Direniş ve siyaset düşmanlığı

27 Mayıs 2013 gecesi Gezi Parkı'nda sabahlayan bir avuç insanla başlayan karşı koyuş ülke çapında bir eylemler yelpazesi olarak devam etti.

Direnişçilerin yapısı konusunda yazılı ve görsel basın daha çok 27 Mayıs ile 15 Haziran arası Gezi Parkının içinde kalan insanlar üzerinde durdu, kamuoyu yoklama kuruluşları onları inceledi, araştırmalardan en önemlisini Konda 4400'ü aşkın Park direnişçisiyle konuşarak yaptı, yaşları, öğrenim durumları, siyasi profilleri hakkında adeta istastik bilgiler niteliği taşıyan verileri kamuoyuna sundu.

Sayıları binlerle ifade edilen o insanlar sosyal örgütlenme, işbölümü, yüksek dayanışma, paylaşım bakımından çok önemli bir toplumsal örnek ortaya koydular. Gelecekte gerçekleşeceğine inandığımız “Yurttaş Toplumu”nun bir ütopya olmadığını gösterdiler.

Dayanışma ruhu evrenseldir

İnsanların doğadan gelen felaketler karşısında böyle ortaklaşa yaşam gösterdikleri olmuştur. Yakın devirlerden önemli bir örnek 1985 Eylül'ünde meydana gelen Mexico City depreminde yaşanmıştı. Bir gün arayla iki şiddetli şokun vurduğu 18 milyon nüfuslu başkentte on binlerce insan barınmasız, gıdasız kaldığında, devletin yetersizliği karşısında insanlar açık alanlarda (mesela bulvarların ortasındaki yeşil refujlerde) artçı sarsıntıların getirebileceği yeni yıkımlardan korunurken, derhal yurttaş inisiyatifleri oluşmuş, temel ihtiyaç maddelerinin temininden tuvalet ihtiyaçlarının giderilmesinin düzene konulmasına kadar açık alanlardaki on binlerce depremzedenin yaşamlarını idame ettirebilmeleri için örgütlenmelere gidilmiş, yağmacılığın, hırsızlığın önlenmesi için halk güvenlik birimleri oluşturulmuştu.

Değişik görevler için kurulan komiteler demokratik olarak işliyor, insanlar sorunlarının çözümünü tartışıyorlar, çareleri birlikte oluşturuyorlar, yeterli olmayan komiteleri ya da kişileri değiştiriyorlardı. Devlet olmadan –toplumun üzerinde hükmeden, emir veren bir aygıt bulunmadan– doğrudan ve ortaklaşa yönetim ve denetim mekanizmaları teşekkül etmişti.

Doğal afetlerin getirdiği yıkım karşısında insanların gösterdiği müşterek yaşama refleksi ve kolektif bilinç Gezi Parkı'nda refleks olarak değil, ama bilinçli olarak toplumsal ve siyasal bir eylemlilikte gerçekleştirildi.

O kadar geniş ölçekli olmamakla birlikte benzer bir deneyim 1989 Marmara depreminde de bazı yerleşim birimlerinde yaşandı. Mesela devletin ilgisiz kaldığı Kaynaşlı'da yardıma koşan –çoğu ÖDP'li– sosyalistlerin çabasıyla benzer bir yurttaş düzeni kurulmuş ve tıkır tıkır işlemişti. O örgütlenme çocuklarla özel olarak ilgilenmeyi, travmalarını atlatmaları için çadırlara oyuncaklar taşımayı, oyunlar oynamayı kapsayacak kadar iyi düşülmüştü. Sadece o kadar da değil, şimdi parklarda gördüğümüz açık hava forumları o zaman Kaynaşlı'da kuruldu, ömrü boyu topluluk önünde hiç konuşmamış kadınlar konuştular, dertlerini paylaştılar, o demokratizm olanağına felaket koşullarında kavuştular.

Fakat durumu gören Devlet-i Âli hemen müdahale ederek gönüllüleri uzaklaştırdı, kendi müesses nizamının ve sömürü düzeninin öngördüğü otoritesini geri getirdi.

