68'in masumiyeti ve devrimci şiddet

1881'de Rus Çarı'na suikast düzenleyen Narodnaya Volya örgütünden Jelyabov, “Tarih çok yavaş yürümektedir. Tarihin bir dürtüklenmeye gereksinmesi vardır”, diye açıklamıştı eylemin amacını. Çarın ölümü ve eylemcilerin idamıyla sonuçlanan bu suikast Rusya'da tarihin ilerlemesini ne ölçüde hızlandırmıştır? Spekülatif ve çelişkili yorumlara açık bir soru.

Narodnik hareket uzun ömürlü olamadı; ne var ki devrimci şiddeti bir katalizör olarak kullanma fikri onlarla birlikte yitip gitmedi. “Yoldaşlar, yanlış insanlara doğruyu anlatmaya çalışmanın anlamı yok. Biz bunu daha önce uzun süre yaptık”, diye başlayan, ajitasyon dozu yüksek RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) bildirisinde de bulabiliriz bu fikrin izlerini. RAF'ın 5 Haziran 1970 tarihli başlangıç bildirisi “yoldaşlara mektup” şeklinde kaleme alınmıştı ve “çelişkileri sivriltmek” ve “doruğa tırmandırmak” üzere Kızıl Ordu'yu inşa ettiklerini açıklıyordu:

“Onlara Kızıl Ordu Fraksiyonu'nu inşa ettiğimizi ve bunun onların ordusu olduğunu söyleyin. Ve şimdi her şeyin başladığını da söyleyin. Onlar 'neden şimdi?' diye aptalca sorular sormayacaktır.”

“Onlar” kimdi peki? “Küçük burjuva entelektüelleri, korkudan altına edenler, eylemsiz sol gevezeler” değildi elbette... “Çok çocuklu yoksul ailelere, genç işçilere ve çıraklara, ortaokul öğrencilerine, yoksul semtlerdeki ailelere, Siemens, AEG-Telefunken, SEL ve Osram işçilerine, hem ev işi yapıp çocuğa bakmak hem de çalışmak zorunda kalan evli kadın işçilere anlatmalısınız” diyordu bildiride.  

RAF'ın Almanya'daki eylemleri, örgütü finanse etmek için 1970'te gerçekleştirilen bir dizi banka soygunuyla başladı; bombalama, kurşunlama, rehin alma ve infazlarla çeşitlenerek yedi yıl kadar sürdü. (İlk politik suikast, 1974'te Berlin temyiz mahkemesi başkanına yapılmıştır.) Eylem hedeflerine bakıldığında (bankalar, tekeller, AVM'ler, polis, yargı, ABD'nin Almanya'daki üsleri vb.) kime karşı mücadele ettikleri açıktır. Liderlerinden Holger Meins'ın deyişiyle, “ya bir pislik ya da insan” olmak arasında tercihte bulunmuşlar ve “insanın özgürleşmesi için, pisliklere karşı insan olarak mücadele” etmeye karar vermişlerdi.

Yeterince açık olmayan şey; eylemlerinin, başlangıçta işaret ettikleri toplumsal katman nezdinde ne ölçüde yankı ve destek bulduğudur. Selami İnce, Ulrike Meinhof'un yaşamını konu alan gazete yazısında, halkın yüzde 70'inin “Meinhof'u evimde saklarım” diye yanıtladığı bir kamuoyu yoklamasından bahsediyor. Öte yandan Devrimci Şiddet başlıklı araştırmasında Isabelle Sommier, “RAF''ın aynı anda kırktan fazla militanı asla olmadı, yani yedi yıl boyunca yüz kişi kadardı”, diye yazmış. Duygusal desteğin somut, fiili desteğe dönüşemediği, politik halkaların eksik kaldığı anlaşılıyor.

***

Isabelle Sommier politik şiddet ve toplumsal hareketler konusunda uzman bir sosyoloji profesörü. Türkçe'deki ilk kitabı Devrimci Şiddet, ABD, Japonya, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ileri endüstriyel-kapitalist toplumlarda, 1960'ların sonlarında uç veren silahlı mücadeleyi benimsemiş oluşumları konu ediniyor. Bu oluşumların 1970'li yıllarda doruk yapan eylemlilikleri, –tedricen zayıflayarak da olsa– 1980'li yıllar boyunca devam edip, 1990'larda tümüyle sona ermiş bilindiği gibi.

Çalışma önemli bir teze sahip. 1968'in “masum öğrenci hareketleri” ile 1970'lerin “eli kanlı devrimci örgütleri” arasına bir uçurum koyan hâkim tarih yazımı geleneğini reddederek iki dönem arasında bir süreklilik olduğunu ileri sürüyor. Kitaba kısa bir önsöz yazan Ömer Laçiner'e göre, yazarın sunduğu “veri tabanı”, “iyi” 1960'lar ile “kötü” 1970'ler arasındaki bağıntıyı kurmak için “fazlasıyla” yeterli... Araştırma gerçekten de beş ülkeye (ABD, İtalya, Almanya, Fransa ve Japonya) ait karşılaştırmalı tablolar, eylemlerin niteliğini ve niceliğini ortaya koyan rakamsal veriler, önderlerin kısa biyografileri vb. açısından hayli zengin. Laçiner şöyle yazmış:

“[V]eriler, açıkça göstermektedir ki; 'aşırı sol unsurlar'a atfedilen amaç ve yönelimler, 'masum öğrenci hareketi'nin doğuşuna içrektir; o nedenle geniş kitle tarafından hiç yadırganmadığı gibi, o amaçlar adına 'devrimci şiddet'i va'zeden grupçukların öne çıkışı, çoğunluğun (...) onay verdiği havadan uzun süre beslenmiştir.

