzına, kamusal alanların ranta açılmasına karşı genel bir itirazı da içinde barındırıyor bu hareket ama büyük ölçüde hayatın bütün alanlarını, dinin gereklerine göre düzenleme arzusu karşısında modern-laik yaşam talebinin eylemi olarak kendini gösterdi. Biraz sivrilterek söylemek gerekirse modern laik kimliğin simgesi burada “alkol” oldu. Eylemi, Başbakanın alkol düzenlemesini, dinin gereği olarak savunması süreci tetikledi. AKP destekçilerinin alkol düzenlemesine çeşitli gerekçeler bularak, dünyadan örnekler vererek makul bir düzenleme olarak anlatmaya çalışırken, başbakan onları da boşluğa düşürerek “İki tane ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da dinin emrettiği bir yasanın sizin için neden reddedilmesi gerekiyor?" Bu toplumsal yaşamı dinin kurallarına göre düzenleme arzusunun şimdiye kadar dile getirilmiş en açık ifadesiydi. Vesayet rejiminin odağını ele geçirme operasyonunun tamamlanmasının ardından AKP büyük bir özgüvenle toplum mühendisliği işine hız vermişti. İktidarın dini esas alarak toplumsal yaşama biçim vermek istemesi ve bu isteğin rahatlıkla dile getirilmesine duyulan kızgınlık, Gezi'ye yönelik şiddetle birleşince aşağıda içten içe biriken tepkinin sokağa dökülmesini getirdi.

Daha önce sokaklarda hiç görmediğimiz gençlerle, sokaklarda görmeye alışık olmadığımız kesimler bu vesile ile sokakla tanıştılar. Daha önce toplumun geniş kesimi tarafından tedirginlik, korku ve çekinme ile dile getirilen direniş, eylem, mücadele, hatta militan sözcükleri normalleşti, itibar kazandı. “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganıyla herkes eylemci, her yer eylem alanı oldu. Sokaktan yükselen sesler karşısında, toplumun üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurma ihtimalinin azaldığını gören iktidar panikledi ve sertleşti, saldırdı. Saldırdıkça öfke yükseldi, yaşam biçimi tehlikede olduğu fikri kuvvetlendi ve eylemler büyüdü. Kimlik direnişi geride bırakılan bir aylık bir zaman dilimi içinde bazen yükselen, bazen düşen bir seyir içinde süreklilik kazandı. Kimliğini, yaşam tarzını savunmak üzere sergilenen direniş, toplum mühendisliği projeleri karşısında bugünden yarına özgürleştirici bir dinamiği temsil ediyor.

2. AKP moral üstünlüğünü kaybetti

İktidarda 10 yılını geride bırakan AKP, ilk kez bu denli büyük bir aşınma yaşıyor. Toplumun karşısında ahlâkı, vicdanı, adaleti, hakkaniyeti temsil ettiği iddiası ile yaratılan havanın aslında büyük bir yanılsama olduğu ayan beyan görüldü. Ahlâkı temsil edenlerin yalana sığındıkları, çok kolay ve hiçbir sıkıntı duymadan yalan söyleyebildikleri, şiddete arka çıkarak, cana değil cama üzülerek vicdandan, merhametten ve insanlıktan ne kadar uzak oldukları ortaya döküldü.

AKP'nin moral olarak temsil ettiğine inanılan, en azından öyle propaganda yapılan değerlerden biri de “haklılık” idi. “AKP hakkı olana hakkını verir” diyorlardı. Ama bu süreç AKP için hak, haklılık değil gücün önemli olduğunu deşifre etti. AKP geleneksel devlet etme anlayışına bağlı olarak güç ile eylemleri bastırmaya çalışırken AKP ve iktidar adına konuşanların tamamının ağzından hak, haklılık, hakkaniyet değil, devlet, güç, güçlü sözcükleri dökülüyordu. Ağzını açan, iktidarın haksız uygulamaları ve polis şiddeti “devlet ve güç” kavramlarıyla normalleştirilmeye çalışılıyordu. Güç vurgusunun hakkaniyetin bu kadar önüne geçmesi, şiddetin bu kadar açık bir dille savunulması evinde oturan –belki de başbakanın evde zor tuttukları da dahil– insanlar üzerinde çeşitli kırılmalara yol açacağı, “Bunlarda Allah korkusu var”, “Bunlar vicdanlı yöneticiler” lafları nın artık daha az duyulacağı yüksek bir ihtimâl. AKP'nin büyük bir böbürlenme içinde “Ahlâk”, “Vicdan”, “Adalet” gibi kavramlarla toplumla kurduğu ilişki düne göre daha mesafeli bir ilişki haline gelecektir. Elinde yalan ve şiddetten başka araç kalmayan AKP moral üstünlüğünü kaybetti, Başbakan istediği kadar üst perdeden gürlesin AKP'lilerin artık daha fazla başı öne eğik.

