Yalandan kim ölmüş?

Politikacıların hilaf-ı hakikat konuşmalarına toplumun en alışık olduğu ülkelerden birisi. İşte son örnek. Politikacı grup toplantısında konuşurken Ahmet Türk'ün aile evi Kasr-ı Konca'da yer sofrasında yemek yiyen BDP milletvekillerinin fotoğrafını gösterir, salondaki ekrandan gösterilen fotoğraf TV kanallarında yayınlanır, haberlerde tekrar edilir. Politikacı şöyle konuşur: "Kızıltepede bir BDP milletvekilinin evinde kuzu kebabı yiyorsun, öte yandan cezaevindekilere 'ölün' diyorsun. Kürt kardeşlerime sesleniyorum. Sizi istismar edenlere dikkat edin. Onlar kuzu kebabı yerken içeridekilere ölün diyorlar.”

Selahattin Demirtaş, söz konusu fotoğrafın, Mardin'de partilerinin yapmış olduğu grup toplantısı sonrasında Temmuz ayında Ahmet Türk'ün daveti üzerine verilen yemekte çekildiğini, açlık grevlerinin ise 12 Eylül tarihinde başladığını söyledi.

Politikacı ve resmi aynı yalanla yayınlayan nesebi gayet sahih Akit gazetesi açlık grevleri başlamadan iki ay önce çekilmiş bir fotoğrafı şimdiymiş gibi gösterecek iptidai ve çirkin bir yola başvuracak kadar ahlâk yoksunudurlar. Ama daha da önemlisi bu davranış onların tıynetinin de ötesinde Kürt sorunu karşısında ne denli aciz olduklarını göstermektedir.

Yalanlar yeni mi? Mesela politikacı 12 Eylül 2010 referandumundan önce oy kaybederim endişesini taşıyarak PKK ile görüşüldüğünü inkâr eder. 21 Ağustos 2010'de Kayseri mitinginde “PKK ile görüştüğümüzü söyleme şerefsizliğini yapanlar hesabını verecekler, biz AKP olarak terör örgütüyle hiç masaya oturmadık, ispatlayamayan müfteridir,” der, oysa özel temsilci olduğunu açıklayan Hakan Fidan Oslo görüşmelerini yapıyormuş.

Görüşmelerin 12 Haziran 2011 seçimleri öncesine kadar sürdüğü de ortaya çıkar, hem de müzakerelere Türk tarafı adına Başbakanın danışmanı ve özel temsilcisinin katıldığı anlaşılır, fakat halk, “bize yalan söylendi” demez. Derken mutabakat metni yayınlanır, metinde 15 Haziran 2011 günü görüşmelere tekrar devam edileceği yazılıdır. Ama politikacı önce referandumu, sonra de seçimleri atlattığı için görüşmeleri sürdürmez ve belgeyi, “altında imza yok” diye inkâr eder.

Türk Hava Kuvvetlerine ait bir F-16 uçağı düşer, Ankara uçağın Suriye hava sahası dışında füzeyle düşürüldüğünü iddia eder, Genelkurmay bir süre sonra, “Suriye tarafından düşürüldüğü iddia edilen uçak” şeklinde açıklama yaparak hükümetin tezinden uzak durur. Uçak parçaları denizin altından çıkarıldığında füzeyle de, uçaksavarla da düşürülmediği anlaşılır, muhtemelen pilotlar Suriye radarından kaçalım derken uçağı düşürmüşlerdir. Bu sonuçlar üzerine politikacı susar. Wall Street Journal gazetesi uçağın Suriye hava sahasında düşürüldüğünü yazınca o gazete de onun haberini doğru kabul edenler de “namert” ilan edilir.

Gazete yanıt olarak o bilgiyi ABD yetkilerinden aldığını belirtir. Bu açıklamalar Temmuz başındaydı, aradan 4 ay geçti, olay suskunluk perdesiyle kapatıldı. Ne herhangi bir yurttaş, ne de bir medya mensubu “uçak sorunu ne oldu?” diye soruyor.  

“Türkiye’ye asker gönderdik”

Geçtiğimiz Ekim sonlarında ABD'nin Avrupa'daki silahlı kuvvetlerinden sorumlu komutanı Korgeneral Mark Hertling Türkiye'ye asker gönderdiklerini açıkladı.

Washington'da yaptığı açıklamada bu askerlerin görevlerinin istihbarat olduğu belirtildi. Hertling Türkiye'nin ihtiyaç duyması halinde tahliye hallerinde kullanılmak üzere asker, helikopter ve benzeri lojistik destekte bulunacağını söyledi.

Hertling, Suriye'deki gelişmelerle ilgili olarak Türkiye'ye az sayıda asker yolladıklarını söyledi. General Hertling, Türk Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu'nun sınır bölgesinde 140 bin kadar Suriyeli sığınmacının bulunduğunu aktardığını ve Türkiye'nin her türlü insani yardımı yaptığını belirtti.