Ya da depreme uzak İstanbul Kadıköy yakasında insanlar evleri dışında geçirdikleri birkaç gün içinde sahil yolunda benzer düzenlemelere gitmişlerdi.

Dayanışma sadece doğal afetler karşısında olmuyor. 1991 Ocak ayında Zonguldak madencileri Ankara'ya yürümek için yola çıktılar, Bolu Tüneline geldiklerinde hükümet isteklerini kabul etti. Yol boyunca –sendikanın da olanaklarıyla– aynı dayanışma yaşandı.

Ocak 2010'da Türkiye'nin çeşitli illerinden gelmiş Tekel İşçilerinin Abdi İpekçi Parkında ve Sakarya Caddesinde 78 gün boyunca sergiledikleri dayanışmayı da benzer bir örnek saymak gerekir. [Orada da polis Parktaki işçilere gaz sıkmıştı.]

1968 İstanbul Üniversitesi ve 1969 ODTÜ işgallerini de kolektif yaşama ve örgütlenme yetisine örnekler arasında saymalıyız.

Yani Gezi Parkı direnişçilerinin ortaya koydukları yardımlaşma-dayanışma örneği “1990'lar kuşağı”na özgü değil. Öyle sananlar insan topluluklarının binlerce yıldır biriktire geldiği hasletleri yok saymak olur. Meksika örneğini bu nedenle andık. [Ayrıca biliyoruz ki, halkımızda da var olan bu özellikler Alevi-Bektaşi kültürünün adeta karakteristik bir özelliğidir.]

Emekçi katılımı

Kaldı ki, direnişçileri Gezi Parkı'ndan, Kuğulu Park'tan ya da Gündoğdu Meydanından ibaret saymak hareketin sosyal ve kültürel niteliği hakkında bizi yanılgılı yargılara götürür.

Sözünü ettiğimiz merkezlerde Park eylemlerini sürekli kılanlar daha çok kentli orta katmanların yukarı kesimlerine mensup olanlardı. Oysa adı geçen metropollerin emekçi ağırlıklı semtlerinin insanları da gece gündüz sokağa çıktılar. İstanbul'da örneğin Gazi Mahallesi, Bayrampaşa, Sarıgazi, 1 Mayıs Mahallesi başta olmak üzere yürüdüler, Ankara'da Tuzluçayır, Dikmen, Keçiören halkından on binlerce insan Kızılay'a, Kennedy Caddesine, “Tomalı Hilmi”ye her akşam geldiler. Emekçi semtlerinde yaşayan solcu gençler, Aleviler, büyük kent Kürtleri sürekli olarak direndiler. TEM'in kuzeyindeki ve Güneyindeki semtlerden gelen emekçilerin Kadıköy'e kadar yürüdükleri, Köprü'ye yöneldikleri gece sayıları 40 ila 45 bine varmıştı.

Bir başka gece Rumeli yakasındaki Gazi Mahallesinden yürüyerek gelenler F.S.M Köprüsüne kadar varmışlardı.

Eylemde hayatını kaybeden üç kişiye bakalım:

1 Haziran'da Ankara Güven Park'ta başından polis kurşunuyla yaralanan 27 yaşındaki işçi Ethem Sarısülük 14 Haziran'da öldü.

2 Haziran günü İstanbul'da 1 Mayıs Mahallesinden TEM'e çıkan göstericiler arasına dalan bir aracın çiğnediği Mehmet Ayvalıtaş işçiydi ve –Tayyip Erdoğan'ın “marjinal gruplar” dediği, birtakım solcuların aynı mantıkla çattığı– siyasi gruplardan birisine (Sosyalist Dayanışma Platformu-SODAP'a mensuptu.

4 Haziran'da Hatay'da başına sopayla vurularak öldürülen 22 yaşındaki öğrenci Abdullah Cömert CHP ve TGB üyesiydi. Cömert'i Tayyip Erdoğan'a gönüllü milislik yapan Suriyeli mülteci Selefi çetelerinin öldürdüğü iddia edildi. Eskişehir'de 19 yaşındaki öğrenci Ali İsmail Korkmaz 2 Haziran akşamı Tayyip Erdoğancı çeteler tarafından komaya sokuldu, hastanede öldü.

Direnişte ölenlerin üçü de Aleviydi.

