İmparatorluğun karşı-atağı (James Petras)

ABD’nin Afganistan’a saldırısı, ABD imparatorluğunun göreli gerilemesini durdurup çatışma bölgelerindeki hakimiyetini yeniden kurma çabasıdır. Afganistan’daki savaş, emperyal bir genel karşı taarruzun parçası olup çeşitli bileşenleri vardır:

1. Avrupa’nın Vaşington’a bağımlılığını yeniden sağlamak;

2. Orta Doğu ve Körfez bölgesindeki topyekün denetimini yeniden kurmak;

3. Latin Amerika ile Asya’daki askeri nüfuzunu derinleştirip genişletmek;

4. Kolombiya ve kıt’anın geri kalan bölümü üzerindeki askeri baskıyı arttırmak;

5. çok uluslu şirketler ile uluslararası mali kurumlar —Dünya Bankası, Uluslar Arası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)— karşısındaki muhalefet ve protestoları, demokratik hakların yerine diktatörlük yetkileri koyarak bastırmak;

6. derinleşmekte ve imparatorluk kurma projesine halk desteğinin altını oyabilecek olan durgunluğa devletin silâhlanma harcamaları, iflasın eşiğine gelmiş çok uluslu şirketlere (hava yolları, sigorta, turizm şirketleri) yapılacak desteklemeler ve azalan oranlı vergi indirimleri yardımıyla son vermek.

Üç tane uluslararası bunalım ocağı var:

Birincisi, askeri–siyasal bunalımlar: Vaşington’un ilan etmiş olduğu açık uçlu savaş, yeni kukla rejimler dayatarak, gücünü tek taraflı olarak onarmaya çalışıyor.

İkincisi, iktisadi bunalımlar: Avro–Amerikan imparatorluğunun gerilemesi ve karşı karşıya kaldığı yeni zorlu görevler dünya çapında durgunluğun (ve belki çöküntünün) ve emperyal devletlerin içinde ve dışında büyümekte olan muhalefet hareketlerinin bir sonucudur.

Üçüncüsü, sol muhalefetin bunalımları. ABD karşı taarruzu, kitle hareketlerinin karşısına bir dizi yeni sorun çıkardı: baskının artması, askerileşmenin yoğunlaşması, yekpare ve şiddetli bir propaganda taarruzu ve genel korku ve öfke.

Tartışmada çeşitli etkenleri göz önünde tutmak zorundayız: Bir yanda ABD’nin siyasal ve iktisadi gücünün 1990’lar boyunca dünyanın kilit alanlarında, özellikle Orta Doğu/Körfez bölgesi, Latin Amerika, Asya ve Avrupa’da görece gerilemesi söz konusu; buna, Kosova, Makedonya, Sırbistan gibi görece önemsiz Balkan devletlerinde ABD’nin nüfuzunun artması eşlik ediyor. Öbür yanda ABD’nin iktisadi çıkarlarının çok uluslu şirketler ve bankalar aracılığıyla Üçüncü Dünya’ya yayılması, bu yayılmayı destekleyen kukla rejimlerin yavaş yavaş zayıflamasıyla örtüşüyor. Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası mali kurumlar yapısal uyum politikaları, serbest ticaret öğretileri ve özelleştirme yönergeleriyle yerel ekonomilerin servetini o denli kuruttu ki, kukla rejimler parçalanıp zayıflıyor, özel kesim seçkinleri ile siyasetçiler el ele verip hazineyi yağmaladıkça da yolsuzluğa batıyor.

Emperyal denetim yapısının zayıflaması, bu rejimlerin aşırı sömürü amacıyla uluslararası mali kurumlara olan bağımlılığının artık bir engel haline gelmiş olması demektir. "Üçüncü Dünya"nın yoksullaşmış ve harap olmuş ülkeleri üzerindeki dolaylı emperyal denetim, işe yarar bir araç olmaktan çıktı. Gazeteci Martin Wolf, Financial Times (10.10.2001)’da bir "yeni emperyalizm" çağrısı yapıyor: kısa ve öz olarak, "yeniden yapılandırılacak" ekonomilere yapısal uyum planlarının dayatılması ve üçüncü dünya ülkelerinin bağımlılığının güvence altına alınmasında bombaların ve deniz piyadelerinin IMF memurlarına yardımcı olmaları söz konusu. Wolf şöyle yazıyor: "Başarısız [yağmalanmış ve tüketilmiş] devlet sorununun üstesinden gelmek için gerekli olan, sofu niyetler değil, açık ve örgütlü bir zorlayıcı güçtür." Bir başka deyişle: Afganistan, Yugoslavya, vb.’deki gibi emperyal savaşlara yeni emperyalist fetihler eşlik edecektir. Yeni emperyalizmin anlamı "yeniden sömürgeleştirme"dir ve bu süreç Latin Amerika’da işler haldedir.

