Büyük reis

Başbakan şirazeden çıktı. Aklıyla değil, duygusal refleksleriyle siyaset yapıyor. Kendini kuşatılmış gören diktatör namzetlerinin tüm alışıldık davranışlarını sergiliyor. “Çapulcu” takımı haddini bilmedi, üzerine vardı. Çapulculuk her yere sirayet etti. Ayaklar başlara kafa tuttu. Avrupa Birliği ve ülkeleri ahde vefayı ayaklar altına alarak ona yan baktılar. CNNmerkez artık o CNN değil…

Dikkat edin, Kuzey Afrika seyahatinden döndükten sonra “etraf”tan uzunca bir süre hiç ses çıkmadı. Hep o konuştu. B. Arınç adeta dilini yutmuştu. Meydan C.Başkanı'na kaldı. Abdullah Gül günaşırı bir şeyler diyordu ama hep aynı şeyi söylüyordu. Yani hiç bir şey demiyordu. Antik Yunan'ın ve Roma'nın başı çarşaflı kahinlerinden biri gibiydi. Cengiz Çandar kulağına nerden ne kaçtıysa Erdoğan'a açıktan atıp tutmaya başlamıştı.

Tayyip Erdoğan kendi parti tüzüğünün altında kalıyor da denilebilir. Ya nefret ettiği S. Demirel gibi “eski…ler”den biri olacak, ya da her bir şeye kaadir kanun hükmünde Başkan! Başka bir çıkış yolu olsa gerektiği kadar esneyebilir ama yok! Polise de tam güvenemediği için o kadar övgü yağdırıyor, kendisinden yana olmayı hâlâ sürdüren efkârı dahi gizli gizli çileden çıkarma bahasına olmayacak şeyler söylemekten kendini alamıyor.

Sandık fetişizminin siyasi meşruiyetin kilidi diye takdim edildiği günler –yıllardan sonra– arkada kalıyor. Tayyip Erdoğan neye el atsa eline bulaşıyor. Sertleşiyor, ayıp ediyorsun diyorlar. Yumuşayacak oluyor, kimse güvenmiyor. Sorun çözmek için huzura aldığı heyette işçi temsilcisi kadın sendikacı ile durup dururken sen ben kavgası çıkarıyor, küsüp odasına kaçıyor… sonra geri dönüyor! Diktatörlerin ve diktatör olmaktan başka seçeneği kalmayanların hep yaptığını yapıyor. Profesyonelce kotarılmış büyük kalabalıkların önünde içini dökmeye koşuyor.

Magrip gezisi sonu ilk ayaküstü karşılama ayini ardından hızını alamadı, tek bir günde dört ayrı ilde dört mitingde konuştu. Ardından, yine doymadı, Ankara'da Sincan, İstanbul'da Kazlıçeşme'de konuştu. Bunlar AKP mitingleri değil, Tayyip Erdoğan mitingleriydi. Daha sonra Kayseri'de, Samsun'da, Erzurum'da ardılları geldi. Kazlıçeşme'de kürsünün yanıbaşında kalabalığa sızan sahte MHP bayrağından dahi medet umduğu görüldü.

Her gittiği yerde onunla gurur duyan kalabalıklara dönüp, “Kışla için plebisit önerdim. Bunu yapan insan diktatör olabilir mi?” diye ciddi ciddi soruyor. Diktatörün de, plebisitin de ne olduğunu bilmeye ihtiyaç duymadığını her davranışıyla gösteriyor.

AKP ricaliyle arasında alttan alta artarak süren bir gerginlik var. Gezi'de ve yurdun dört bir yanında sokaklarda, meydanlarda vâki polis vahşetine ABD'den ve AB'den gelen tepkiler onu daha da yalnızlaştırdı. Yalnızlaştıkça hırçınlaşıyor, sözleri ve davranışları parti üst kademelerinde tedirginlik ve tereddütlere yol açıyor. Ricalden bundan sonra, naturası gereği, her şey beklenebilir. Parti tabanının kendi varlığını onun şahsında tecessüm etmiş görmekten duyduğu keyif ve kıvancın kimlere nasıl ve ne kadar dokunduğu, bunun bu haliyle ilerde ne gibi bir ayrışmaya yol açabileceğini kestirmek çok zor olmasa gerek. Özellikle Cemaat'le ilişkinin iki taraf için de fevkalâde problemli olacağı şimdiden görülüyor. Reis Erdoğanın BÜYÜK REİS'e inkilap etmekten başka çaresi kalmadığı ölçüde Cemaatle arası büsbütün açılacaktır. Milli Görüşten gelme AKP tabanı başında diktatör bir Erdoğan Cemaat'in asla tahammül etmeyeceği bir şeydir. Bu bakımdan, AKP iktidarının bundan sonraki gidişi netameli olacak ve TC devletinin başı bu yüzden bir hayli ağrıyacaktır.

Gezi direnişinin geçici, “tuhaf” bir fenomen olmadığı anlaşıldıkça post-Erbakan Milli Görüşçülerin başını çektiği AKP koalisyonunun ve onunla birlikte Tayyip Erdoğan'ın miadı doluyor.