Şu halde eylemcilerin heterojen bileşimde olduklarını söylerken, Direnişçileri park eylemcilerinden ibaret görmemek gerektiğini, homojen olmamayı sadece siyasi eğilimler açısından değil, esas olarak sınıfsal bakımdan anlamayı kastetmiş oluyoruz.

Siyasetsizleştirme

“Gezi” adıyla anılan ve yurt çapında 79 ilde, 2,5 milyon insanın katıldığı devlet tarafından kabul edilen direniş kendiliğinden gelme karakter taşımakla birlikte pek çoğunda politikleşmiş genç insanların özverili mücadeleleri vardır.

Eylemlerin sınıf analizi önümüzdeki dönemde yapılacaktır, ilk günden beri olayların içinde bulunanlar, görev yapanlar yaşadıkları deneyleri anlatacaklardır, şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, çoğu eskiden solcu olan bazılarının yaptıkları örgütsüzlük ve siyasetsizlik övgüsü, “yeter bu kadar, herkes evine gitsin” anlamına gelir, Tayyip Erdoğan'ın da istediği budur, ayrıca o yakıştırmalar sol siyasi gruplara “marjinal” demesine ve onların sembollerini “paçavralar” diye nitelemesine koşut düşer.

Türkiye solu bölük pörçüktür, aralarında kıyasıya rekabet vardır, bunlar bizzat kendilerinin de inkâr etmediği saptamalardır.

Sosyalist hareketin üzerinden önce Kenan Evren'in 12 Eylül tankı geçmiştir, o dönemden çıkış sürecine girildiğinde ise dünya sosyalizmi çökmüştür. Bu olgu Sol’a daha –askeri darbeden de– büyük bir darbe indirmiştir. Sadece bizde değil, Avrupa'da da Solun durumu hiç iyi değildir.

Buna rağmen Özgürlük ve Dayanışma Partisi girişimiyle solun bütünleşmesi ve güçlenmesi yolunda değerli bir adım atılmışken, –yazımızın konusu olmayan nedenler ve olaylar yüzünden– o hareket kendi başını yemiştir.

Bütün bu dağınıklığa rağmen sayıları yirmiyi aşan o “küçük sol grupları” küçümsemek, karşılığında hiçbir alternatif önermeden siyasetsizliğe övgü düzmek olsa olsa siyasi Sol'a küçümsemeyle bakanları rahatlatır, ama toplumsal devinime bir şey kazandırmaz.

Haftalardır “Sol gruplar eylemden çekilsinler” diyenlere hatırlatmak isteriz ki, üzerine ölü toprağı örtülmüş gibi toplumun hareketsiz ve eylemsiz olduğu –ve Tayyip Erdoğan'ın da bu sayede hâkimiyetin pekiştirdiği– yıllar boyunca sadece o gruplar eylemlilik içinde olmuşlardır.

Mesela uzun yıllar her 1 Mayıs'ta onlar direnmişlerdir, Taksim yasağına karşı eylemlerde onlar gaz, su ve cop yemişlerdir, o yasağı 2010'da kaldırtmışlar, 2012'de yasak ve şiddeti geri gelince, gene onlar baş kaldırmışlardır.

İstanbul, Ankara, İzmir'deki belli yerlerde haftanın bazen birkaç günü onlar anma etkinlikleri, protesto gösterileri, yürüyüşler düzenlemişlerdir. Bu eylemlerin çoğuna belki birkaç yüz kişi katılmıştır ve TV kanalları olsa olsa 30 saniyelik görüntü yayınlamışlardır. Üniversitelerde küçük küçük eylemler gerçekleştirenler onların mensuplarıdır, bazıları demokratik talepler için, bazıları gelen başbakanı veya bir bakanını protesto için toplanmışlardır.

Kimisinde güvenlikçi denilen haydutlar, kimisinde devlet zor kullanmıştır, öğrenciler hırpalanmışlar, içeri alınmışlar, Tayyip Erdoğan'ın gazabına uğramışlardır, “parasız eğitim isteyen” sessiz pankart açtıkları için 19 ay bile hapiste yattıkları olmuştur. Anadolu'da HES direnişlerini düzenleyenler de onlardır, biber gazından ölen Metin Öğretmen de sizlerin küçümsediği solculardandır.