3. AKP'nin iktidar stajını darbecilerin yanında yaptığı iyice deşifre oldu

AKP bu süreçte, toplumsal muhalefetin talepleri karşısına operasyon, manipülasyon ve kara propaganda ile çıktı. Totaliter zihniyetin ürünü olan bu yaklaşım ve uygulamalar devlette devamlılığın göstergesi olurken AKP'nin devlet yönetme stajını darbecilerin yanında yaptığını da örnekleriyle gözler önüne serdi. AKP iktidarının ve AKP ile birlikte bu süreçte saf tutanların yükselen direnişin meşruiyetini gölgelemek için söyledikleri her söz, attıkları her manşet, yaptıkları her haber 12 Eylül daha çok da 28 Şubat'ta yaşananların kopyası biçimindeydi. BirGün gazetesinin isabetle hatırlattığı gibi 28 Şubat sürecinde bir tiyatro oyunu bahane edilerek Sincan'da tankları yürütülmüştü. Bu dönemde de Mi Minör oyunu bahane edilerek Gezi direnişi ezilmeye çalışılıyor. 28 Şubat'ın andıçları vardı, bu iktidarın da “50 kişilik listeler”i var. 28 Şubat'ta Akın Birdal'a yapılanın bir benzeri Mehmet Ali Alabora'ya yapılmak isteniyor. Darbecilerin yanında staj yapanlar, devleti yönetme biçim ve alışkanlıklarını onlardan öğrenenler, çıraklıktan ustalık mertebesine yükseldikçe demokrasi maskesini çıkarıp aynı zihniyet ve aynı yöntemlerle hareket ediyorlar.

4. Soldan giden aydınlar çekilince AKP sefilleri oynadı

Gezi direnişi, 12 Eylül 2010 referandumu ile vesayet rejimini tamamen ele geçiren AKP'nin demokrasi ve demokratikleşme diye bir derdinin olmadığının en açık, en görünen ifadelerinden biri oldu. Bu aynı zamanda çevreden gelen bir hareketin otomatik olarak demokrat bir kimlik taşıyacağı tezi ile AKP'ye açık destek veren, AKP ile organik ilişkiler içine giren, AKP ile kurdukları politik ortaklığı daha ileriye taşımak isteyen çevrelerde de bir kopuşa yol açtı. Reel sosyalizmin tarih sahnesinden çekilmesini takip eden süreçte, liberalizme meyleden eskimiş solcular ile liberal aydınların büyük kısmı AKP'nin yanında durmaktan vazgeçtiler. AKP'nin demokrasicilik oyununda rol üstlenmekten geri çekildiler. Ortaya çıkan çekilme bu kesimlerin AKP'nin ne kadar çok işine yaradığını da gözler önüne serdi. Onlar olmadan, AKP toplumun önüne doğru düzgün argümanlar üretip tartışma yürütemedi, sefilleri oynadı. Kendine aydınlar arasından muhatap yaratma işine soyunduğunda da bula bula Necati Şaşmaz, Hasan Kaçan ve Hülya Avşar'ı buldu.

