"Yaşasın ölüm!"

Ne kadar çok insan ölürse Esat o kadar suçlu! O ne kadar suçluysa isyancılar o kadar masum ve haklı! Onlar ne kadar haklıysa başta Türkiye AKP'si olmak üzere “Suriye'nin dostları” o kadar doğru yolda!

Suriye'ye –Sunni'siyle, Alevi'siyle– dayatılmak istenen meşum denklem bu. Hedef, Esat ve Suriye rejimi değil, Sunni'leri, Alevileri, Hristiyan'ları ve Kürt'leriyle ve de milyonlarla değilse de yüzbinlerle sayılan daha başkalarıyla Suriye halkı ve Suriye toprakları. Aklı, izanı olan herkes bunu biliyor, bunu görüyor.

Kaç kişi öldü şimdiye kadar? 20 bin mi? 30 bin mi? Daha mı çok? Daha kaç kişi ölecek' Ne için ölüyorlar, öldürülüyorlar? Kim kimi öldürüyor? (Bu kadar insanın hemen hepsini masabaşı cihatçılarıyla onlardan hiç aşağı kalmayan Türkiye dışbakanının dünyaya yaydığı gibi Esat'ın öldürdüğü mutlaka sorgulanması gereken –ve her milletten namuslu savaş muhabirlerince baştan beri sorgulanmakta olan– bir iddia.)

Emperyalizmin çağımızda ne olduğu ve işini nasıl gördüğü gözlerimizin önünde bir bir kanıtlanıyor. NATO'nun elebaşıları, ABD, İngiltere, Fransa, doğu Akdeniz havzası ve çevre halkları üzerinde 1. Dünya Savaşı sonrasından başlayarak elde tuttukları egemenlik yapılarını revize ediyor, yeniliyorlar. Miadı dolmuş müşteriler ayıklanıyor, yenileriyle yeni uzlaşmalar, dostluklar, yeni işbirlikleri ve suç ortaklıkları yürürlüğe konuluyor.

Tunus'ta ve Mısır'da yeniden yapılanma giderek olgunlaşıyor. Tunus'ta, gerçi, ülkenin tarihten gelen kendine özgü koşullarında, şu anda kimler seçim kazanmış olursa olsun geleceği belirleyecek hayli sağlıklı dinamikler mevcut. Sınıf mücadelesi, süreci nereye vardıracak, henüz belli değil.

Mısır'ın Müslüman Kardeşleri (İhvan), Hüsnü Mübarek'in işi Tahrir Meydanı'nda bitirildikten, yani işinin bitmiş olduğu fiilen ve resmen tarihe düşüldükten sonra, nerdiyse yarım yüzyıl boyunca Mübarek'le birlikte kendisine kök söktüren Mısır ordusunun uzak/yakın büyük patronu ABD'nin huyuna, suyuna âmâde olmaktan öte hiç bir anlam ve değer taşımayan bir alaturka “demokrasi”yi yerleştirmekle meşgul. Kırk yıldır tafrasından geçilmeyen generallerin yeni seçilen sivil Başkan tarafından nasıl iki üç hafta içerisinde “yola getirildiğine” dair dişe dokunur ayrıntılı bir yorum, tahlil, rivayetten öte bilgi kırıntısı, şu bu çarptı mı gözünüze şimdiye kadar? Hiç bir şey sızmıyor hiç bir yerden!

Libya, Kaddafi ve oğullarından “kurtarıldı, temizlendi.” Onlar gittiler, ülke Nuhu Nebi'den kalma aşiretler ve aşiret rekabetleri arasında parça parça oldu ama, dillere destan yüksek kalite petrol rezervleri ve tesisleri oldukları yerde duruyor! Libya'da “gözü dönmüş Müslüman fanatikler”in çiçeği burnunda (hem de Müslümanlara muhabbetiyle ünlü!) ABD elçisini parçalayıp öldürmeleri dışında halen ne olduğundan ya da ne olmadığından, onca petrol gelirinin nereye gittiğinden, Kaddafi'yi alt ettiği söylenen yerli güçlerden hangilerinin elinde kaldığı kadarının nereye, nasıl harcandığından hemen hiç söz edilmiyor. Libya'ya –“Arap Baharı” meyanında!– girişilen korsan NATO saldırısında başı çeken Fransa'nın ve İngiltere'nin petrole muhtaç ve bağımlı “ulusal” çıkarlarının ne yoldan sağlama alındığı da kimseyi ırgalamıyor. Bu iki azılı NATO ülkesinin Libya'ya müdahaleleri sırasında ve daha sonra irtikap ettikleri cümle cürmün, Allahsızlığın sorgulanması kimsenin aklından geçmiyor. Hadi diyelim, sözgelimi, bizlerin, KIZILCIK okur ve yazarlarının aklından geçiyor da, Suriye'de “Allah ve özgürlük!” ve “Alevi diktatörlere ölüm!” diye İstanbul'da, Ankara'da ağızlarından ateş kusan masabaşı mucahitleri niçün Libya'da ne olduğu ve ne bittiği konusunda bu kadar suskun ve püskünler? “Altta kalanın canı çıksın. At binenin, kılıç kuşananın!” dercesine Batılı emperyalistlerin hakkını teslim edenlerin başını bizde burlarda yine –şu son yıllarda hep olduğu gibi– ne diye hep belli bir kesim dini bütün İslam sözcüleri çekiyor?