Ama o grupların eylemcileri hiçbir zaman “bundan bir şey çıkmaz” diye hareketten geri durmamışlardır. Sadece üç büyük kent değil, Anadolu'da pek çok yerde –özellikle üniversitelerin bulunduğu illerde– eylemler yapmışlardır.

Eminiz ki, bugünün sabık solcuları Kızıldere, Nurhak, Mart 1978 Beyazıt, Mart 1995 Gazi Mahallesi katliamlarının, Aralık 2000 Cezaevi Direnişi kurbanlarını veya asılan devrimcileri ya da İbrahim Kaypakkaya'yı, Ulaş Bardakçı' yı, Metin Göktepe'yi anma etkinliklerine küçümseyerek bakmışlardır. Onlara göre anmaları yapanlar “Eski Türkiye'nin” kalıntılarıdır. 7 TİP'li gencin katilleri zaman aşımından yararlandıklarında protestoya çıkanlar gene o küçük gruplar olmuştu. Oysa hem toplumsal belleği canlı tutmak, hem de geçmişle bugün arasında köprü kurmak için yapılan o etkinliklerin değeri büyüktür. Çünkü hiçbir devrimci, hiç bir eylemci gökten zembille inmez. Harekette süreklilik ile yenilenme iç içedir. Bir sürecin dünü vardır, bugün ondan doğmuştur, yarın hepsinden doğacaktır.

Dün de bugün de eylemlerde gözaltına alınanlardan eziyet gören, düzenlenen fezlekeler nedeniyle tutuklanan eylemcilerin büyük çoğunluğu 1. Şubede sicili olanlardır, yani şu veya bu “marjinal grubun” mensuplarıdır. [Örneğin 1996'da bir eylemde gözaltına alınan Metin Göktepe'nin siyasi sicili olmasaydı işkencede öldürülmezdi.]

Köşemizden onları suçlamak, neredeyse Tayyip Erdoğan ve muhipleri gibi terörist ilan etmek kolaydır. Oysa Gezi eylemlerinin şiddet içerdiğini ileri sürmek de rejimin ağzıdır. Donanmış robokoplar karşısında o insanların elinde bulabilmişlerse sadece taş vardır. Tank gibi (eskiden panzer derdik) Toma aracına atılan bir kaç –evet birkaç– Molotof kokteyli silah mıdır? Sayısız görüntü yayınlandı, kaç adet molotof saydınız?

Oysa yukarıda andığımız ve anmadığımız tüm o küçük küçük eylemlerin gerçekte büyük bir birikimin damlaları olduğu, hiçbir şeyin boşa gitmediği şimdi ortaya çıkmıştır. O politik grupları küçümseyenlerin, somutta siyaset ve örgütlenme düşmanlığı yapanların yıllardır ısrarla, inatla sürdürülen eylemlilikten uzak durmayı marifet sayanların pek azı o küçük etkinliklere katılmıştır, çünkü yapılanları küçümsemişlerdir.

Politik Solun güçten uzak olması sözünü ettiğimiz dar etkinlikleri doğurmaktadır, ama içinde yaşadığımız çaptaki büyük hareketlilik doğduğunda, Sol o genliği kucaklayacak bir siyasal kalibreden de yoksundur.

Bir an her hangi bir ön yargıdan uzak kalarak düşünelim: Mesela 12 Eylül darbesinden önceki Devrimci Yol yaygınlığındaki bir siyasi hareket bugünkü Gezi eylemlerinde etkili bir rol oynayabilirdi, onların bir bölümünü kucaklayabilirdi. [Tekil bir örnek de olsa, Fatsa'da yaşanmış deney hâlâ incelenmesi ve sonuçlar çıkarılması gereken bir siyasal ve sosyal olaydı.]

İlk siyasi sonuçlar

Türkiye'nin yakın tarihinin bugünkü en büyük eylemliliğinin politik sonuçları neler olabilir? İlk bakışta görünenleri sayalım.