Körfez Savaşı’nın sonu ve (Baba) Bush’un başkanlığından 7 Ekim 2001’e dek ABD, Balkanlar ve Orta Amerika’daki (yani çevredeki) askeri çatışmaları kazandı; stratejik bölgelerde ise ciddi bir nüfuz kaybına uğradı. Aynı şekilde, ABD ekonomisi, 1995–1999 arasında minyatür bir spekülatif hızlı büyümeden geçti; daha sonra ise binyıl dönümünde, derinleşen bir durgunluğa girdi. Çevredeki zaferler ile spekülasyon köpüğünün birleşimi, yapısal zaafların derinleşmekte olduğunu gizledi.

Orta Doğu’da ABD’nin, İran hükumeti ile Irak’taki Saddam Hüseyin rejimini devirme ya da soyutlama stratejisi tam bir başarısızlığa uğradı. Bu rejimler, varlıklarını sürdürmekle kalmadı; ABD boykotunu fiilen kırdı. ABD’nin İran’a karşı olan yaptırımlarını de facto etkisiz hale getirenler arasında Japonya, AB ve Arap devletleri dahil, ABD’nin müttefiklerinin çoğu yer alıyordu. Yeniden canlanan OPEC ülkeleri arasına alınan İran, Rusya ile nükleer enerji anlaşmaları, Japonya ile petrol sözleşmeleri, ABD dışında her büyük ülkeyle yatırım ve ticaret anlaşmaları imzaladı. ABD çok uluslu şirketleri bile, üçüncü taraflar aracılığıyla İran ticaretinden pay aldı.

Irak da yeniden OPEC’e kabul edildi; Körfez devletlerinin toplantılarına, Arap zirvelerine ve uluslar arası İslam Konferanslarına üye olarak katıldı. Irak, "kaçakçılar" aracılığıyla ve Türkiye ile Suriye üzerinden geçirerek "gizlice" milyonlarca varil petrol sattı. "Transit rejimleri" ile Batı Avrupalı tüketicilerin bu durumdan haberli oldukları besbelliydi.

Filistin ayaklanması ve Arap rejimlerinin (ABD kuklaları dahil) buna oy birliğiyle verdiği destek, İsrail devletiyle olan yakın bağlarını sürdüren ABD’yi yalnız bıraktı. Kuzey Afrika’da Libya, AB ve Avrupa petrol şirketleriyle, özellikle İtalya ile güçlü iktisadi ilişkiler, birçok NATO üyesiyle de diplomatik ilişkiler geliştirdi.

Böylece ABD’nin kara listesinin başında yer alan üç stratejik petrol üreticisi ülke, nüfuzlarını ve dünyanın geri kalan bölümüyle olan bağlarını arttırarak, ABD’nin, Körfez Savaşı’nı hemen izleyen dönemde bölgede kurmuş olduğu boğucu hakimiyeti gevşetmeyi bildi. Balkanlar’da Baba Bush’un "Yeni Dünya Düzeni" darmadağın olmuş, geri kalmış, mafya yuvası Arnavut illerindeki mini vasal devletlere indirgenmişti.

ABD’nin güç kaybının bir başka işareti, Asya ve AB’de ABD aleyhine biriken dış ticaret fazlalarında görülen büyük artıştı. 2000 yılında ABD, 430 milyar dolarlık bir dış ticaret açığı verdi. Batı Avrupa’daki 350 milyon tüketici, giderek artan bir ölçüde Avrupa malları satın alıyor, AB ticaretinin üçte ikisinden çoğu Avrupa içerisinde yer alıyordu. Latin Amerika’da çok uluslu Avrupa şirketleri, özellikle İspanyollar, özelleştirilmiş kârlı işletmelerin satın alınmasında ABD’li rakiplerinden daha yüksek fiyat teklif edebiliyordu.

Siyasal açıdan ABD’nin üstünlüğü, özellikle Latin Amerika kıt’asında birçok kez çetin sınavlarla karşı karşıya kaldı. Bunlar arasında Kolombiya’daki güçlü gerilla hareketini, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chávez’i, Ekvador, Brezilya ve başka yerlerdeki kitle hareketlerini sayabiliriz. Arjantin ekonomisinin çökmesi, kıt’adaki genel iktisadi bunalım ve buralardaki kukla hükümetlerin uğradığı büyük meşruiyet kaybı da, ABD’nin gücünün yeni sömürgeleştirilmiş eyaletlerinde zayıflayışının birer göstergesi oldu.