General Mark Hertling, “Bizden henüz yardım talep edilmedi. Avrupa bölgesinden çok az sayıda personeli kısa süre önce Türkiye'ye yolladık. Bunun bir kısmı istihbarat paylaşımı ile ilgili,” dedi.

Türk Genelkurmayı ise ABD'li komutanın bu sözlerini yalanladı, Türkiye'ye asker gönderilmediğini iddia etti.

“Top mermilerini kimin attığı belli değil”

Korg. Mark Hertling, aynı günlerdeki bir başka açıklamasında Suriye'den Türkiye'ye düşen top mermilerinin kimin tarafından atıldığının net olmadığını söyledi.

Suriye'deki iç savaş nedeniyle kopan Türkiye-Suriye ilişkilerini farklı bir boyuta taşıyan top mermileriyle ilgili, ABD'li komutandan gelen bu değerlendirme Türk tezinden farklıydı. Bir üniversitedeki konferansta konuşan Korgeneral Mark Hertling, Suriye sınırından Türkiye'ye düşen top mermilerinden söz etti, Akçakale'de 5 kişinin ölümüne neden olan ve arkası kesilmeyen top mermilerinin kimden geldiğine yönelik belirsizlik ve karışıklık bulunduğunu belirtti. Hertling şunları söyledi: ''Bu mermilerin Suriye güçlerinden mi, Türkiye'yi işin içine daha fazla dahil etmek için muhalif gruplardan mı, yoksa Suriye'deki PKK'dan mı geldiği noktasında kafa karışıklığı bulunuyor."

Hertling, ''NATO ülkelerinden hiçbir askerin müdahil olmak istemediği, artan derecede karmaşık bir ortam söz konusu. Biz dahil olacak mıyız bilmiyorum. Türkiye ile bazı istihbaratı paylaşıyoruz ve herhangi bir ihtimâl planı oluşturmadan, tüm tedbirli askerlerin yaptığı gibi, bizden nelerin istenebileceğine bakıyoruz,'' dedi. Türkiye'nin barınma ve beslenme başta olmak üzere birçok konuda sığınmacılar için 100 milyonlarca dolar veya Euro harcadığını ifade eden Hertling, gelecek aylarda soğuk hava nedeniyle Suriyelilere yönelik insani yardım ihtiyacının önemli düzeyde artacağına da dikkati çekti.

“Uçakta silah ve mühimmat bulunmadığını Ankara açıklasın”  

Politikacı Ankara'ya indirilen Suriye yolcu uçağında mühimmat olduğunu iddia eder. “Suriye Savunma Bakanlığı'na gönderilen mühimmatlardır bunlar. Rusya'nın silah ihracatını yapan kurumdan gönderilen malzemelerdir bunlar. Artık bunun neler olabileceğini sizler de anlayın" der. Ama aradan haftalar geçer o malzemelerin ne olduğu bir türlü açıklanmaz, fotoğrafları yayınlanmaz.

Rusya hükümeti resmi yayın organı Rossiyskaya Gazeta'ya konuşan Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, “Biz, Türkiye'nin kontrol için inmeye zorladığı Suriye uçağı krizinde kendi kanallarımızdan yükü araştırdığımızda burada silah veya mühimmat bulunmadığını tespit ettikten sonra yükün yasal elektronik parçalardan oluştuğunu ilan ettik. Türkiye'nin bu konuda sergilediği tutum ise doğrusu bizde tedirginlik uyandırıyor. Her şeyden önce Suriye uçağı pilotuna yüke el konduğuna dair resmi bir belge verilmemiş. Burada biz 'Türkiye'nin uçağı indirme hakkı var mı, yok mu?' meselesini tartışmıyoruz. Elbette bağımsız ve egemen bir devlet hava sahasını kullanan bir sivil uçağı kontrol için inmeye mecbur edebilir. Bu sivil havacılığı düzenleyen ICAO kuralları ve Chicago Sivil Havacılık Anlaşması'na aykırı değildir.

Ancak olayın üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen Türkiye yükün silah olmadığını kabul etmiş değil. Bu durumda biz hala Ankara'dan kamuya böyle bir açıklamanın yapılmasını talep ediyoruz” dedi.

Yukarıya aktardığımız birkaç açıklama –ya da açıklamama– haberi 28 Aralık 2011 gününde yapılan Roboski bombardımanında emri veren kişinin suçunun örtbas edilmesinden bu yana vukû bulan birkaç hadise.

Yalana ve politikacının yalan söylemesine cevaz veren asıl etmen bu toplumun yalana karşı lâkayt olması ve yalanı ahlâksızlık saymamasıdır.

Hepimizin bildiği gibi bu pek çok kişi işine geldiği zaman “Yalandan kim ölmüş?” der, yalan söylemeyi mübah sayar. Yalancı politikacıya da tabi ki öyle bakar.