"Başbakan'ın adamları" ve "Faiz Lobisi!"

Toplumsal olaylara açtıkları yol veya yol açtıkları sonuçlar yönünden bakmak daha sağlıklıdır. Bu açıdan “Gezi Direnişi”nin içini veya “ruhunu” kesip biçmek için erkenden heveslenmeye hiç gerek yoktur. Gezi direnişinin “şirin çocukları”ndan “bilişim çağı!”na mahsus bir şehir efsanesi çıkarma gayretlerini de olumsuzlamadan eylemi sevmek, yorumlamak ve üzerine düşünüp dersler çıkarmak mümkündür. Güzelse güzel demektir. Güzel çoğu zaman kaosa yol açar ama güzel beklentileri yeşertmeye imkan yarattığı için kaos da güzeldir.

Ama ilk bakışta şu görülüyor: Gezi Parkı olayının kendisinden daha önemli olan, eylemin birdenbire “Taksim Meydanı” anlamına bürünmesi, bu anlam üzerinden Türkiye'nin 60-70 vilayetine yayılması, resmi açıklamaya göre 3,5-4 milyon insanı kapsamış olmasıdır.

Bu 4 milyon insan, değil Gezi parkındaki 3-5, şurda veya burdaki 1000 ağaç için, Türkiye'nin bütün ormanları yok edilse dahi kılını kıpırdatmaz. Bu değildir. Polis gencecik çocukları dövmüş ve halk öfkelenip sokağa dökülerek çocuklarına sahip çıkmış falan... Yalan. Daha dün Uludere'de 35 çocuk öldüren bu devlete öfkelenip sokağa çıkan Kürtler'den başka tek kişi oldu mu?

Oldu elbette ve Gezi olayını “direniş” yapanlar da sadece bunlardı. “Bunlar” ise, lafı eğip bükmeye hiç gerek yok, Türkiye'nin bilinen solcuları, komünistleri, sosyalistleri, devrimcileri ve demokratlarıdır. Kim iseler ve kaç kişi kaldı iseler, işte onlar ve o kadar. Türkiye'nin solcuları koşup “üç-beş ağaç olayı”na katıldılar, toplumsal direniş haline getirdiler. Tayyip Erdoğan da haklı olarak işin bu yanına kafayı taktı. Sosyalistlerden, solculardan korktu. Kim ne derse desin, ağzı bozuk eski solcular ne kadar küfrederlerse etsinler, Türkiye'de hala sokağı tutuşturacak tek siyasi güç soldur. Bu sol yarı n –dan da yakın belki– çok daha güçlü biçimde sokağı tutacak, hatta eylemini başka başka yerlere de taşıracaktır. Gençler mi? Barikat kurmayı öğrendiler ya, arkası gelecektir. AKP'yi, yerine kimin geleceği sorusuna kafayı takmadan iktidardan gönderecek olan da işte bu, adı hiç anılmayan, görmezlikten gelinen Türkiye solu'dur.

“Yabancıların bana karşı komplosudur”, “Faiz lobisi”nin işidir gibi laflarına bakılarak Tayyip Erdoğan ve hükümetinin Gezi olayından çok korktuğu söylendi. Niçin korksun? Aksine, olaydan yararlanmak istedi. Direnişin “Faiz lobisinin işi” olmadığını herkes gibi o da bilir. Toma'ları kimden satın alıyor ki? Erdoğan “faiz lobisi” derken gölge boksu yapmıyor. “Faiz lobisi diye bir şey yoktur, uydurmadır” demek doğru değildir.

Tayyip Erdoğan, “Faiz lobisi” deyip mağdur rolünü oynamıştır ve bu doğrudur. Çünkü Tayyip Erdoğan kendine kan veren, içinden çıkıp geldiği “çekirdek taban”ı adına konuşurken daima “mağdur” vaziyettedir. Bu taban liberal kapitalizm mağdurudur! Erdoğan mağduriyet dilini, garip gureba edebiyatını bu kesim için kullanır. TÜSİAD'ı, büyük sermayeyi, AB ve ABD'yi arkasına aldığında kullandığı dil ise, herkese babalandığı dildir. Bu Erdoğan kahramandır, sultandır, Hitler mertebesinde acımasız bir diktatördür. Konuşurken kim adına konuştuğunu doğru anlamak bu nedenle önemlidir.