Kitlelerin Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve başka yerlerde "küreselleşme karşıtı hareket"e, özellikle onun "antikapitalist" kesimlerine akın edişi, Vaşington’un imparatorluk dostu yeni yatırım ve ticaret kuralları dayatma gücünü şüpheli bir duruma soktu.

Stratejik bölgelerde nüfuzunun gerilemesi, içte iktisadi bunalımların ağırlaşması, spekülasyon köpüğünün (bilgi teknolojisi, biyoteknoloji, fiber optik) patlaması karşısında Vaşington, dış politikasını askerileştirip (Kolombiya Planı) tek yanlı devlet kararları yoluyla saldırganca "karşılaştırmalı üstünlükler" peşinde koşmaya karar verdi: Rusya ile anti–balistik füze anlaşmasının, Kiyoto Anlaşması’nın ilgası, Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi’nin tanınmaması, biyolojik savaşı ve antipersonel mayınları yasaklayan anlaşmaların ortadan kaldırılması, vb. ABD’nin Latin Amerika’da nüfuzunun azalmasına karşı durmak için Vaşington, Avrupa rekabetini sınırlayıp ABD üstünlüğünü arttıracak Latin Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasını (İspanyolcada ALCA) zorla kabul ettirdi. Ne var ki bölgedeki beş kilit ülkeden dördünde buna karşı güçlü bir direniş vardı: Brezilya, Venezuela, Kolombiya ve Arjantin.

ABD imparatorluğunun iktisadi temellerinin iktisadi ve siyasal sebeplerden dolayı zayıflamakta olduğunu gösterir işaretler karşısındayız. İktisaden ABD imalat sanayii kesimi, 18 aydır durgunluktaydı ve bu eğilim 2002 yılında devam etmekte. Bilgi teknolojisi, fiber optik tekniği ve biyoteknolojiye yatırılmış olan yüz milyarlarca dolar yok oldu. Kazançlar daralırken binlerce firma iflas ediyor. Gerek "eski", gerekse "yeni" ekonomiler derin ve uzayan bunalımlar içinde.

Finansal ve spekülatif borsa kesimleri, ABD’deki ve dünya ekonomisindeki belirsiz siyasal–psikolojik koşullara fazlasıyla bağlıdır. 11 Eylül’ün ardından borsada görülen dikine düşüş ve 7 Ekim’i izleyen keskin toparlanma bu belirsizlik durumunu yansıtıyor. Daha özgül olarak ABD hisse senedi ve tahvil piyasaları, yerel spekülatörlere olduğu kadar denizaşırı yatırımcılara da fazlasıyla bağlıdır. Bu zengin yatırımcıların olsun, ABD’li hempalarının olsun ABD’de yatırım yapmalarının sebepleri, iktisadi olduğu kadar siyasaldır: Özel servetleri için güvenli ve istikrarlı limanlar ararlar. 11 Eylül, iktisadi ve askeri kudretin merkezlerinin bile saldırı ve yıkıma açık olduğunu gösterdiği için bunların güvenini sarsmıştı. Kitlesel sermaye kaçışı bundan kaynaklandı.

7 Ekim saldırısı, İmparatorluk’un dünya çapında heybetli karşı taarruzu ve Afganistan’ın tahribi, yatırımcıların güvenini yeniden uyandırarak önemli bir sermaye akışına ve borsada geçici bir toparlanmaya yol açtı. Pentagon’un benimsediği topyekün savaş stratejisi, şu ya da bu siyasal gerekçeye, hatta gelecekteki petrol boru hatlarına olduğu kadar, tüketicilerin emperyal gücün yenilmezliğine ve güvenliğine olan güvenini yeniden kazanmaya yönelikti. Görünüşe göre borsa davranışı, özellikle ABD hisse senedi ve tahvil piyasasındaki büyük çaplı, uzun dönemli yabancı yatırımcılar, en az ABD ekonomisinin fiili başarımı kadar "güvenlik" gerekçelerinden de etkilenmektedir. Borsa ile reel ekonomi arasındaki ters ilişki aykırılığı da buradan kaynaklanıyor: Reel ekonominin bütün iktisadi göstergeleri eksi büyümeye doğru gerilerken borsa 11 Eylül öncesi düzeylerini geçici olarak yeniden yakaladı.

Ne var ki yatırımların bu siyasal temellerinin sınırları vardır. Uzayan eksi büyüme ve azalan kârlar (ya da artan zararlar), toparlanmayı eninde sonunda kesinlikle sona erdirecek, borsada bir kez daha keskin bir düşüşe yol açacaktır.

