Gıda politikası ve kapitalizm

"Misyonumuz: Tarımsal ve ekolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamak, Kırsal alanda yaşam standardını yükseltmek, Ülkemiz ve dünya pazarlarının ihtiyacı olan güvenilir gıdaya ve kaliteli tarım ürünlerine erişebilirliği sağlamak.”

Bu alıntı T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığındandır. Çok net değil mi? Yine de açalım, mealen diyor ki, “biz pazar için üretim yapacağız ama bunu yaparken sürdürülebilirliği sağlayabilir ve kırsal alanda yaşam standartlarını yükseltebiliriz”. Hem pazar için tarımsal üretimde bulunmak hem de kırsal alanda yaşam standartlarını yükseltmek mümkün olabilir mi sorusu akla geliyor. Bu bir çelişki olmaz mı diye düşünüyoruz. Sorunun cevabı yine aynı bakanlığın 2010-2014 stratejik planının girişinde ifade ediliyor. Evet bu bir 'paradoks'tur.

“Son yüz yıldır insanlık, artan nüfusu beslemek için “modern” olarak tanımladığı metotları benimsemiş, doğayı kendi ihtiyaçları çerçevesinde dönüştürme çabasında büyük bir başarı kazanmıştır. Bu başarı tarımda verimliliği arttırmış ve gelişmiş ülkeler kendi insanlarının beslenme ihtiyacını gidermiştir. Ancak bu mücadele salt tarım odaklı olmadığından, bu ülkelerin sanayi ve hizmet sektöründeki büyüklükleri ile kıyaslandığında tarımsal üretimleri, nispi olarak azalmış ve toplam ulusal GSYİH'larının yüzde 2'lerine kadar gerilemiştir. Bu durum tarımın birinci paradoksunu doğurmuştur. Tarımsal üretimleri sanayi ve hizmet üretimlerinden daha yüksek olan ülkelerin vatandaşları açlık tehdidiyle daha fazla yüz yüzedir. Tarım sektöründe çalışanlarının gelirleri ise çok daha düşüktür.”

Kapitalist bir sistem içerisinde ve de tarım ile gıda üretiminin pazar tarafından belirlendiği bir durumda başka türlü olması mümkün olamazdı. Önce bunun tespiti gereklidir. Teorik olarak mümkün olamayacak olanın pratikte mümkün olacağını beklemek boş hayalciliktir. Bazıları bunun teorik olarak mümkün olamayacağı iddiasını pek abartılı bulabilir. Bu noktaya gelmeden önce bu paragraftaki ilk cümlede kapitalist sistem içerisinde dendikten sonra pazar tarafından belirlenmenin ayrıca ifade edilmesini açıklayalım. Kapitalizmin tarihi bize gösterdi ki sistem işlerken tüm ekonomik ilişkiler saf kapitalist ilişkiler olarak yaşanmıyor. Tabii ki kapitalizm tarafından sürekli etkileniyor ama “sosyal devlet” çerçevesinde pazar için yapılan üretiminin dışında da üretimler olduğunu biliyoruz. Burada söz konusu olan köylülerin kendi ihtiyaçları için yaptıkları üretim değildir sadece, devletin gerçekleştirdiği kimi hizmet ve mal üretimlerini de hesaba katmak gereklidir. Bunların arızi olduğunu ve sistemin sürekli kapitalize alanları genişletme basıncı olduğunu düşünmekle birlikte dekapitalize alanların mümkün olduğunu da hatırlamakta yarar vardır.

Tekrar kapitalist pazar için tarımsal ürün ve gıda üretiminde neden bu sektörde çalışanların yaşam standartlarının diğer çalışanlara göre daha aşağıda olacağı meselesine gelelim.

Meseleyi öncelikle teorik düzlemde ele alalım. Birinci kavramamız “pazar için üretim” neyi ifade etmektedir? Kapitalist pazar basit olarak bir arz-talep ilişkisi midir? Ya da arz ve talep üretici ve tüketicinin bizatihi belirledikleri şeyler midir? Yoksa bunların üstünde ya da dışında diyelim başka bir şey tarafından mı belirlenir. Ne tüketeceğime ben karar vermiyor muyum? Benim ne tüketeceğim benim ihtiyacım değil mi? Benim ne tüketeceğim satıcının ihtiyacı tarafından mı belirleniyor? Aslında burada mesele bu kadar düz işlemiyor. Eğer bir kapitalist sistemden söz ediyorsak bu sistemin ayakta kalması için bazı zorunlulukların olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Bu zorunlulukların neler olduğu konusu tartışılabilir ve de farklı düşünülebilir, ama kesin olun bir şey var ki o da her sistemin bazı olmazsa olmazlarının olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla neyin tüketileceği tüketenin ihtiyaçları, üretenin ihtiyaçları ve tüm bunların üzerinde sistemin ihtiyaçlarının bileşkesi olarak beliriyor. Sistemin ihtiyacı ne demek diye sorulabilir. Böyle bir kategori olabilir mi? Evet, olabilir. Olabilir cevabı yetersiz kalıyor aslında, evet kesinlikle var demek gerekli.

