Modernleşme üzerine

Bu yazının amacı, Türkiye sosyalist hareketine ayakbağı olan bir illete dikkat çekmektir. İlletin adı “modernleşmecilik”tir.

Modernleşmecilik, gelişmiş ülkelerin sosyologlarının, tarihçilerinin uydurduğu bir az gelişmişlik kuramıdır. Bu kuram, az gelişmiş toplumların durumunu, bu toplumların kendi içsel dinamiklerine (daha doğrusu, dinamik eksikliğine, ataletine) bağlar. Modernleşmeciliğe göre, az gelişmiş toplumların gelişmesini köstekleyen, gelişmiş kapitalist toplumlara benzemelerini engelleyen, kendi geri yapı ve kurumlarıdır. Bunlar siyasi yapılar ve kurumlar (örneğin padişahlık, istibdat, patronaj), iktisadi yapı (tarımsal ekonomi, geri teknoloji), toplumsal yapı (geniş aile, bölgecilik, ağalık, şeyhlik vs.), geri zihniyet (dindarlık, tevekkül, hurafecilik, ilimde akla değil, nakle itibar etme, vs.) ve rasyonel olmayan davranışlardır (örneğin gösteriş tüketimi). Modernleşmeci görüş, kapitalist dünya sisteminin merkezini teşkil eden toplumları “norm” olarak görür. Az gelişmiş toplumlar norm dışıdır, anormaldir. Kalkınma sorununun özü modernleşmedir; yani az gelişmiş toplumları merkez toplumlara benzer hale getirmekten ibarettir.

Modernleşmeci görüş bugünkü gelişmiş kapitalist ülkelerin geçmiş yüzyıllarda Amerika’da, Asya’da, Afrika’da yaptığı merkantilist talanın, 19. Yüzyıldaki köle ticaretinin, 19. ve 20. Yüzyıl sömürgeciliğinin, Soğuk Savaş döneminde az gelişmiş ülkelere sayısız müdahalelerin az gelişmiş toplumların sosyal yapısı, kültürü, psikolojisi, ekonomisi üzerindeki tahripkâr etkilerini görmezden gelir. Bu görüşün özü, dünya kapitalist sisteminin bugünkü merkez-çevre kutuplaşmasını yarattığını inkâr etmektir.

Dünya kapitalist sisteminin merkezindeki siyasi güçler, modernleşmeci görüşü hem kendi toplumlarına, hem de az gelişmiş toplumlara telkin etmektedir. Merkez ülkelerin toplumları modernleşmeci çerçevede, kendi devletlerinin az gelişmiş toplumlara müdahalelerini “medeniyet götürme” olarak algılamaktadır. Az gelişmiş ülke aydınlarının birçoğu da modernleşmeci gözlükle, kapitalizmin Avrupa ve Amerika’daki—yani sistemin merkezindeki üstyapısını “medeniyet” olarak görmekte, az gelişmişliğinin sebeplerini kendi toplumunun kültüründe, dininde, zihniyetinde, geleneklerinde, vs. aramaktadır.

Modernleşmecilik Marxçılıkta da görülmez değildir. Kendi devletlerinin fakir ülkelerin az gelişmişliğindeki sorumluluğunu görmemeyi tercih eden Batılı Marxçıların sayısı az değildir. Bazısı, emperyalizmin az gelişmiş toplumlara kapitalist “gelişme” götürdüğünü iddia eder. Hatta, Bill Warren gibi, az gelişmiş ülkelerin sorunu fazla sömürülmek değil, az sömürülmüş olmaktır diyeni bile çıkmıştır . Buna kanmamak gerekir. Bütün insanlar gibi Marxçının da bilinci, kendi yaşadığı toplumsal pratiğin ve şartların etkisi altındadır. Bu etkiyi görmek ve onu aşabilmek herkesin harcı değildir. Paul Baran gibi Batılı Marxçılar emperyalist dünya düzeninin işleyişini tahlil ve teşhir ederken, bazıları sistemin temeline dokunmama yönünde içgüdüsel bir refleks göstermektedir.

