"Sıfır sorun"dan düşmanlık ilanına

Suriye'nin Türk savaş uçağını düşürmesine karşı Türk tarafının gösterdiği tepki pek çok kimsenin bildiği bazı örtülü gerçeklerin açık bir şekilde görülmesine de yol açtı. Daha da önemlisi, Suriye topraklarını üzerinde bir tampon bölge oluşturma emellerini gerçekleştirme için olayı bir vesile yapmaya hazırlandığını ortaya koydu.

Tayyip Erdoğan "Suriye artık düşman ülke" dedi, oysa Türkiye bu ülkeye karşı zaten düşmanca davranmaktaydı, muhalifleri ağırlıyor, onlarla toplantılar düzenliyordu. Erdoğan'ın sözleri Türk hükümetinin krizin bahane olarak kullanılacağına dair belirtiler verdi.

Erdoğan'ın sözleri "angajman kurallarının değişeceğini" ve bunun sonucunda sınıra yaklaşan Suriye askeri hedeflerinin tehdit olarak görüleceğini açıklaması, Suriye içinde "tampon bölge" uygulamasını fiili olarak hayata geçirmeye dönük bir açıklamaydı. Nitekim üç Suriye helikopterine karşı gösterilen tutum ilk uygulama oldu. F-16 savaş uçakları kaldırılarak helikopterler kendi ülkelerinde tehdide maruz bırakıldılar.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının "Suriye eli kanlı diktatör ve çetesinden kurtuluncaya kadar Türkiye gereken her türlü desteği verecektir" demesi silahlı muhalif grupları destekleyen hükümetinin bundan sonra bunu açıktan yapacağı, askeri desteği daha öteye taşıyacağı anlamına gelmekteydi.

Yakın zamanlarda Batı basınına yansıyan bilgiler Hatay'da mülteci kamplarının yanı sıra, askeri eğitim kampları da bulunduğunu ortaya koymuş ve kamplarda Suriyeli muhaliflere Türkiye ve ABD tarafından silah temin edildiği, eğitim verildiği bildirilmişti. Suriye'de ateşkes sağlanması için BM tarafından uygulanmaya çalışılan Annan Planı'nı kağıt üzerinde kabul eden AKP hükümeti, bu nedenle bu planı sabote etmeye dönük saldırılar düzenleyen muhaliflere silah ve askeri eğitim verdiğini resmi olarak kabul etmese de söylenenler gerçekti.

Muhaliflere silah sevkiyatı

New York Times gazetesi ABD'li yetkilileri kaynak göstererek Washington'un Suriye'deki muhaliflere CIA aracılığıyla otomatik tüfek, tanksavar ve diğer bazı başka silahların verildiğini yazmıştı.

Bu silah sevkiyatının, Suriye'deki Müslüman Kardeşler'in de aralarında olduğu bir grup aracıdan oluşan gizli şebekeler üzerinden yapıldığı ve silahların parasının da Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar tarafından ödendiği belirtilmişti.

Üst düzey ABD'li bir yetkili, CIA ajanlarının son birkaç haftadır Türkiye'nin güneyinde faaliyette olduklarını ifade etmiş, ajanların aynı zamanda söz konusu silahların El Kaide ve başka terör örgütlerinin eline geçmesini engellemek için de çalıştıklarını söylemişti.

Gazete Türkiye'de faaliyet gösteren ABD istihbarat birimlerinin Suriye'nin değişen muhalefet yapısı hakkında daha fazla bilgi edinmeyi amaçladıklarını, hangi gruplara silah verilmesi gerektiğine karar verdiklerini de bilgilere eklemişti.

Gazeteye konuşan ve düzenli olarak ABD'li muhataplarından bilgi alan bir Arap istihbarat yetkilisi, 'CIA görevlileri burada bulunuyor ve hem yeni kaynak, hem de kendilerine çalışacak yeni kişiler bulmaya çalışıyor ' dedi.

CIA'in Suriyeli muhaliflere tek yardımı silah ve mühimmatla da sınırlı değil. ABD'li yetkililer ve CIA ajanları, Suriye birliklerinin durum ve konum bilgilerine dair uydu görüntülerini ve başka bazı ayrıntılı istihbaratı da muhaliflerle aktarmaktadır (New York Times, "CIA Said to Aid in Steering Arms to Syrian Rebels, 21 Haziran 2012).

Sadece bu kadar da değil: Türkiye'nin 2000 kadar eğitilmiş gönüllüyü Suriye'de savaşmak üzere sınırdan içeri soktuğu da iddialar arasında yer alıyor.

Uçak olayında yalanlar

Düşürülen F-4 tipi Türk savaş uçağının donanımlı olduğu, silah bulundurmadığı, deneme uçuşu yaptığı ve yeni kurulan radarları kontrol ettiği Ankara tarafından söylenmektedir. Yeni kurulan radarlardan kasıt resmen açıklanmasa da, Kürecik'teki radarlardır.