Bu kısmı tartışmaya tekrar döneceğiz. Bir parantez açarak Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine bir göz atalım. 2011 yılı hane halkı harcamalarına göre gelir açısından alt %40'lık grup en çok konut ve gıda harcaması yapıyor. Bu grubun gıda harcaması %30’lar civarında. TÜİK hesaplamalarında lokanta ve pastane gibi gıda ile ilgili harcamalar otel harcamaları ile aynı başlık altında birleştirilmiş durumda. Dolayısıyla dışarıda yenen yemek harcaması gıda harcamasına net olarak katılamıyor. Biz bunu yaklaşık tahmini olarak katttığımız zaman gıda için harcanan miktarın toplam harcama içerisinde yüzde otuzu geçmekte olduğunu görürüz. Yine bu harcama içerisine alkollü içecekler dahil değildir. Bu oranların ne gibi bir önemi var sistem açısından diye bakalım. İki açıdan önemi var. Birincisi bu bir pazar alanı, sermaye bu alana girecek, bu alanda tüketim artırılacak ve daha fazla kâr elde edilecek. Aman dikkat! İkinci açıya geldik. Bu açı sıkıntılı biraz. Eğer ki insanlar gıda için daha çok para harcamak zorunda kalırsa bunun sonucunda işgücünün yeniden üretim maliyeti artacaktır. Gıda harcamalarının %30'u aştığını söyleyerek işgücünün yeniden üretimi açısından aslında en büyük masraf kaleminin gıda olduğunu söylemiş oluyor TÜİK verileri. İşgücünün ya da daha doğru bir deyimle emek gücünün bir meta olarak değerini belirleyen şey onda barındırılan emek tarafından belirlenir önermesini alalım. Bu emek hangi yollarla içerilir. Birincisi verili ana gelinceye kadar tüketilen esansiyel ürünlerle. Bununla neyi kastediyorum? O iş için gereken nitelik ve niceliği üretmek için gereken asgari ihtiyacı kastediyorum. Bir fabrikada basit bir iş yapacak, bir fast food’da kasiyer olarak çalışacaksanız yüksek okul mezunu olmanız gerekmemektedir. Dolayısıyla bunun için tükettiğiniz her tür mal ve hizmetin barındırdığı emek sizin tarafınızdan bir biçimiyle içerilmiş olsa da burada hesaba katılmaz. Ayrıca ertesi gün işe gelmeyi sürdürmek için asgari düzeyde sağlığınızı koruyacak kadar barınmanız, ulaşmanız ve enerji almanız gereklidir. Sizin lüks bir evde kalmanız durumunda tükettiğiniz emek de o iş için gerekmemektedir ve bu da hesaba dahil değildir. Sistem verili an ve verili iş için gerekli tüketimleri aslında belirlemiştir ve sizden bunları tüketmeniz beklenir. Başkası pratik açıdan aslında mümkün de olmaz. Ya da sürdürülebilir olmaz. Emek gücünün bu üretim ve her gün yeniden üretim maliyetini düşürmek sistem için önemlidir. Bu yüzden işler daha fazla otomasyona bağlanır. Böylece işçi daha az bilgiye ihtiyaç duyar ve bu da maliyeti düşürür. Bunun dışında işçinin barınması için barakalar yapıp onlarca kişiyi yatırabilir ve kişi başına düşen konaklama bedelini sıfıra çok yaklaştırabilirsiniz. Ama gıda konusunda bunu yapamazsınız. Çalışmak için belirli bir düzeyde enerjiye ihtiyaç duyar insan ve bu enerjiyi ona vermek zorundasınız. Peki ama nasıl?

Nasılın cevabı aslında ortada. İşçi çalışmak için gerekli enerjiyi en ucuz kaynaktan karşılamak durumundadır. Gerekli kalorinin maliyeti nedir derseniz işçiler üzerinde yapılan bir araştırmanın verilerine göre “Türkiye’deki 2011 Temmuz ayındaki fiyatlarla 1 kg margarinin 3 ila 4 Türk Lirası (TL) olduğu rafine beyaz makarnanın kilosunun 1,7 TL toz şekerin kilosunun ortalama 2,5 TL, integral buğdaydan yapılan makarna kilosunun 10,58 TL, baklagillerin kilosunun 4-8 TL, süt ve beyaz peynir gibi süt ürünlerinin litre veya kg fiyatının 2- 24 TL, meyvelerin kilosunun 4-8 TL olduğu görülecektir (104; 105; 106). Bu fiyatlarla her 100 kalorinin maliyeti yaklaşık olarak yağ için 4 kuruş, rafine beyaz makarna için 5 kuruş, şeker için 6 kuruş, baklagiller için 10 kuruş ve üzeri, integral undan yapılan makarna için 30 kuruş, süt ve süt ürünlerinde 30 ila 80 kuruş ve meyvelere sıra geldiğinde 50 ila 100 kuruş olduğu hesaplanabilir. Bu hesaplamalarla kalori maliyeti açısından sağlıklı ve sağlıksız gıdalar arasındaki 6 ila 25 kat farklılıkların olduğu görülmektedir”. Demek ki sistemin ucuz işçi ihtiyacını karşılamak için bu işçilerin yağ, beyaz unlu mamüller makarna ve şeker ile beslenmesi gerekmektedir. Bu ne bahasına olmaktadır işçinin sağlıksızlığı, ve bunun sonucunda yaşam yılının kısalması bahasına. Bu durum yine sistem için en uygun olandır. İşçi çalışabildiği sürece yaşasın yeter. Sonra emekli olacak ve emekli olduktan sonra ne kadar az yaşarsa sisteme o kadar az yük oluşturacaktır. Dolayısıyla işçinin sağlıksız beslenmesi sistem için son derece sağlıklıdır. Bu yüzden sık rahatsızlanır ve de sağlık giderleri artmaz mı? Artmaz. Neden mi? Birincisi yedek işgücü varlığı işçileri sağlık nedeniyle işten uzaklaşmaktan alıkoymaktadır. Pek çok işçi hasta iken bile çalışmaktadır. Yedeği bol olan bir malın yani emek gücünün piyasa değeri düşerken işçiler kendi sağlıklarından daha fazla taviz vermeye başlarlar.