TARİHİ GÖRMEZDEN GELME

Türkiye’de birçok sosyalist aydın kendi toplumuna modernleşmeci bakışla bakmaktadır ve bu, emekçi halk için bir talihsizliktir. Bizde modernleşmecilik, Tanzimat-Kemalizm çizgisinin devamıdır. Osmanlı Devletinin birkaç yüz yıl Avrupa’da yükselen kapitalizm karşısında yenilmesinin ve ezilmesinin neticesinde bu toplumun hakim sınıf aydını, komprador-işbirlikçi olmadığı durumda bile, müstemleke aydınlarının tipik aşağılık duygusuna kapılmış ve kendine “galip medeniyet”in bakışıyla bakmaya alışmıştır. Ancak Osmanlı Devleti hiç bir zaman tam bir müstemleke olmadığı için bu toplumun aydını (müstemleke aydınlarından farklı olarak) hasmının “medeniyet”ini yakından tanıyamamıştır. Böylece aşağılık kompleksi en ileri ve berbat boyutlara varmıştır. Türkiye hâkim sınıf aydını bu kompleksiyle Avrupalılara kendini kabul ettirmeye çalışıp tepindikçe de, kültürel asimilasyonu kabul etmiştir ama yine de dışlanan müstemleke aydınının bunalımını yaşamaktadır. Ne yazık ki bugün pek çok sosyalist aydın da modernleşmeci düşünceden ve çelişkilerinden kurtulamamaktadır.

Modernleşmecilik Türkiye sosyalist akımının siyasi çizgisine ve pratiğine yansımaktadır. Yansımalardan biri, hareketin kendi halkının eşitlik ve özgürlük mücadeleleri tarihini görmezden gelmesidir. İkincisi, kendi hâkim sınıflarının baskısına karşı Avrupa’dan medet umması, Türkiye’nin Avrupa tarafından sömürgeleştirilmesini görmezden gelmesidir. Kısaca inceleyelim.

Türkiye sosyalist akımında Anadolu sosyal mücadele tarihini öğrenme ve öğretme çabası yok denecek kadar zayıftır. Oysa birçok ilimizin ve ilçemizin geçmişinde türlü haksızlıklara, adaletsizliklere, baskıya ve sömürüye karşı isyanlar, direnmeler olduğu bilinmektedir. Ama sosyalistler bu isyanları ve direnmeleri ve bunların önderlerini ilham alınacak, sahiplenilecek ve tanıtılacak bir manevi miras olarak görmemektedir, değerlendirmemektedir. Zira modernleşmeci Marxçılık Osmanlı toplumunu “Asya tipi üretim tarzı” olarak sınıflandırıp bunu kapitalizme geçme dinamiği olmayan durgun, norm dışı bir sosyal formayon olarak görmektedir. Ayrıca bu toplumdaki geçmiş mücadelelerin önderleri zaman zaman dini motifler kullandığı için ve bazan sonunda iktidarla uzlaştığı için, bu mücadeleleri önemsememektedir. Oysa Halil Berktay’ın belirttiği gibi, geçmiş yüzyıllarda dini motiflerin rol oynamadığı ve hakim sınıflarla hiç bir uzlaşmanın görülmediği “temiz” köylü ayaklanması Avrupa’da da bulunmaz.1 Anadolu’nun bir sınıf mücadelesi tarihi vardır ve bizim tarihi maddeciliği anlamamız ve öğretmemiz için en kullanışlı malzeme bu tarihte mevcuttur.

“MİTHAT PAŞA REFLEKSİ”

Nazım Hikmet’in ünlü şiiri sayesinde Bedreddin hareketi isim olarak bugün geniş bir çevrede tanınıyor, biliniyor. Nazım’ın bu tarihi olayı araştırma, halka tanıtma ve bayraklaştırma yolundaki teşebbüsünün devamı var mı? Nazım araştırıp yazmasa, yüceltmeseydi, ihtimal Bedreddin hareketi bugün sosyalistlerin çoğunca hiç bilinmeyecekti. Şimdi Babai isyanlarının, Celali isyanlarının mahiyetinin bilinmemesi gibi. Oysa toplumsal mücadele tarihimizin ortaya çıkarılması, İslamcı propagandanın etkisiyle Osmanlı geçmişi bir saadet ve ahenk devri sanan emekçileri uyarmak ve bilinçlendirmek için en etkili yoldur.