Gerçekte ise denenen radarlar Rusya'nın Suriye'de yeni kurduğu ve alçak uçuşları kontrol eden radarlardır. Yani F-4 uçağı bir casus uçağıdır.

Uçağın uluslararası hava sahasında vurulduğu ise tamamen yalandır. Türk tarafı uçağın Suriye hava sahasına girdiğini, ama çıktığını, çıktıktan sonra vurulduğunu, kayarak düşerken tekrar o alana girdiğini ve Suriye kara sularına düştüğünü söylemektedir. Uçağın uçaksavarlarla değil, füzeyle vurulduğunu iddia etmektedir. Suriye ise uçağın füzeyle değil, uçaksavarla düşürüldüğünü söylemektedir.

Burada Suriye'nin açıklaması doğru gözükmektedir. Türk tarafının iddiasını Fatih Altaylı şöyle çürütmüştür: “Uçaksavar menzili en fazla 3 km.dir, uçağın Suriye alanında vurulmuş olması bu nedenle akla yatkındır, o sahanın uzağında uçak ancak füzeyle vurulabilirdi, o durumda havada paramparça olurdu, yani kayarak düşmesi, tekrar Suriye alanına girmiş olma ihtimali yoktur."

Daha sonra Wall Street Journal Gazetesi de uçağın Suriye hava sahasında vurulduğunu yazınca Tayyip Erdoğan Kayseri'de pek hiddetlendi ve şiddetlendi, gazeteyi "namert" diye niteledi. Namert lafı argoda kabadayılar tarafından kullanılır ve bir gazete "namert" olmaz, fakat siz dünya kamuoyuna değil Türklere sesleniyorsanız, hele hele karşınızdaki kitle partinizin yerel kongre delegeleri ve üyeleriyse, bol bol namert diye küfredebilirsiniz. Nasıl olsa üyeleriniz ve seçmenleriniz siz ne söyleseniz hikmet buyurduğunuzu kabul edecek kadar size tapmaktadırlar.

Öte yandan, Suriye'nin sahasına girmiş uçağı vurmaması, uyarması gerekirdi. Vurduğu alanın kendi hava sahası olması yaptığını meşru kılar, ama haklı çıkarmaz. Bu bakımdan Şam rejiminin yaptığı olağan değildir. Fakat Erdoğan uzun yıllar kardeşim, dediği, sık sık muhabbetle kucaklaşıp, öpüştüğü, hatta ailecek tatil yaptığı Esad'a ve rejimine karşı o denli düşmanlık güttü ki, Suriye de onun uçağına düşman tayyaresi gibi davrandı.

Şam rejiminin uygulamaları ve katliamları tabii ki kabul edilemez, muhaliflerin köktendinci gruplar olması da işbaşındaki rejimi asla aklamaz, ama Ankara'nın ABD politikaları uyarınca Suriye'nin içine müdahale etmesi, Washington'un bölgedeki politikalarına koçbaşlığı yapması da reddedilmelidir.

Hatırlanacağı üzere, aynı şahıs AKP Genel Başbakanı olarak ABD'nin peşinde Irak'a müdahale etmek için topraklarını ABD ordusuna açmıştı, ABD birlikleri İskenderun'dan karaya çıkıp, Mardin'e kadar gelmişlerdi, dahası da Trakya'dan Güneydoğu'ya katar katar asker sevkedilmişti. Ama 1 Mart 2003 tezkeresi Meclis'te gerekli 2/3 oyu alamayınca, Erdoğan'ın savaş sevdası yarıda kalmıştı. Şimdi kendisi Suriye'ye karşı da benzer politika içindedir. ABD Irak'a olduğu gibi Suriye'ye müdahale edemeyeceği, Rusya ve Çin'in sert tepkisini göze alamayacağı için şimdi politikasını muhibbi Erdoğan üzerinden yürütmektedir.

Hatırlatalım ki, Erdoğan 2001'de partisini kurduktan altı ay kadar sonra Ocak 2002'de Washington'a gitmiş ve (o sırada gazeteci olarak orada bulunan Turan Yavuz'un "Çuvallayan İttifak" kitabında ayrıntılarla anlattığı gibi) George W. Bush'la görüşmüş, taahhütlerde bulunmuş, başını ta o zamanlardan Beyaz Saray'da bağlatmıştı. Aradan 10 yılı aşkın zaman geçti, o yolda azimle yürüyor. Her ne kadar Davutoğlu'nun Osmanlı'yı ihya etmek hayalleri iflas ettiyse de, evvel Allah Beyaz Saray sapa sağlam yerinde.