Yani ortada bir zincir var. Birileri için saadet çoğunluk içinse saadetsizlik zinciri. Yedeği bol olan bir meta olarak emek gücü değersizleşirken onun yeniden üretim maliyeti baskı altında kalacaktır. Onun yeniden üretim araçlarından biri olan sağlık hizmeti de öyle. O da ucuzlatılacaktır. Bu alanda çalışanların ücretleri düşürülecektir vs. vs. Ama hiç bir yeniden üretim alanı gıda kadar büyük bir öneme sahip değildir ve bu yüzden bu alan mümkün olduğu kadar ucuzlatılmalıdır. Bu alandaki maliyet artışı her alana etki edecektir. Bu alandaki maliyet artışı tüm diğer alanlarda emek gücünü pahalı hale getirecektir.

Bu alanın ucuzlatılmasının bir yolu işçilerin neleri tüketeceğini belirlemekten geçerken diğer yolu bu alandaki işgücünü özel olarak bastırmaktır. İşte bu yüzdendir ki “tarım sektöründe çalışanların gelirleri daha düşüktür.”. Yalnızca tarım sektöründe çalışanlar mı? Türkiye için bakıldığı zaman evet, insanlar daha fazla evlerinde kendileri tüketiyorlar dolayısıyla tarım sektöründeki fiyatlar çok daha önemli olabilir. Ama ABD'de durum tam da böyle değildir. İnsanlar gıda harcamalarının yarısından fazlasını dışarıda yapıyorlar ve dolayısıyla gıda satış yerleri de tarım kadar önemli hale gelebiliyor. ABD'de tarımda çalışanlardan 25 kat daha fazlası gıda üretim ve servisi ile ilgili işlerde çalışmaktadır. Dolayısıyla bu alandaki ücretler de tarım gibi düşük olmak zorundadır. 2011 Mayıs ayı itibariyle ABD için yıllık ortalama gelir 45 bin dolar civarında iken tarım ve gıda çalışanları için bu miktar 20 bin dolar dolaylarındadır. Bunun yanı sıra neredeyse her düzeyde eleman için tarım ve gıda sektörü daha az ücret demektir. Örneğin teknisyenler alanlarına göre 42 bin ila 67 bin dolar yıllık ücret alırken gıda ve tarım teknisyenleri 36 bin dolar almaktadır. Yöneticiler alanlarına göre ortalama 90 ila 130 bin dolar yıllık ücret alırken tarım alanındaki yöneticiler 70 bin dolar almaktadır.

Tüm bunların bir anlamı var. Gıda alanı her açıdan sömürünün en yoğun olduğu alandır ve öyle de olmak durumundadır. Geçerken bir bilgi daha aktaralım. Yine ABD verilerine göre tarım sektöründe çalışanların %80'i ABD haricinde doğmuş kişilerdir. Göçmen işçi ve kaçak işçi çalışmasının yoğun olduğu bir alandır tarım.

Türkiye'ye geldiğimiz zaman nasıl bir manzara ile karşılaşıyoruz? Şeklen çok farklı bir manzara var. Birinci farklılık tarımda çalışan nüfusun payı ile ilgili. ABD'de tarımda çalışanlar yüzde ikinin altında iken Türkiye'de yüzde yirmibeşi geçmiş durumda. Avrupa'da Polonya, Portekiz ve Yunanistan haricinde yüzde onun altında ve hatta toplamda yüzde üçün bile altında olduğu söylenebilir. Yüksek olan üç ülkede ise oranlar yüzde 11-13 aralığında değişmektedir. Bu kadar yoğun tarım işçisinin olduğu bir yerde kayıt dışı ile ilgili verilere bakıldığında sanayi ve hizmet sektöründe kayıt dışı çalışma sırasıyla %32 ve %26 iken tarımda bu oranın %84 gibi neredeyse sıradan ve sanki olması gereken buymuş gibi bir durum arz ettiği görülüyor. Oranlar şaşırtıcı mı, ya da beklenenin dışında mı? Tabii ki hayır. Teorik olarak olması gerekenler bunlar aslında ve veriler de sadece bunları söylüyor. Kayıt dışılık maliyeti düşürmek için zorunluluktur. Kapitalist sistemin tekerleği öncelikle ve özellikle emek gücünün yeniden üretiminin en önemli gider kalemi olan gıdanın ucuz olması ile dönüyor. Yani önce ucuz gıda sağlanmalıdır.

İlk bakışta aman ne hoş, böylece insanlar gıdaya daha rahat ulaşabilecekler gibi bir düşünce gelebilir insanın aklına ama sol adına siyaset yapanlar meseleye daha farklı bakmalıdırlar. Bakmazlarsa ne olur? O zaman AKP hükümetini alkışlamak gerekir. Çerçevenin dışına çıkmayı başaramazsak söyleyecek sözümüz kalmaz. AKP hükümeti neler yaptı ki alkışlanabilir olsun derseniz önce hükümet programlarında neler söylemişler onlara bakalım. Erdoğan'ın başkanlığındaki ilk hükümet olan 59’uncu hükümetin 18 MART 2003 tarihinde TBMM’ne sunulan ve toplam 22 sayfa olan programında şunlar geçmekte idi:

“(...), tarım sektörünün yeniden canlandırılması, gıda sektörünün modernizasyonu, ormancılığın geliştirilmesi, (...) su kaynaklarının etkin yönetimi, çevrenin korunması, KOBİ’lerin ve kooperatiflerin desteklenmesi, özelleştirme sürecinin şeffaf ve etkin gerçekleştirilmesi, finansal hizmetler sektörünün yeniden yapılandırılması, yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve ihracatın artırılması yoluyla sağlanacaktır. Tarım sektöründe verimliliğin ve üretimin artırılması, (...) Alternatif ürün projesi ile üretimin iç ve dış Pazar talebine göre yönlendirilmesi sağlanacaktır. Tarım, Ormancılık ve Hayvancılık ürünlerinin dünya piyasalarına arzı teşvik edilecek, sektörün kendi-kendine yeterliliğine destek verilerek yoksulluğun ortadan kaldırılmasına ağırlık verilecek, (...), tarım sektörüne daha rekabetçi yapı kazandırmak amacıyla, piyasa fiyatlarına duyarlı üretim sistemlerinin oluşmasına imkan sağlanacaktır”. 60. hükümete gelindiğinde program biraz daha ayrıntılı hale gelmişti. “Ülkemizde 6,1 milyon kişinin istihdam edildiği ve çalışan nüfusun yüzde 27'sinin geçimini sağladığı tarım sektörü, insanımızın temel ihtiyaçlarının karşılanmasındaki vazgeçilmezliği nedeniyle hayati öneme sahiptir. Tarım sektörümüzün rekabet gücünü artırmak, sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmak ve orta vadede uygulayacağımız politikaları net olarak ortaya koymak için iktidarımız, Tarım Stratejisi Belgesi'ni hazırlamış ve "Tarım Çerçeve Kanunu"nu başta olmak üzere tohumculuk, depoculuk, toprak ve arazi kullanımı, tarım sigortası, organik tarım, üretici birlikleri ve kırsal kalkınmayı destekleme alanlarında gerekli yasal düzenlemeler yapılmıştır. (...). Tarıma verilen toplam destekler, 2002 yılında 1,8 milyar YTL iken, bu rakam 2007 yılında 5,3 milyar YTL düzeyine çıkarılmıştır. (...). Tarımsal ihracatımız 4 milyar dolardan 8,6 milyar dolara yükseltilmiştir. Petrol fiyatlarında meydana gelen artışın üreticiye yansıtılmaması için çiftçilerimize ilk defa mazot desteği verilmeye başlanmıştır. (...). Tarım alanlarındaki en yeni bilgi birikimini çiftçimizin ayağına götürmek amacıyla 2.500 ziraat mühendisi ile veteriner hekimin 20 bin köye hizmet verecek şekilde merkez köylerde istihdamı ve ikâmeti sağlanmıştır. Önümüzdeki dönemde bu tarım danışmanlarının sayısı 10 bine çıkarılacak ve bütün köylerimize hizmet vermeleri sağlanacaktır. Sulama projelerine öncelik vererek rasyonel hale getirecek ve bu projelere yeterli kaynak tahsis edeceğiz. Barajı bitirilen projelerin, sulama ve bakım kısmını özel sektörün yatırımına açacağız. (...) ülkemizde arz açığı olan ürünlere yönlendirme teşvikleri uygulayacağız. Pilot uygulaması başlatılan havza bazlı teşviklerini ülke geneline yaygınlaştıracağız. Pazar garantili sözleşmeli üretimi yaygınlaştıracak tedbirler alacağız”. Ve 61. hükümete gelindiğinde bu kez gündeme beslenme ile ilintili olarak obezite de gündeme gelmiş ve programda kendine şöyle yer bulmuştur: “Sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel faaliyeti teşvik ederek her yüz yetişkin arasında 32 olan obez oranını 2015'te 30'un altına indireceğiz”. Programda üretimle ilgili veriler yer almış ve 2002 yılından 2010 yılına kadar tarımsal üretimin 23,7 milyar dolardan 61,8 milyar dolara, ihracatın ise 4 milyar dolardan 12,7 milyar dolara yükseldiği ifade edilmiştir. Avrupa Birliği uyum yasaları ile birlikte mevzuat yenilenirken dil ve ilgi alanları da yenilenmiş ve gıda güvenliği ifade edilmeye başlanmıştır. Süt üretiminin 7,5 milyon tondan 12,5 milyon tona, sulanan alanın 4,5 milyon hektardan 5,5 milyon hektara çıktığı söylenmiştir. Tarımla ilgili 2023 yılına kadar ulaşılacak hedef olarak “Tarım sektöründe, nüfusunu yeterli, kaliteli ve güvenilir gıda ile besleyen, tarım ürünlerinde net ihracatçı durumunu daha da geliştirmiş, rekabet gücünü artırmış, ürettiğiyle ve insan gücüyle dünyada ve bölgemizde söz sahibi olacağımız bir ülke konumuna erişmek” belirlenmiştir. Program tarım arazilerinin miras yoluyla bölünmesinin önüne geçmekten, tarımsal desteklemeler ve tarım havzaları modelinden, tarım ürünlerinde fiyat dalgalanmalarının olumsuz etkisinin ortadan kaldırılması ve istikrar sağlanmasına yönelik olarak piyasa düzenleme mekanizmaları oluşturulmasından, yeni hâl yasası ve pazar yeri düzenlemelerinden, meralardan, hayvancılık yatırımlarından, teşvik ve desteklerin artırılmasından, çiftçiler için eğitim ve yayım hizmetlerine yönelik bilişim teknolojilerinin kullanımından söz etmekte, organik, geleneksel ve yerel ürün üretimi yapan özel küçük işletmelerimizin daha güçlü bir şekilde destekleneceği ve mevsimlik gezici tarım işçilerinin daha güvenli seyahat etmeleri, çocuklarının eğitime devamı, daha iyi barınma, sağlık ve sosyal güvenlik şartlarına kavuşmaları için adım atmaya devam edileceği ifade edilmektedir.

Çerçevenin içinden bakıldığı zaman şunlar dikkat çekebilir. Tarımsal üretim ve ihracat ciddi düzeyde artmış demek ki AKP tarımı geliştirmiş denebilir. Üstelik tarım çalışanlarının ve küçük çiftçilerin sorunlarına programlarında yer vermiş, sağlıktan ve obeziteden bile bahsetmiştir. Daha ne olsun bile denebilir. Yapılanlar toplumun, tarım çalışanlarının ve diğer çalışanların çıkarına değil mi diye de sorulabilir. Kestirmeden cevap verilebilir. Hiç de çıkarına değil.