5. Yeni muhalefet tarzı ve dili kazanıldı

Sessiz, itaatkâr bir toplum beklentisini sarsacak kadar güçlü eylemlerle, sokağın ve muhalefetin dili, eylem biçimi bu eylemle yeni bir içerik kazandı. Alışıla gelmiş, gelenekselleşmiş dil ve tarz bu eylemle birlikte yenilendi, güncellendi. Sosyal medya denilen iletişim mekanizmaları nın örgütlenme ve tepki vermede ne kadar etkili olduğu anlaşıldı. Muhalefetin seçtiği mizahi dil, hem eylemlerin meşruiyet çizgisinin yükselmesini hem de fikirlerin büyük bir hızla yaygınlaşmasını, kabul görmesini sağladı. İktidarın saldırgan ve küstah dili, muhalefetin mizahı büyük bir beceriyle kullanan dili karşısında çuvalladı, açmaza girdi. Bu sürecin bir diğer önemli kazanımı da toplumsal muhalefetin geleneksel hale gelen, spot, bir olaya tepki vermekle sınırlı eylem tarzının aşılmasıydı. Eylemlerin süreklilik taşıması, ısrarla taleplerin takip edilmesi iktidarın tutumunun gerilemesinde en etkili faktörlerden biri oldu. Çok uzun süredir büyük bir belirsizlik içinde yaşayan, ne yaptığını bilmez durumda olan toplumsal muhalefet Gezi direnişiyle başka bir niteliğe büründü. Muktedirler karşısında ısrarla sürdürülen mücadele, toplumsal muhalefetin, meşru hedeşerle kitlesel direnişler eksenli “radikal yoldan” ilerleyebileceğini de ortaya çıkardı. Gezi direnişi toplumsal muhalefete yerleşik dil ve muhalefet araçlarını yenileme konusunda önemli bir deneyim hediye etti.

6. Bükülemeyecek bilek yok

“Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar” lafının doğrulandığı bir süreçten geçtik. Korkuyu yenen kitleler sokağa çıkarak kendini kadir-i mutlak gören iktidara geri adım attırdılar. Kitleler gücünü fark etti ve her yapılana kolayca rıza göstermemek gerektiğini kavradı. İktidar yenildi. Başbakanın mahkeme kararına uyacağını ve referandum yapılacağını açıklamasından sonra aşırı saldırganlaşması, polis şiddetini tırmandırması esas olarak yenilmişlik duygusunu yenmek içindir. İktidar bu saatten sonra her istediğimi, istediğim gibi yapabilirim rahatlığı içinde davranamaz. Sokağı ve sokakta şekillenen muhalefeti dikkate almak zorunda.

7. Sol olmadan asla

Gezi direnişinin önemli dinamikleri sosyalist örgütler oldu. Mücadelenin ön saflarında yer alanlar çoğunlukla sosyalistlerdi. Bu yüzden AKP iktidarı, “Gezi-Taksim” “makbul-marjinal” ayrımı ile bu taşıyıcı dinamiğin kitle ile bağını ortadan kaldırma çabasına girdi. Başarılı olamadı. Ama sosyalist sol da bu süreçte güçlü bir partiden, bir merkezden yoksun olmanın sıkıntısını yaşadı. Her şeye rağmen Gezi direnişi, sosyalist solun örgütlenme, güçlü ve etkili eylemler yapabilme potansiyelini yeniden kazanabileceğini gösterdi. Parklarda yapılan ve doğrudan demokrasinin önemli örneklerini sergileyen forumlarda, sosyalistler 12 Eylül sonrası nda belki de ilk kez kendi dışındaki kesimlerle konuşma, tartışma imkânı buluyorlar. Ortaya çıkan bu imkânı iyi kullanıp yeni toplumsal dinamiklerle ilişkisini sistematik bir biçime büründürmeli. Şimdi solcular, siyasal iktidarın baskıcı uygulamaları, piyasacı ve otoriter diktatörlüğüne karşı büyük bir muhalefet cephesi örmek göreviyle baş başa. Emek, meslek örgütlerinden, toplumun çeşitli talepleri etrafında örgütlenmiş çevre ve bireylere, sosyalist, solcu, sosyal demokrat kesimlere kadar geniş bir kesime şemsiye örgüt işlevi gören Taksim Dayanışması, örgütlenme modeli, karar alma süreçleri, iç işleyişiyle bir model olabilir.

8. Gençler geldi, umut büyüdü

Direnişin temel dinamiği gençler oldu, eylemin tarzı, dili, inadı, kararlığı, yaratıcılığı öfkesi, sabrı onların elinde şekillendi. Rejimi, düzeni sorgulayan, doğruların yanlışların tek merkezden belirlenip önlerine konulmasını kabul etmeyen bu gençler, zihinlerde yaşanan büyük dönüşümün, zihinsel bir devrimin habercisiler. Yıllarca bazen inanarak bazen sadece bir umudu diri tutmak adına söylenen “Başka bir dünya mümkün” sloganı Gezi direnişi örneğine yaslanarak artık büyük bir gönül rahatlığı içinde haykırılabilir. Çünkü gülmeyi ve direnmeyi bilen çocuklar geldi. Bu açıdan bakıldığında Taksim'de asılan pankart o yüzden fantastik değil, gerçekçi: “Devrim bize göz kırptı”.