Sadede gelelim. Devam edelim.

Batılıların esas, nihai hedefi, Çin. Çin'in elini Ortadoğunun ucuz enerji kaynaklarından koparmak. Bunun için evvel emirde İran'ın işini bitirmeleri gerekiyor. Mollaların nükleer iddiaları ve İsrail'in güvenliği hep sözü edilip öne çıkarılıyor ama asıl sorun başka. Çin'in bugünü kadar geleceği için de elzem enerji musluklarının Batı'nın perakende ve arızi değil, toptan ve mutlak denetimi altına girmesi öngörülüyor. Bu stratejinin bir parçası olarak Avrasya petrol ve doğalgaz kaynaklarının Rusya'nın fiili tekeline bırakılmaması da amaçlanan hedefler arasında. İran ve İsrail bağlantılı tasavvurlar ve politikalar hep bu bağlamda somut, maddi terimlerle anlaşılabilirliğe kavuşuyor. Batı'nın ( siz ona NATO deyin) temel hedefi, genelinde Avrasya, özelinde Orta Asya. Oralara NATO çıkarmasına Asya'nın “Şanghay devleri”nin oluşturduğu aktif ve potansiyel direnç hattında İran devlet dehasının hemen hiç sözünü ettirmemeyi yeğlediği, Orta Asya'nın Türki illerine yönelik İran dış politikası hayati bir yer işgal ediyor. Çin ve Rusya, dünyanın toprak sahası en büyük bu iki dev kapitalist devleti, niçün, yedeklerine Irak'ı ve Lübnan Hizbullahı'nı da alaraktan dünya siyasetinde NATO'nun karşısına İran'la birlikte dikiliyorlar? İki yıla yakın bir süredir Rusya BM Güvenlik Konseyi'nde Batılılara katılarak “şu Suriye işi”nin halledilmesine bir türlü yanaşmıyor. Bunun nedeni, büyük ihtimalle, Kremlin'in Suriye'deki Tartus limanına biçtiği değerden çok, “Avrasya doğalgaz perspektifi” konusunda duyduğu kaygular. Bu da Orta ve Yakın Doğu'da siyasetin (olanca Klausavitz çağrışımlarıyla) ne gibi ve ne denli dar alanda paslaşmalara mahkum olduğunun bir başka göstergesi…

Suriye'de iki yıla yakın bir süredir olup bitenlerin arkasında bunlar var. Hiç biri bilinmeyen şeyler değil. “Esat ve ölüm!” denklemi ile “Allah ve özgürlük!” sloganı ardında savaşa ve ölüme sürülenleri göklere çıkaran bizim burlardaki masabaşı demokrasi ve özgürlük cihatçıları bunlardan hiç söz ediyorlar mı? Etmezler. Çünkü bilerek ve bilmeyerek üstlendikleri misyonun sınırı oraya kadardır. Vizyonları tam orada körelir kalır. Erdoğan'ların, Davutoğlu'ların ve onların her lafa “kendi halkını öldüren Esed” tekerlemesiyle giren yardakçılarının Türkiye'nin de, diğer bölge halklarının da hayati çıkarlarını ve geleceklerini ihata kapasiteleri o kadardır.

Bu arada Suriye'de insani durum hakikaten son derece feci. Onca ölümün –ölenin…– üstüne ülkenin bin beş yüz yıllık tarihiyle öne çıkan nice emsalsiz medeniyet birikimi de –on yıl önce dünyanın gözü önünde Bağdat'ta olduğu gibi– Vahabi bağnazlar elinde tarümar edilip ortadan kaldırılma tehlikesiyle yüz yüze. İş, daha şimdiden, Şam'ın bin yıllık tarihî çarşısının ve ünlü Emevi Camisi'nin yakılıp harabeye çevrilmesine kadar varmış bulunuyor. Geçerken belirtelim: bu da, yine, Şam'da, Halep'te Esat karşıtı savaşçıların ana gövdesini Suriye'nin kendi Sünni'lerinin oluşturmadığını ispata yeter!