Önce esastan başlayalım. Gıda politikası neyin üzerine inşaa edilir? Gıda üretiminin ve insanlara ulaştırılmasının ana amacı nedir, insanların sağlıklı beslenmesi değil midir? Ne anlamak gerekir sağlıklı beslenmekten, tabii ki insanın tüm potansiyelini gerçekleştirmesi için ihtiyaç duyduğu nitelik ve nicelikteki besin ögelerine ulaşabilmesini. Programda esasa dair bir şeyler bulmak için biraz zorlamak gerekiyor. Bir cümlede yeterli, kaliteli ve güvenli gıda ile beslenmekten söz ediyor. Ama yine aynı cümlede rekabetten söz ediyor. Ne demek rekabet gücünü artırmış olmak? Aynı ürünü daha ucuza mal edebilmeli ve satabilmelisiniz. Siz pazardan ve rekabetten söz etmeye başladığınız andan itibaren sistemin ihtiyaç duyduğu ucuz gıda üretimi doğrultusunda çalışma yapıyorsunuz demektir. Tüm yukarıda ifade edilenler sektör, rekabet gibi kavramlar üzerinde oturuyor. Yani AKP'nin bu alana bakışı bir yandan ucuz gıda üretimi ve bunu dünya pazarı için yapmak istiyor bir yandan da alana kapitalist ilişki ve yasaları daha yoğun olarak sokmak istiyor. Yıllardır seçim meydanlarında her siyasi parti çiftçiye ucuz mazot propagandası yaptı. En meşhuru Cem Uzan idi ve mazot bir lira olacak diyordu. Herkes gülüyordu, bunun yalnızca bir propaganda malzemesi olduğunu düşünüyorlardı. Cem Uzan iktidara gelseydi yapar mıydı ayrı bir soru ama bu mümkündür. Tüm alanlardaki işgücü ve üretim maliyetini düşürecek bir şeyse bir alandaki küçülme bütünsel olarak sermayenin büyümesine hizmet ediyorsa olmaması için hiç bir neden yoktur. Nitekim AKP hükümeti çiftçiye mazot desteği sağlamıştır. Ne için? Üretim maliyetlerini düşürmek için. Oysa farklı da olabilirdi. Ne olabilirdi? Ürün fiyatları artırılır ve sistem yine işlerdi. İşlemez mi? Bakın petrol fiyatları yirmi dolarlardan yüzyirmi dolarlara çıkıyor ve sistem tıkır tıkır işlemeye devam ediyor. Gıda fiyatlarının dünya ölçeğinde altı kat arttığını hayal edin. Ülkemizde enflasyona rağmen buğday fiyatları iki kat bile artmamıştır. Gıda fiyatları bu kadar artarsa sistem çöker. İşgücü maliyetinin bu kadar artmasını dengeleyebilecek bir sermayenin yeniden üretim alanı olarak gıda ve tarım sektörü büyümesi yaşanamayacaktır. Eğer bu mümkün olabilseydi bu artış tolere edilebilirdi ama mümkün değildir. Tüm çalışanların yüzde onu gibi bir alandaki işçi geliri artışı sistemin maliyetini karşılayacak bir tüketim büyüklüğü yaratmaya yetmeyecektir. Bunun dışında sistemi son derece kırılgan yapacaktır.

Yani kapitalizm açısından gıda fiyatlarının artmasının önlenmesi hiç de sanıldığı gibi bir insanlık sorunu filan değildir. Birleşmiş Milletler ve Dünya Gıda Örgütü de bunun için çaba göstermemektedir. İnsanların açlık sorununu çözmek aslında çok da kolaydır. Tüm dünyada herkesin doyabileceği kadar besin kaynağı fazlasıyla vardır. Tarım alanındaki araştırmalar, genetik müdahaleler hiç biri insanlığın iyi beslenmesi üzerinden kurgulanmamaktadır. Ucuz gıda sağlanması üzerinden kurgulanmaktadır ve bu da sistemin sürdürülebilmesi içindir. Solun gıda fiyatlarının artışını protesto etme gibi romantik çıkışları vardır. Aslında hiç de sol olmayan çıkışlardır bunlar. Verili düzeni baz aldığınızda çerçevenin içinden baktığınızda pahallılığa karşı eylem iyi bir şeydir, yoksulların yanında yer almaktır. AKP daha fazlasını yapmaktadır. Yoksullara yağ ve makarna dağıtmaktadır. Siz hiç meraklanmayın, iş gıda fiyatları olunca kapitalistler solculardan daha duyarlı olacaklardır, bundan hiç bir şüpheniz olmasın.