Daha önce yazdım: Tayyip ekonomik politikada TÜSİAD'ın adamıdır. AKP TÜSİAD'ın iktidarıdır. Erdoğan iktidarı, öyle komplo ile falan değil, göstere göstere yaratılmış bir TÜSİAD-ABD-AB seçeneğidir. Erdoğan'ın “Faiz lobisi” dediği de zaten TÜSİAD'dan başkası değildir. Dış komplo diyerek kastettiği de TÜSİAD'dır. Çünkü TÜSİAD aynı zamanda bir dış olgudur. Gezi olayında “Faiz lobisi”ni hedef göstermesi ise TÜSİAD'ın desteğini tazelemek, teyid ettirmek maksadıyladır.

Bu noktayı biraz açalım: MÜSİAD'ı tanırsınız. Erbakan hareketinin iş dünyası içindeki organik uzantısıdır. AKP'nin iskeletinin çatılmasında önemli bir rol oynamıştır. MÜSİAD bir siyasi örgüt gibi çalışmaktadır. Yaklaşık 6.500 üyesi vardır ama belli kümeler içindeki etkinliği ile AKP iktidarından nasiplenen 30-35 bin civarında orta ölçek imalatçı işletmenin sözcülüğünü yapmaktadır. Bu orta ölçek sanayici, tüccar kesimin dış pazar etkinliğine ulaşabildiği alanlar ise tutunma gayreti içinde olduğu Kuzey Avrupa ve Ortadoğu pazarlarıdır. MÜSİAD'ın çıkarlarını seslendirdiği kesimin sermaye biriktirdiği asıl yer Türkiye'nin iç pazarıdır. Ama işte bu pazarda da “kapitalizmin kuralları” hükmünü icra etmektedir ve TÜSİAD bu kesimi ezmektedir.

Gezi direnişi sürerken 25 Haziran'da MÜSİAD “2013 Türkiye Ekonomisi Raporu”nu açıkladı. Bu raporla finans sektörünü (bankaları) hükümete hedef gösterdi. Türkiye finans sektörü dediğiniz de zaten TÜSİAD'tır. Rapor acil önlem alınmasını istiyor ve alınacak önlemleri de söylüyor. “Ekonominin mevcut göstergelerini analiz etmekle kalmayıp, ileriye dönük vizyon çizme özelliği de taşıdığı” söylenerek açıklanan MÜSİAD raporu'nun dili, Tayyip Erdoğan'ın gezi direnişi boyunca kullandığı kaba ve çıplak dilin aynısıdır.

MÜSİAD şunları istiyor:

“1. Bankacılık teminata kredi veren sistemden projeye de kredi veren sisteme geçmeli. İlave yatırımlara ve bu yatırımların önemli bir kısmını gerçekleştirecek olan özel sektörün, yeterli finansmana, daha kolay erişmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Mevcut bankacılık sisteminde; işletmeler, neredeyse krediye ihtiyacı olmadıklarını ispat ettikleri takdirde ve neredeyse, sadece teminata dayalı olarak finansmana erişebilmektedir. Bankalar birer ticari işletme oldukları halde, neredeyse risk taşımayan bir konumda, tamamen teminata dayalı, üstelik de aşırı teminatlamayla uygulanan bir yapıda, topladığı mevduatı üzerine masraf ve karını koyarak, talep edene verme olarak çalışan sistem, piyasa ekonomisi şartlarında, büyümeye fren etkisi yapmaktadır.

“2. Kamu bankalarında, mevduat bankacılığı kadar, yatırım bankacılığı faaliyetleri de ağırlık kazanmalıdır. Proje finansmanının yaygın ve makul şekilde uygulamasını sağlamak için, sistemi diğer unsurlarla teşvik etmenin yanısıra, piyasa ekonomisi içinde, kamu bankalarının uygun rekabet şartlarıyla piyasaya yönlendirilmesi de mümkündür. Devletin asıl görevi, ticari kar elde etmek değildir. Projelerin, makul teminatlar alınarak kaliteli ve hızlı finansman bulabilmeleri gibi, ülkemiz için çok önemli, ancak şu anda neredeyse uygulanmayan bir sistemi hayata geçirebilmek için, kamu bankaları, bu konuda öncülük yapabilirler.