Birinci ve en önemli sonuç, topluma ve onun ileri güçlerine sinmiş durağanlığın sona ermiş olmasıdır. O dinamikler yeniden harekete geçmişler, potansiyel olmaktan güce dönüşmüşler ve sözcüğün adına yaraşır bir hareketlilik kazanmışlardır.

Direniş'in 27 Mayıs gecesi başladığı hedef gerçekleşmiş, Yargı önce Kışlanın yapılmasında yürütmeyi durdurmuş (Tayyip Erdoğan başta kararı yok sayarak Kışlanın yapılacağını ilan ettiği için eylemler boyut kazanmıştır). Her nedense ancak şimdi açıklanan 6 Haziran tarihli bir başka Yargı kararında ise Yayalaştırma Projesinin de iptal edildiği ortaya çıkmıştır. Bu olgu Tayyip Erdoğan'ın siyasi yenilgisinin hukuken tescilidir. Hukuk labirentlerinde dolaşarak o projeleri yeniden boyayıp getirme ihtimali hiç yok değildir, fakat şu anda o riski göze alacağı şüphelidir. Şayet direniş bu boyuta gelmeseydi ne mahkemeler o kararı alacaktı, ne de bir tepki çıkacaktı. Tayyip Erdoğan her dediğini yaptırdığı gibi bunu da yaptırmış olacaktı.

Ne var ki, eylemlerin çapı ve yaygınlığı rantçı, paracı rejimin Gezi Parkı'nı yok etmeye kalkışmasının önünü kesmiş, hareket kolluk kuvvetlerinin terörüne, kanunsuz uygulamalarına, Tayyip Erdoğan istibdadına yönelmiştir.

O şiddet Yayalaştırma Planının iptal kararı açıklandıktan sonra da sürmüş, 6 Eylül akşamı Taksim'den Yüksekkaldırım'a, Sıraserviler'e kadar her zamanki terör estirilmiştir. Fakat o terör de rejimin günah hanesine yazılmış, kadınlara saldıran palalı saldırganın polis tarafında himaye edilmesi, yargı tarafından salıverilmesi İleri Demokrasinin Emniyetinin ve Adliyesinin karakterini bir kez daha sergilemiştir.

Tayyip Erdoğan bugüne değin her istediğini yapmış, yaptırmıştır. Haftalar boyu süren Gezi Direnişinden sonra her istediğini yapamayacak, düşünecektir. Örnek mi? İşte Maliye Bakanlığı trafik ehliyetlerinin yenilenmesi için istenecek harcı 101 TL olarak belirlemişken, sosyal medyada dolaşan tweetleri görünce korkmuş, harcı 15 liraya indirmiştir. Direniş öncesinde olsaydı herkes ehliyetini yenilemek için o homurdana homurdana parayı öderdi. Harcın 86 TL birden düşürülmesi rejimin karakterini ortaya koymuyor mu? Demek ki, İleri Demokrasi harç değil haraç alacaktı.

İlginç olan şu ki, Tayyip Erdoğan muhaliflerinin bu atağından Tayyip Erdoğan seçmeni kitleler de yararlanacak. İşte bu örnek büyük önem taşımaktadır: Şayet Gezi'den esin alan kitleler yakın gelecekte sınıfsal taleplerle eyleme geçecek olurlarsa Tayyip Erdoğan'ın meydanlara topladığı kalabalıklar dışındaki AKP seçmenlerinin azımsanmayacak bir bölümü onlara hak verecek, şimdiki yapay (sınıfsal olmayan) bölünme çözülmeye ve Tayyip Erdoğan karşıtlığı sınıf boyutu kazanmaya yönelecektir.

İkincisi, Tayyip Erdoğan'a önemli bir darbe vurulmuştur, tek adamlığı sona ermemekle birlikte, gerek içeride, gerekse uluslararası alanda güçlüklerle, engellerle karşılaşacaktır.

Eylemlerin en somut ve kısa vadeli getirisi Tayyip Erdoğan'ın Başkanlık hayallerine ket vurmuş olmasıdır. İstediği Başkanlığı alamayacak, Abdullah Gül gibi Cumhurbaşkanlığına razı gelecektir. Veya parti tüzüğünü değiştirip üç dönemden fazla seçilmeme kuralından cayacaktır.