Peki bu alanda nasıl politika üreteceğiz ve bunu kitlelere nasıl ulaştıracağız? Önce şuradan başlayalım. Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz solcuyuz anlamına gelecek bir politikanın kazandıracağı hiç bir şey yoktur. Ne bu anlama gelir dersek AKP, CHP ya da MHP'nin söyleyebileceği türden şeylerin solcular tarafından söylenmesi hiç de anlamlı değildir. Ne yapacağız peki gıda fiyatlarının ucuzlatılmasına karşı fiyat artışını mı destekleyeceğiz. Bu da bizim paradoksumuz olsun ama evet. Gıda fiyatlarının ucuzlatılması bir politik hedef olmamalı demek zorundayız. Sağlıklı ve nitelikli gıda doğanın kendini yeniden üretmesine olanak verecek şekilde üretilmeli ve de insanlar buna kendi olanakları ile erişebilmelidir. Gıda politikasında ana nokta burası olmalıdır. Yani amaç bölümüne “insanların tüm potansiyellerini gerçekleştirmeleri için gerekli tüm besin ögelerine yeterli ve bilinçli bir biçimde ulaşmalarını sağlarken doğanın bütünlüğünün korunması” yazılabilir. Her şey bu ana amaca götürmeye hizmet ettiği oranda kendine yer bulabilir. Bunun anlamı tarımsal üretimin pazar için değil toplumsal ihtiyaç için gerçekleştiriliyor olmasıdır. İhtiyaçlar nasıl saptanacak ve bunlar için üretim nasıl planlanacak gibi sorular sorulabilir. Öyle ya doğal koşullara bağlı bir tarımsal üretim nasıl planlanabilir? Belki Marks ya da Lenin zamanında merkezi planlama bu derece gerçekçi olmayabilir ve bu çabanın maliyeti son derece yüksek olabilirdi. Ancak teknoloji bize tüm bu süreci yönetme olanağını veriyor. Hava hareketleri, iklimsel değişiklikler, yağmur miktarları hepsi çok yüksek oranda öngörülebilir, dünyadaki tüm stoklar tek bir merkezden gerçek zamanlı olarak izlenebilir. Bilişim alanındaki gelişmeler artık bunu mümkün kılmaktadır. Pek çok dünya ölçekli firma stok yönetimini bu teknolojilerden yararlanarak çok düşük maliyetlerle yapabilmektedir. Merkezi planlama dünya ölçeğinde uluslararası mekanizmalarla tüm temel gıda maddeleri için gerçekleştirilebilir ve gerçekleştirilmelidir. Bunun anlamı klasik kapitalist meta üretiminin dışına taşmak demektir. P-M-P çevriminin olmadığı bir üretim süreci öngörmüş bulunuyoruz. Peki kapitalist bir sistem içerisinde bu mümkün mü ve kapitalistler bunu neden kabul etsinler dersek cevaben birincisi mümkündür, ikincisi bu nihai anlamda onları ortadan kaldırmaz ve yaşamsal bir tehdit değildir, üçüncüsü gıda fiyatlarının kontrol altında tutulmasına da hizmet eder ki bu da sistem için kötü bir şey değildir. Önerdiğimiz şey hem kapitalist sistem içerisinde var olabilecek hem ona aykırı olmalı. Aksi durumda ya mümkün olmayan bir şeyi savunmuş olur, ya da bizim tarafımızdan savunulması gerekmeyen bir şeyle uğraşmış oluruz. Üçüncü bir siyaset tarzı ise devrimden sonra yapılacakları vaaz etmektir. Bunları istiyorsanız gelin devrim yapalım kitlelere belli anlar için geçerli olabilir ama o anlar dışında siyaset dışı kalınmış olur.

İhtiyaçların saptanmasına gelince, beslenme biliminin alanına girmiş oluyoruz. İnternetten ve günlük gazetelerden bu alanla ilgili haberleri şöyle bir taramaya çalışın, bazıları birbirine karşıt oldukça büyük bir yığınla karşı karşıya kalırsınız. İhtiyaç için insanın potansiyelini gerçekleştirmesinden bahsettik, sağlıklı bir biçimde büyütecek, hatta öncesinde sağlıklı olarak dünyaya gelmesine yardımcı olacak, sonrasında sağlıklı bir yaşam sürmesine yardımcı olacak besinler hangi gıdalardan ve ne oranda alınacak? Bu alanda üretilen bilgilerin de bilimselliği gündeme gelecektir. Herhangi bir biçimde sistem tarafından yönlendirilmemiş ve birilerinin çıkarına hizmet etmeyen bağımsız araştırmalar sonucunda elde edilmiş bilgiyi üretmek mümkün mü? Zincirin bir başka noktasına geldik. Bu alanda daha doğrusu bilim alanında üretilen bilginin sermaye çıkarına değil toplum ihtiyaçlarına göre belirlendiği bir durum olmalıdır. Bu da yine kapitalist sistem içerisinde mümkün müdür? Evet, kısmen de olsa mümkündür. Yine mümkün olan tüm bu durumların ancak emek yanlısı güçlerin çabasıyla gerçekleşebileceği unutulmamalıdır. Hayat ya hep ya hiç mantığıyla akmamaktadır. Bu yüzden belirli dönüşümleri gerçekleştirecek bir güç dengesi kapitalist sistemi yıkıp yeni bir sistem kurmaya yetmeyebilir ancak sistemde alan açabilir. Buradan sosyalizme geçiş için bir model tartışmasına girilmeyecektir. Bu alanlar büyütülerek sistem ele geçirilir gibi bir iddia burada dile getirilmemektedir. Bu teorik anlamda mutlak olarak olumsuzlanmamakla birlikte tartışma bu eksenin dışında yürütülmektedir. Tartışmanın ekseni politika yapmaktır, ve gıda alanında politikanın unsurları şekillenmeye başlamıştır. Merkezi ve hatta uluslararası planlama, bilimsel gerçekleri temel alan karar alma süreçleri, bağımsız bilimsel üretim. Bunların mekanizmaları bir biçimde tarif edilebilir.

İnsanların ihtiyaçları daha fazla meyve sebze tüketimi ise bunun üretimini artırmak, rafine olmayan tahıl ürünleri ise rafine tahıl ürünü üretimini kısıtlamak, şeker tüketiminin azaltılması ise bu amaçla kullanılacak ürünler yerine başka ürünlerin üretilmesini sağlamak, merkezi planlama ve dolayısıyla temel ihtiyaçlar için gerekenlerin dışındaki üretim için yüksek vergiler uygulayarak gereksiz kaynak tüketimini azaltmak pekâlâ mümkündür.