“3. Kamu projeleri finanse edilebilir ölçeklere bölünmeli ve projelerin gerçekleştirilmesinde taban genişletilmelidir. Kamu projelerinin daha küçük ölçeklerde ihale edilmesi, hem projeleri daha kolay finanse edilebilir hale getirebilir, hem de ihaleleri daha geniş bir yelpazedeki işletmelere açarak, kamunun ve projenin gerçekleşmesinin riskini azaltabilir. Ülkemizin gurur kaynağı olan ve neredeyse çok kısa zaman dilimlerinde peş peşe ilan edilen ve uygulamaya alınan büyük ölçekli projeler, çok büyük dilimler halinde değil, parçalanarak hayata geçirilerek, ülkemizin bu yatırımları yapabilen güzide şirketlerinin sayısının artması sağlanmalıdır. Paylaşımı ve büyümeyi alta doğru yayarak, belirli bir teknolojik olgunluğa sahip, ancak çok büyük projeler için yeterli kaynağa henüz sahip olamamış işletmelerin de, ekonomiden daha fazla pay almalarının yolunu açabilecektir. Bu durumda, söz konusu işletmelerin de finanse edebileceğ i yapıların yaygınlaştırılmasıyla büyümenin, özellikle belirli büyüklükteki projelerde, belirli sayıda işletme üzerinden değil, daha dengeli şekilde hayata geçirilmesi sağlanacaktır. Bunun yanı sıra, yine özellikle büyük ölçekli projelerde, daha fazla yatırımcının proje yapma yeteneğini arttırması, buna bağlı olarak uluslararası arenada da söz sahibi olmalarının önünün açılması mümkün olabilecektir. Ayrıca, bu tür ihalelere teklif sunan konsorsiyumlarda, bir ortağı n iş bitirmesinin yeterli görülmesi ve bu yolla daha geniş katılımlı konsorsiyumlara imkan tanınması, refahın yaygınlaştırılmasına hizmet edecektir. Bu strateji, büyümenin sınırlı sayı daki işletmeye bağlı olmasının getirebileceği risklerin azaltılması ve daha az riskle proje ortaya konulması açısından, oldukça önemlidir.

“4. Enerji yatırımlarında, orta büyüklükteki işletmelerin de önü açılmalıdır. Ülkemizde 2023'e kadar enerji yatırımlarının yaklaşık 150 milyar dolara ulaşması beklenmektedir. Öngörülen bu yatırım büyüklüğü, özel sektörün bu yatı rımlarda daha fazla rol üstlenmesi gereğini doğurmaktadır. Ancak, bu yatırımlarda da, orta büyüklükteki işletmeler, büyük ölçek engeli ile karşılaşmaktadır. Örneğin, yakın döneme kadar, özellikle enerji üretim tesisleri özelleştirmelerinde hakim olan anlayışa bağlı olarak, küçük güçteki santraller teker teker satışa çıkartılmış ve piyasaya birçok yeni oyuncu girebilmişti. Yeni yaklaşım ise, orta ve büyük güçteki santralleri birleştirerek, birkaç bin MW'lık portföyler oluşturmak ve daha büyük yatırımcıları piyasaya almak şeklindedir. Yukarıda açıkladığımız gerekçeler paralelinde, orta ölçekli yatırımcı larımız için de fırsat eşitliği sağlanması ve buna uygun portföylerin oluşturulması oldukça önemlidir.

“5. Büyük ölçekli portföy özelleştirmelerinde kamunun elindeki hisselerin tamamı blok yöntemle elden çıkarılmaktadır. Bunun yerine, kademeli bir hisse devri opsiyonu da göz önünde bulundurulabilir.

“6. Ülkemizin, orta ve uzun vadeli büyüme hedeşerini yakalayabilmesi için, yeterli sermaye birikimi oluşmasına da katkı sağlamak amacı yla, özel sektörün tek başına girmeyeceği alanlardaki büyük yatırımlar ve altyapı projelerinde, daha makul proje büyüklükleriyle, kamuözel sektör işbirliklerinin etkinlikle yapılması ve önündeki mevzuat engellerinin kaldırılarak, sürecin hızlandırılmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz.”