Sosyalist harekette modernleşmeciliğin değineceğimiz ikinci yansıması da “Mithat Paşa refleksi” diyebileceğimiz davranıştır. Türkiye’de hakim sınıfların ve devletin baskısına uğrayan aydının, Avrupa devletlerinin menfaatine sığınması eski bir alışkanlıktır. Solcu aydınlar bundan münezzeh değildir. Bugün bir kısım solcu veya sosyalist aydın, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin ülkemizde demokrasiyi, hukuk devletini, sendika haklarını geliştireceğini sanmaktadır. Bu inançla, AB ülkelerinin dünya kapitalist sisteminin üç önemli merkezinden birini teşkil ettiğini, ticaret yoluyla az gelişmiş ülke sömürüsünün denetleyici kurumu olan Dünya Ticaret Örgütü’nü kurduğunu, bize özgürlük, demokrasi, insan hakları getirmesi beklenen bu devletlerin daha düne kadar eli kanlı sömürgeciler olduğunu, ırkçılığı bu toplumların hakim sınıflarının icad ettiğini, işçilerin   Yirminci Yüzyılda gerçekleştirdiği toplumsal kazanımları bu devletlerin   ceste ceste geri almakta olduğunu görmezden gelmektedir. Türkiye toplumunun geri kalmışlığının önemli bir sebebinin, Avrupa kapitalizminin toplumumuz üzerinde son birkaç yüzyıldır süren etkisi ve nüfuzu olduğunu hatırlamak istememektedir. Bu nüfuzun siyasi, iktisadi, kültür boyutlarının birbirini tamamlayan bir bütün olduğunu kabul etmemektedir. Bu gerçekleri, hiç bir nesnel gerçekliği olmayan “emeğin Avrupası” masalıyla gizlemeye çalışmaktadır. Avrupa Birliğine üyeliği savunan sosyalist aydının bu üyeliğin—Türkiye’yi daha da yoksullaştıracağı gözler önündeyken demokrasiyi geliştireceği görüşünü tarihi maddeci bakışla bağdaştırması zordur.

İnsanlığın adalet, eşitlik, özgürlük, dayanışma gibi evrensel değerlerini kapitalizmin uygarlığı çok sınırlı bir ölçüde gerçekleştirmiş ve geliştirmiştir. Bu değerler daha geniş ve daha derin bir anlamda sosyalizmde gerçekleşecektir. Bu değerleri gerçekleştirmek isteyen Türkiye sosyalisti, dünya kapitalist sisteminin merkez burjuvazisinin bu değerleri temsil etme iddiasını kabul etmekle, neticede gelişmiş kapitalist ülkelerin medeniyetini emekçilere hedef ve örnek olarak göstermekte, yani çok geri hedefleri savunmaktadır.

Evrensel değerler gerçekten evrensel ise bunların Anadolu tarihinde ve kültüründe de kökleri, dalları vardır. Sosyalistlerin görevi evrensel değerlerin yerli köklerini bulmak ve bu değerleri gerçekleştirme mücadelesini, kendi mücadele tarihimizden ilham alarak yürütmektir. Türkiye sosyalist hareketinin Anadolu emekçi yığınlarına yeni bir toplumsal düzen projesi sunabilmesi için önce dünyaya Anadolu’dan ve emekçilerin gözüyle bakmaya başlaması gerekir.

____________________________

1 Halil Berktay, “Köylü Ayaklanmaları ve Oryantalizmin ‘Yok’lar Listesi’ “, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi 6. Cilt, İstanbul, İletişim, 1988, 1738-39.s.