Nerelerden itirazlar geleceği bellidir. Şeker üretimini azalttık peki pancar üreticileri ne olacak? Tıpkı tütün kullanımını azaltmak gündeme geldiğinde tütün üreticileri ve tütün işçilerinin gündeme gelmesi gibi. Bu tartışmalar büyük mantık ve hesap hataları içermektedir. Zararlı bir maddenin üretimi istihdamı sürecinde çalışan işçilerin paralarını kim öder? Bu zararlı madde savaş silahları gibiyse bunu devlet ve dolayısıyla devlete vergi veren herkes ödemiş olur. Sigara ise bunun bir kısmını tüketenler öder. Ama yalnızca tüketenler ödemez. Bu maddenin üretim sürecinde harcanan enerji tüm insanlığın enerji kaynaklarının bir kısmının tüketilmesi demektir ve bu yönüyle aslında herkes öder. Yine sigaranın yarattığı sağlık sorunları her ne kadar bir kısmı kişisel ödeme olsa da bir kısmı toplumsal olarak karşılanmaktadır ve sonuç olarak tütün üretiminin ortadan kalkması kaynaklar açısından zenginleşme demektir. Bu zenginleşmenin bir kısmı sigara içenlerin ödedikleri bedelin yerine geçebilir ve bundan dolayı işsiz kalmış kişilere kaynak yaratılmış olunur.

Üstelik bu insanlar tütün ya da silah üretmese başka şey üretemeyecek durumda da değillerdir. Aynı şey mesela şeker pancarı ya da mısır için de geçerlidir. Bunların yerini başka ürünler alabilir. Peki bugün neden almıyor derseniz başa dönmüş oluruz. Gıdanın ucuzlatılmasına hizmet etmez bu durum o yüzden. En ucuz kalori şekerden elde ediliyorsa daha çok şeker üretmek, bu şekeri de daha ucuz yollarla üretmek gerekiyor sistem açısından. Bu yüzden dönüm başına düşecek ürün miktarının artırılması gerekiyor. Çerçevenin içinden bakıldığında fena mı diye sorulabilir. Evet fena. Neden dönüm başına ürün miktarı artırılmaya çalışılsın ki? Mevcut oranlar yetmiyor mu? Pekâlâ iyi bir planlamayla yetebilir. Ancak verimlilik adına toprak daha fazla sömürülecek ve ürün ucuzlatılacaktır. İşçiler daha uzun saat ve daha güvencesiz çalıştırılacaktır.

Tüm GDO tartışmaları da bu yüzden çıkmamakta mıdır? GDO’lara ilkesel olarak karşı çıkılmayabilir. Ama neyin ne amaçla genetiği değiştirilmektedir. Geçtiğimiz yıllarda o zamana kadar en büyük bütçeli genetik araştırma domatesler üzerinde yapılıyordu. Araştırmanın konusu neydi dersiniz, domatesler, domateslerdeki bir genin değiştirilmesi. Hangi gen, tarım ilaçlarından etkilenmesi ile ilgili gen. Araştırmanın hedefi bu geni değiştirerek domateslerin tarım ilaçlarına daha dayanıklı hale gelmesi idi. Bunun anlamı nedir derseniz dönüm başına daha fazla tarım ilacı kullanmanın yolu açılır. Geni değiştirilen domates daha fazla miktardaki tarım ilacına dayanıklı olacak, ölmeyecek ve daha fazla tarım ilacı toprağa akıtılacaktır. Yalnızca toprağa mı, bize de aktarılmış olacaktır. Toprak ve insan daha fazla kirlenecek ama tarım ilacı satıcıları daha fazla mal satacak, yani daha fazla kazanacaklardır. Aynı zamanda domates üretimi artacak, dönüm başına elde edilen ürün artacak ve ucuzlayacaktır. Peki araştırmanın sponsoru kimdir diye düşünürseniz tarım ilacı firması doğru cevabını bulmanız zor olmayacaktır.

Burada hep gıda ve tarım politikasında farklı yanlar tartışıldı. Şekerle ilgili yasalar, pancar üreticilerinin durumu, tohum tekelleri vb. üzerinde hiç durulmadı. Durulmadı, çünkü bu tartışmalar genelde tarım ve gıda politikası açısından çerçevenin içinden bakılarak yürütülüyor. Türkiye'nin özgül durumu tarım alanında 'emperyalist müdahale'lere karşı çıkmayı elbette gerektirebilir. Ancak bunlar ne olmalı ve nasıl ifade edilmelidir?

Tarımda çalışan nüfus fazlalığı sistem için sıra dışı denebilir ve sistem bu nüfusu azaltmak yönünde basınç uygular ve bir sürü tarım işçisi işsiz kalır diye kaygılanılabilir. Ama bence bu kaygı anlamsız. Yüksek işsizlik olan bir ülkede sistem radikal değişikliklerle bu yüzde yirmibeşlik kesimin çok büyük çoğunluğunu işsizler ordusunun içine katarak işsizliği yüzde otuzlara çıkartmak istemeyecektir. Tarım Türkiye'de bir biçimiyle işsizliğin soğurulduğu bir alan olarak işlev görüyor. Yine tarımda çalışanlar ve ülkenin sosyokültürel yapısı sanayi ve hizmet sektörü çalışanlarının bir kısmının gıda harcamalarının bir kısmının azalmasına hizmet ediyor. Dünya ölçeğinde sermayenin çok mu umrunda Türkiye'deki dengeler derseniz, evet o kadar umrunda değil, ama bir şeyleri yıkmak için de buna değecek çıkarlarının olması gerekiyor. Buna ne değebilir, tarım nüfusunun azaltılması ucuzlamaya daha fazla hizmet edecekse, dönüşüm sonrasında bu alandaki sermaye daha fazla kâr elde edecekse buna değebilir. Yine de yerel hükümetin ne kadar arzu etse de global sermayenin tüm ihtiyaçlarına harfiyen cevap vermesi mümkün değildir. Angus meselesinde kısmen görüldü. Marketlerde anguslar daha ucuz satılıyor, bu bir gerçeklik ama tüm tezgâhları ithal etler de kaplamıyor. Üreticileri bir kenara bırakalım vatandaşın bir kısmı memnun eti daha ucuza yiyoruz fena mı diyor. Bu tür politikalarda hükümet üreticilerin baskısını göğüsleyebilirse halkın büyük çoğunluğuna ucuz gıda sağladığı için alkışlanacaktır da. Yine de elindeki yüzde yirmibeşlik bir tarım çalışanı kitlesini ne yapacağına karar vermeden radikal adımlar atması beklenmemelidir.