MÜSİAD Raporu bu. Adeta bir çığlık gibi. Besbelli ki MÜSİAD'çı orta ölçek imalatçı sömürüden aldığı payı artırmak şöyle dursun, koruyamıyor bile. Çünkü TÜSİAD tekelciliği bunlara zırnık koklatmıyor. Kamu ihalelerinin büyük olanlarının tümünü TÜSİAD'çılar alıyor. Şundan pay biçelim: Hükümet, önümüzdeki üçbeş yıla sığacak, bütçesi 70 milyar doları bulan büyük projeler açıkladı: 3. Boğaz köprüsü, 3. Havalimanı, Trakya kanalı, Galataport, Haliç tersanesi, Otobanlar, Enerji özelleştirmeleri... Bu pastadan “Erdoğan'ın adamları!” pay alamıyor. Niçin? Çünkü Bankalar bunlara ne kredi veriyor, ne de teminat mektubu. Bankaların tümü TÜSİAD'çıların.

Erdoğan'ın adamları bu nedenle Tayyip Erdoğan'ı yardıma çağırıyorlar. Bankalara haddini bildirmesini istiyorlar. Hükümetten de; “Kamu projelerini finanse edilebilir ölçeklere bölmesini ve projelerin gerçekleştirilmesinde tabanı genişletmesini” talep ediyorlar. Erdoğan'a, kamu bankalarını bizim için çalıştır, diyorlar.

MÜSİAD Raporun'nun bu kadar “açık sözlü” olması yardımın aciliyetine ve ciddiyetine işarettir. Bu kavga iki yıl öncesinden başlamıştı. Erdoğan bankalara, “benim adamlarıma da kredi verin” demiş, ama bankalar dinlememişti. Örneğin Ersin Özince “benim bankam zaten yatırımcı bankadır” diyerek çamura yattığı için çeşitli baskılarla uzaklaştırılmıştı. Yerine gelen Adnan Bali döneminde de İş Bankasının –ve diğer tüm bankaların– orta ölçek imalatçı kesime karşı finansal tutumu değişmedi. Tayyip Erdoğan hakikaten kızdı ve gezi direnişini vesile ederek “faiz lobisi” dedi ve bir hamle daha gerçekleştirdi.

Bu ekonomik kavganın siyasetteki tercümesini yanlış okumamak, Erdoğan faiz lobisini (finansal sermaye) karşısına aldı diye düşünmemek gerekir. Finansal Sermayeyi karşısına almak kim, Erdoğan kim? Adama “başbakan” olduğunu hemen hatırlatırlar! Erdoğan sadece bir pazarlık deniyor; alabilirse... Alamazsa yapacağı hiç bir şey yok.

Erdoğan'ın gezi direnişi nedeniyle öfkelenmesi esas olarak kendi adamları içindir. Kendisinden cami duvarına işemesi istenmiştir. Ayrıca FED'in aldığı yeni kararlardan sonra işinin daha da zorlaşacak olması öfkesini artırmıştır. Bir bütün olarak Türkiye ekonomisinin işi, –zaten zordu, büzülerek idare ediyordu– şimdi daha da zorlaşacak. Erdoğan faizleri düşürün diye boş laf ediyordu, artık “faizleri yükseltin de sıcak para gelsin” diye kendisi MB'sını sıkıştıracak. “İstediğiniz her şeyi verdim, daha ne istiyorsunuz?” laflarını terkedecek, TÜSİAD'tan bu lafları bir siyasi atraksiyon olarak görmesini rica edecek.

Gezi direnişi başka, bambaşka bir şey, Erdoğan'ın bu krizi bahane edip mali sermayeden “faiz lobisi” diyerek kıl koparıp boğazına kadar sıkışmış olan tabanına aktarmak istemesi başka bir şey. Tayyip Erdoğan'ın başka çaresi yok, adamlarına kırıntı da olsa “bir şey”ler vermesi lâzım. Hırçınlığı bundan. Aksi halde “tabanım” dediği küçük ve orta sermaye kesimi başka yere kayacak. Kaymaya başladı bile.

Siz Erdoğan'ın yerinde olsaydınız öfkelenmez miydiniz?