İnsanlar, her iki taraftan da, bol keseden telef ediliyor. Kimisi, ölümcül refleksleri harekete geçen Baas rejimi tarafından, başına sarılan terör belâsını tez elden atlatabilme telaşıyla havadan ve karadan topa tutularak, füze saldırıları, vb… ile öldürülüyor; kimisi, yok Arap Baharı, yok İslam Devrimi, yok Halka Özgürlük safsatalarıyla ön safta Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye AKP'si, onların arkasında NATO güçlerinin bol para, silah, mühimmat ve bol demagoji ve duruma göre aktif ya da temkinli suikast timleri desteğine mazhar bir kesim ağzı kalabalık Sünni “özgürlükçüler”, onların yanı sıra çoğu Türkiye sınırında (Hatay) her türlü lojistik ihtiyaçları karşılanarak Suriye'ye öldürülmek ve öldürmek için sokulup çıkarılan “gönüllü” güruhların öteden beri benzer olaylar dolayısıyla bilinegelen vahşetine kurban gidiyor.

Bir İstanbul tv ekranında, iki yıl önce burların unutulmaz “yetmez ama evet” dangalaklığının ağzı kalabalık ideologlarından biri –her fırsatta kendini su katılmadık “komünist” ilan edip övünen biri– karşısına geçmiş Suriye'yi CIA güdümlü “fedai”ler ve bombacı Allah'ın adamlarıyla doldurmaya “insanlık ve demokrasi ve devrim” aşkına doğrudan yardımcı oldukları için Türkiye'yi yönetenleri kutsarken hezeyana kapılıp lafını şaşıran molla çömezi suratlı gazetecinin “Marksist analiz” kaabiliyetini nasıl bir hayranlık ve hararetle onaylayacağını bilemiyor!

Ve Suriye'de her gün ölenlerin sayısı artıyor!

Ne içün bu ölümler? Kimler için? Daha ne kadar?

Somut durumun somut tahlili denilen bir şey vardır. Vurun Suriye'de olup biteni o kıstasa, orda neyin ne olduğu, ne için olduğu ve ne olmadığı ortaya çıkar.

AKP Türkiyesi, Katar ve Suudi şeyh aileleri ve arkalarında eli kanlı NATO baronları ile hangi Arap uyanışı ve demokrasi için, halkların hangi özgürlüğü uğruna? Birileri Suriye'de o kadar çok ölür ve öldürürken kimler İstanbul'da, şurada burada “Suriye'nin dostları” toplantılarında oturup başkalarının can alıp can vermelerinin devrimci erdemi, bölge halklarının çıkarı, dünya barışı üzerine bol keseden ahkâm kesiyor? A. Davutoğlu gibi adamlar bu işlerde sahiden söz ve karar sahibiymiş gibi görünürken iplerinin nasıl hep –askeriyle, siviliyle– NATO paşalarının elinde olduğunu görün, neyin ne olduğunu, ne olmadığını bir kez daha çok iyi anlarsınız.

Geçen ay Moskova- Şam seferini yapmakta olan bir Suriye yolcu uçağı Türk jetleri tarafından Ankara, Esenboğa hava alanına inişe zorlandı mı? Zorlandı. Nerden alındığı hâlâ daha açıklanmayan ve Başbakan Erdoğan'ın, kamuoyuna açıklanmasının hiç beklenmemesi gerektiğini bildirdiği bir ihbar söz konusuydu. Uçakta “sakıncalı askeri malzeme” arandı ve bulunduğu ilan edildi. Arama işlemi dokuz saat sürdü. İşin o kadar uzamasının nedeni, NATO'dan bir yetkilinin de orada hazır bulunmasının öngörülmesiydi. NATO yetkilisi o saatlerde tesadüfen Ankara'da değilmiş, kendisiyle acele temas kuruluyor ve NATO da sözkonusu arama-tarama operasyonuna bilfiil katılıyor. Türkiye medyası bu olguya hemen ertesi günü çok geniş değil ama yeterince anlamlı bir yer verdi. Bir daha hiç sözü edilmedi. Ne yazılı basında, ne tv ekranlarında…

Bir de Taraf gazetesinin 13 Ekim Cumartesi günkü sayısında F. Gülen cemaatinin cin fikirli elemanlarından süper polis Emre Uslu aynı konuda neler yazmış, ona bir bakalım:

“… Türkiye Rusya'ya büyük bir gol attı ve önümüzdeki süreçte Suriye'ye yönelik yapılacak bir uluslararası operasyonda kullanılabilecek müthiş bir askeri bilgi elde etti… (Süper polis Taraf yazarı, Esenboğa operasyonundan böylesine “ müthiş” bir sonuç elde edilmiş olmasına ne kadar sevindiğini yazısı boyunca sık sık tekrarlamaktan kendini alamıyor…)

“…Suriye'nin elinde Rus yapımı hava savunma sistemleri var. Bunların içeriği bilinmediği için muhtemel bir NATO operasyonunda verilecek kayıplar hesaplanamıyordu. Bu nedenle NATO'nun Suriye operasyonu gecikiyordu… İşte bu uçak operasyonu Türkiye ve NATO'ya Suriye hava savunma sisteminin elektronik düzeneğinin nasıl çalıştığını gösterecek bilgiler verecek kritik parçaları sağlamak için yapıldı… Böylece NATO, yapacağı muhtemel bir saldırı öncesinde çok hassas bilgileri edinme imkânına kavuşuyor… Önümüzdeki yıllarda İran'a yönelik yapılacak muhtemel operasyonlar için de Batı ittifakının eline çok değerli bilgiler geçiyor. Çünkü İran hava savunma sistemleri de Rus sistemlerine dayanan sistemler…”

Adamın dedikleri saptırma ve çarpıtma amaçlı asparagas yakıştırma da olabilir. Ne ki, pekâlâ akla yakın. Öyle olduğu kadarı da hazreti “müthiş” sevindirecek kadar önemli. Türkiye bu Suriye işinde cepheye sürülüp sonra yalnız bırakılmış filan değil. Her yaptığının arkasında, daha on gün önce Obama'nın resmen açıkladığı gibi, sapına kadar NATO , bölgenin ve dünyanın geleceğine dair NATO'da pişirilmekte olan kirli senaryolar var! ( Not: KIZILCIK boşa konuşmuyor. 2012 Eylül-Ekim. Sayı, 50. S.3.)

Velhâsılı kelâm… Türkiye kamuoyu, başta AKP elebaşıları ve onların kaş göz işaretleri ile hop kalkıp, kaş göz işaretleri ile hop oturan marifetli medya farelerinin el ve iş birliği ile bir yerlere getirilmek isteniyor. Büyük ölçüde getirildi de. Gerçi savaş çığırtkanlığının sokaklarda kol gezmesine şimdilik gerek duyulmuyor ama, ülkeyi illa bir savaşa sürüklemek isteyeceklerin günü geldiğinde heveslerini kursaklarında bırakacak bir hava da esmiyor kamuoyunda. Asayiş ve sükûnet hep olduğu gibi berkemâl! Ama bununla birlikte ilerde bir işe yarar mı yarar diye belli bir isteri havası da yaratılmak istenmiyor değil. Kimileri, “Allah göstermesin, millet ( siz Kürtler ve Türkler diye anlayın) orda burda birbirine düşerse ne olur, ne yaparız!” diye hayıflanıyor; bazıları da, “Bakın görün, bu necip millet ne efendi bir millettir. Hâlâ daha birbirini boğazlamıyor!” diye hayret ve takdir maskesi altında tahrikkâr tehditler savuruyor.

Ülke insanı, fikir diye serdedilen haddini bilmez saçmalıkların, bilgi denilerekten sergilenen dezenformasyonun her Allahın günü sabah akşam kafasına kakılmasına mahkûm edilmiştir. Göbels tarzı sunturlu yalan üzerine bina edilen kurgu, damperli çöp kamyonundan boşalan ciğfe yığını gibi, her gün, her dakika ülke insanının dikkati, algısı, kaygıları ve bilinci üzerine hayâsızca boca ediliyor.

Burası neresi?

Türkiye! Doğu Akdeniz havzasında ne kadar insanca ve insancıl özlem, eğilim, hareket ve insan denilmeye lâyık canlı türü varsa tümünü berhavâ etmeye kurulu savaş ve dehşet düzeneği Malatya, Kürecik'te her an ateşlenmeye hazır bekletilirken, sırtını ona dayayıp herkese insanlık ve Allah vaazleri çekmeye cüret eden haddini aşmış bir zihniyetin ve üslubun toplumun her katında, katmanında (mahalle kahvesinden Ankara'da Bakanlar Kurulu toplantılarına kadar) kendini dayattığı, dış politikası kadar iç politik geleceği de NATO vesayetine kenetlenmiş, üzerinde fütursuzca her türden ve her boydan savaş oyunu oynanan bir ülke!