Tüm bunlardan bize ne kalıyor? Kaliteli gıda hakkımız bunun bedelini ödeyecek bir yaşam standartı istiyoruz. Savaşlardan silahlardan kaynakların acımasızca tüketilmesinden vazgeçersek bu pekâlâ da mümkündür. Gıda fiyatlarındaki artışlarla ilgili haberler kısmen refleks kısmen de başka politikalara zemin hazırlamak için yapılıyor. Örneğin 26 Temmuz 2012 tarihinde BBC’de yer alan ”tavuk fiyatları rejimi sarsar mı” başlıklı haber İrlanda’daki tavuk fiyatlarını artışı protesto edenleri konu alırken gıda fiyatı artışı ve sistemin sürdürülebilirliği arasındaki ilişkinin doğurduğu bir refleksle hazırlanmış denebilir. Yine BBC’nin aktardığı 'Gıdada yüksek fiyatlara alışmalı' başlıklı bir Financial Times haberinin söylediği “verimlilikte sağlanan artış artık tavan yaptı ve artan talep karşısında arz hiçbir zaman yeterli hızda yükselmeyecek” ve “fiyatlardaki artış döngüsü uzun sürecek” türü haberlerin yönlendirme amaçlı olmasından kuşku duymak gerekiyor. Bu haberin tarihi 2008 idi ve sonrasında beklenen olmadı. Ancak bu sene yeni haberler yeni politikaların yedirilmeye çalışıldığını gösteriyor. Öyle ki Dünya Bankası gibi kuruluşların insanlık yararına çalıştığına inanmalıyız. Bunlar insanlığı ve özellikle yoksulları açlıktan kurtarmaya çalışıyorlar.

BBC kaynaklı haber özetle şöyle:“ (...) bu da bazı tahılların fiyatlarını dört yıl önce yaşandığı gibi yine tırmandırdı. 2008'de 12 ülkede yükselen fiyatlar halk ayaklanmalarına yol açmış, Birleşmiş Milletler gıda fiyatlarında yaşanan krizi ele almak için zirve toplanmasını kararlaştırmıştı. Bu yıl da yağış azlığı, hatta yokluğu, gıda alanında yeni bir pahalılık krizine doğru gidildiği kaygılarını peşi sıra getirdi. (...) ABD'deki mısır stokları yıllık tüketim miktarının sadece % 6'sı düzeyinde. Oysa genelde % 25 düzeyinde bir stok gerekli görülüyor mısır ürününde.

Bu korkutucu girişin ardından durumun o kadar kötü olmadığı da ekleniyor. Bütün bunlara rağmen, (...) gıda ürünlerinin fiyatlarındaki artış, tahminlerin aksine ölçülü oldu. Hasat da, birçoklarının korktuğu kadar kötü olmadı. (...) Geçen yıl kurulan ve dünyanın belli başlı gıda üreticilerinin verileri paylaşması ve sorunları tartışması için olanak sağlayan Tarım Piyasası Bilgi Merkezi'nin bunda önemli bir rolü oldu. (...) Gıda fiyatlarının 2008 ve 2011'deki düzeylere tırmanması olasılığı zayıf görülmekle birlikte besin fiyatları yine de çok yükseklerde seyrediyor ve kimi temel etmenler yüzünden fiyatlardaki yükseklik devam edeceğe benziyor.

Nüfus artışı ve daha da önemlisi, kalkınmakta olan ülkelerde orta sınıfların hızla büyümesi, tahıla dayalı proteine yönelik talebi artırıyor. Artan enerji fiyatları da nihai maliyeti yükseltiyor. Dolayısıyla gıda maddelerindeki pahalılık azalmayacak. Tereyağ dağları ve süt gölleri dönemleri, artık çok gerilerde kaldı. Hükümetler tarım politikalarını köklü bir şekilde gözden geçiriyor ve çiftçilere verilen destekleri çekiyorlar.

Gelişmiş Batı ülkelerinde yaşayanlar bu durumdan fazla etkilenmeyecek. Marketlerde satılan yiyecekler, ham ürünü çok gerilerde bırakmış oluyor. Bir somun ekmeğin maliyetinde, buğday fiyatının rolü çok düşük sonuçta. Ama Batı'da bile ucuz yiyecek döneminin artık tarih olduğu kaydediliyor.

Tahıl fiyatlarındaki artışın, kalkınmakta olan ülkelerde yoksulluk içinde yaşayan ve yiyecekleri için ham gıda ürünlerine ihtiyaç duyan kesimler üzerindeki etkisi ise, çok daha büyük olacak.

Dünya Bankası'nda görevli tarım ekonomisi uzmanı Marc Sadler, "Dünya nüfusu yakında 9 milyarı bulacak ve bu insanların beslenmesi gerek. Bu, içinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli sınavı. Karşımızdaki sorun, yapabilir miyiz, yapamaz mıyız değil. Mutlaka yapmamız gerekiyor!" diyor...” Bu haber bizi düşündürtmeli. Önümüze bir sınav konuyor ve sonra bunu başarmak için yapılması gerekenler sıralanacak ve biz de bu yapılanları onaylayacağız. Çerçevenin içinden bakınca Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, (BM), BM Gıda ve Tarım Örgütü (GTÖ) hepsi insanlık için çalışıyor.

Acaba öyle mi?

Ana kaynakça olarak www.tarim.gov.tr / http://www.tuik.gov.tr, http://www.bls.gov, www.basbakanlik.gov.tr / http://www.bbc.co.uk ve Yerli T., doktora tezi kullanılmıştır.