Kitabın bizi üzerinde düşünmeye sürüklediği soru tam da bu: O havanın nasıl olup da oluştuğu...” (s. 8)

Açıkçası fikri/ideolojik temelleri olmaksızın yalnızca verilere bakarak “amaç ve yönelimler”in sürekliliğini kavramak; deyim yerindeyse, “dönemin ruhu”nu solumak pek mümkün olmuyor. Olgu ve olaylar üzerinden giden çalışma, arka planı iyi okuyamıyor; bu tarafı bir parça zayıf kalmış bana göre. Dünya ölçeğinde sol grupları, “devrimci durum vardır” ya da “genel eğilim devrimdir” analizini yapmaya iten sınıfsal hareketlilik -grevler, fabrika işgalleri, sendikal bürokrasiye tepkiler vb.- üzerinde de fazlaca durulmamış.

Buna karşılık kitap “uluslararası bağlam”ın analizi bakımından başarılı sayılabilir. Vietnam halkının Amerikan süper gücüne karşı kahramanca yürüttüğü mücadele, Che'nin “tek tek ateşler yakmak” üzere yola çıkışının ardından 1967'de Bolivya'da öldürülmesi, Mao Zedung'un 1968'de gençliğe dayanarak başlattığı kültür devrimi, Lin Piao'nun geliştirdiği dünya çapında halk savaşı teorisi (Emperyalizm periferiden kuşatılacaktır!) hatırlatılıyor ve deniyor ki, “uluslararası bağlam savaşçı bir imgelemi, savaşan halklarla dayanışma duygusunu beslemiştir ve şehir gerillasından esinlenen yeni eylem türlerinin ortaya çıkışının hazırlayıcısı olmuştur”. (s. 31-32)

Filistin halkının İsrail'e karşı başlattığı kurtuluş mücadelesine “Uluslararası bağlam”da değinilmemiş olması bir başka eksiklik. Neyse ki “Anti-emperyalizm ve eylemin ulus-aşırılaşması” bölümünde, Filistinlilerle birlikte yönetilen operasyonlara referansla bu eksiklik telâfi edilmiş. Özellikle Japon Kızıl Ordusu'nun Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ile sıkı işbirliği kayda değer. Ortak eylemler ile yetinmeyip ortak broşür (Arap Gerillası ve Dünya Kızıl Ordusu) basmaya ve belgesel çekmeye dek ilerletmişler bu işbirliğini.

Yeri gelmişken, Avrupa'da ve özellikle Japonya'daki isyanların anti-emperyalist, anti-Amerikancı yönüne de değinelim. ABD savaş gemilerinin Japonya'da protesto edilişi, aynı yıllarda Türkiye'de yapılan 6. Filo karşıtı gösterileri ne çok hatırlatıyor; bir anlamda eylemlerin küresel karakterini açığa çıkarıyor:

“19 Ocak 1968'de, US Enterprise'ın Sasebo limanına yanaşması şiddetli bir gösteriye neden olur ve bu gösteri sırasında Enternasyonal eşliğinde ve 'Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi! Savaş Gemisi Japonya'dan çık! Japon Topraklarında Nükleer Silahlanmaya Hayır!' sloganlarıyla dışişleri bakanlığı saldırıya uğrar. Nisan 1968'de Amerika karşıtı ayaklanmalarda Tokyo'da 110 kişi yaralanır ve 179 kişi tutuklanır.” (s. 39)  

Hannah Arendt, “Şiddet Üzerine” başlıklı makalesinde, “psikolojik açıdan [68 kuşağının] her yerde ortak bir özelliği var”, teşhisinde bulunmuştu: “Ödün vermez bir cesaret, şaşırtıcı bir eylem istenci ve değişimin olanaklılığı konusunda aynı ölçüde şaşırtıcı bir güven”. Fransa'dan Japonya'ya, 1960'lardan 1970'lere taşan protestoların radikalleşerek silahlı mücadele formlarına evrilmelerinde de, sonrasında düşüşe geçmelerinde de bizzat devletin baskı ve zor aygıtlarının, devlet destekli faşist odakların oynadığı ciddi bir rol var. Hakkını verelim; Isabelle Sommier, “1964-1974 döneminde, aşırı sağcı gruplar aşırı solunkilerden yedi kat daha fazla sayıda kurbanın (63 kişi) ölümünden sorumludur”, diyerek bu baskının altını özenle çizmiş. 1969-1980 döneminin bütününe bakıldığında ise neo-faşist grupların daha az sayıda eylem yaptıkları, ama daha fazla ölüme neden oldukları görülüyor. (s. 59)  

Yoldaşları Ulrike Meinhof ile Andreas Baader gibi hücresinde ölü bulunan ve ölümü kayıtlara “intihar” olarak geçen Gudrun Ensslin haykırmamış mıydı? “Hepinizi öldürecekler – hangi alçaklarla karşı karşıya olduğumuzu biliyorsunuz, karşımızdaki Auschwitz kuşağıdır, Auschwitz'i yaratan insanlarla tartışılamaz.”  

Kaynakça:
Isabelle Sommier, Devrimci Şiddet, İletişim Yay., 2012.
Selami İnce, “Ulrike”, Birgün Pazar, 7 Ekim 2012
Hannah Arendt, “Şiddet Üzerine”, Cogito, Kış-Bahar 1996