Başkanlık sisteminin ona bir faydası da “üç dönem” kuralının partide doğuracağı hoşnutsuzluğu sona erdirme olasılığı idi. Otoriter bir Başkanlık parlamentoyu hepten devreden çıkaracaktı. Fakat yetkisiz C. Başkanlığı aynı sonucu getirmeyecektir. Partisinde üç dönemdir mebus olan 178 kişi vardır. Onlar mebusluğa, bazıları ise bakanlığa nasıl veda edecektir? Otoriter Başkan olamayan Tayyip Erdoğan'ın bu sorun karşısında ne yapacağını kanaatimizce şu anda kendisi de bilmemektedir. Ayrıca bu darbeyi yemiş olmasının o 178 kişi arasındaki hoşnutsuzluklara da yansıması muhtemeldir.

Muhalefete sınıfsal içerik

Mevcut toplumsal muhalefeti siyasallaştıracak, ona emekçi sınıf boyutu kazandırabilecek bir siyasi güç yoktur. Siyasal güç olmadığı gibi gayrı siyasi bir örgütsel güç de bulunmamaktadır. Direnişin en büyük eksikliği bu olmuştur. Şayet direnişçilerin yanında işçi sınıfı bulunsaydı eylemler o zaman rejime asıl darbeyi indirmiş ve siyasal (sonra da sosyal) dönüşümü başlatmış olurdu. Oysa sendikal hareket eylemlerde çok etkisiz kalmıştır.

DİSK, KESK, TTB'nin destek çağrısı çok sınırlı kalmıştır. Sendikal hareket çok zayıftır, ve Hak İş'in tamamı, Türk İş'in birçok sendikası Gezi Direnişinde sessiz kalmış, yani rejimin yanında durmuştur. Bir siyasi ortam düşününüz ki, bu kadar önemli olaylar yaşanıyor ve Türk İş ile Hak İş'ten tek bir ses çıkmıyor.

Gezi Direnişini 1968 Fransa'sına benzeten çok kimse var. Ben dünyadan illa ki bir muadil bulma yanlısı değilim. Ama eğer karşılaştırılacaksa, şu çok önemli farkı akılda tutalım: Mayıs'ta öğrenciler düzenin sıkıcılığına ve bürokratizmine karşı başkaldırmışlardı, fakat eylem St. Michel Bulvarında kalmadı, Renault Fabrikaları başta olmak üzere 10 milyon işçi greve gitti.

Buna rağmen, o büyük direniş politikada hemen hiçbir yenileşme getirmedi. Başkan General de Gaulle seçimleri yenileyerek desteğini arttırdı. Ertesi yıl anayasayı değiştiremeyince çekildi, yerine başbakanı geldi, onu 1973'te bir başka sağcı izledi. 1981'de merkez sol seçimleri kazandıysa da değişim gerçekleşmedi.

Öğrenciler sınırlı haklar kazandılar, ama siyasi üst yapıda hiç yenilenme olmadı. 1968'in tek kazanımı feminist hareketin güçlenmesi, kadın üzerindeki erkek baskısının bir nebze gevşemesi oldu.

Bizde ise Tayyip Erdoğan'ın gerinerek ve övünerek söylediği gibi 11 milyon işçinin sadece 900 bini sendikalıdır.

İşçi hareketi taşeronluk, örgütsüzleştirme, kayıt dışı çalıştırma gibi etmenler yüzünden bu kadar ayrıştırıldıkça ve etkisiz kaldıkça, siyasal dönüşüm ancak sosyal kuvvetler diyeceğimiz dinamik toplum kesimlerine kalmaktadır. 27 Mayıs gecesinden beri hareket halinde olan da o dinamizmdir.

Fakat bundan Tayyip Erdoğan'ı gönderecek ve değişimi başlatacak sonuçlar çıkmaz. Bu nedenle, ilericilik adına Direnişi siyasetsizleştirmek isteyenlere aldırmadan, –yeni bir ivme kazanmış olan– sosyal muhalefetin siyasal, sendikal, kültürel örgütlenmesi hedefi toplumun ileri güçlerinin önünde durmaktadır. Bunun yolunu hep birlikte bulmak zorundayız. Somutta eylemliliğin sınıf boyutu kazanması şarttır.