Teorik açıdan önemli olan nokta, İmparatorluk’un iktisadi temelleri zayıfladıkça, emperyal devletin rolünün artmasıdır. İmparatorluk, devlet müdahalesine daha da bağımlı hale geliyor; böylece emperyal devlet ile çok uluslu şirketler dahil yatırımcılar arasında var olan sıkı bağları açığa çıkarıyor.

Aynı şekilde, emperyal devletin askeri bileşenleri, "yatırımcı güveni"ni yeniden sağlamakta, hasım tarafları şiddetle bastırıp yıldırarak, bocalayan yeni sömürge rejimleri destekleyerek, ABD’li yatırımcıları kayıran, Avrupalı–Japon rakiplere ise zarar veren ticaret anlaşmalarını (LAFTA) dayatarak, gittikçe ağır basan bir rol oynuyor (Körfez ve Orta Doğu’daki askeri harekatlarla).

Uluslararası mali kurumlara (DB ve IMF) daha çok bağlı olan 1980–90’ların eski emperyalizmi yerini yeni bir askeri harekat emperyalizmine bırakıyor: Yeşil Bereliler, kelebek kravatlı IMF/DB memurlarının yerini alıyorlar.

Emperyal devletin fetih ve ABD’nin gücünün genişletilmesi açısından merkezi önemi, küreselleşme karşıtı hareketin, "küresel şirketlerin özerkliği"ne inanan Susan George, Toni Negri, Ignacio Ramonet, Robert Korten, vb. gibi önemli kuramcılarının temel varsayımını çürütüyor. Onların, yoksulluk, egemenlik ve eşitsizliğin yaratılışında dünya pazarının merkezi rolünü vurgulayışları şimdiki bağlamda bir tarih yanılgısıdır. Avro–Amerikan emperyal devletleri daha çok ülkeyi fetih ve işgal etmek üzere asker gönderir, milyonları mahveder, yerinden yurdundan eder, yoksulluğa sürüklerken, kaybedilecek vakit yoktur. Günün büyük ihtiyacı, küreselleşme karşıtı bir hareketten antiemperyalist bir harekete hemen geçmek, "süper devletler"in özerk çok uluslu şirketlerin egemenliği altında olduğu yolundaki yanlış varsayımların yerine, emperyal devletlerle iç içe geçmiş çok uluslu şirketler gerçekliğini koymaktır.

Bu açıdan bakıldığında, nesnel olanakları önemli yapısal değişmelere dönüştürmenin merkezinde yatan sorun siyasal iktidardır. Toplumsal hareketler milyonlarca insanı seferber etti; bu insanlar yerel düzeyde sayısız değişmeler gerçekleştirdiler, yeni ve umut verici bir toplumsal bilinç düzeyi yarattılar; bazı durumlarda da, yerel yönetimleri denetleyerek ya da etkileyerek kitle seferberlikleri yoluyla egemen sınıflardan ödünler kopardılar. Ne var ki bu hareketlerin mevcut devlet iktidarına siyasal bir alternatif oluşturduğunu söyleyebilmek için, daha pek çok sorunun çözülmesi gerekiyor.

n Siyasal düzlemde bu hareketler olumlu ve önemli olan bir dizi programatik talep ve alternatif sunsalar da, gelişme halindeki emperyal sistemin doğası, çelişkileri ve bunalımların karakteri konusunda teorik bir anlayıştan yoksundur.

n Kentsel ve kırsal hareketler arasında, iç bölgeler ile kıyı bölgeleri arasında uyumsuzluk, eşit olmayan gelişme, hareketlerin bazıları içerisinde de kişilere, taktik farklarına, vb. dayalı rekabetler söz konusudur. Mevcut hareketler, bir tek tutarlı hareket içinde birleşseler, devlet iktidarına meydan okumaya önemli ölçüde yaklaşırdı.

n Birçok hareket, militan eylemler yapıp köktenci programlar öne sürseler de pratikte, çok sınırlı ödünler elde etmek uğruna sürekli müzakerelere girişiyor; böylece hareketlerini rejimi devirebilecek bir güç haline getirmek yerine, sistem içerisindeki birer pressure group’a (baskı grubu) indirgiyor.

Önümüzdeki zorlu sınav, halkın dolaysız taleplerine uyarlanmış, ama sosyalist bir alternatifin inşasını mücadelenin merkezine yerleştiren bir geçiş programının nasıl geliştirileceğidir. İmparatorluğun güdümündeki bağımlı rejimlerde giderek artan otoriter eğilimler demokratik ve antiemperyalist kitle hareketlerinin inşasını gerekli kılıyor.

Tehlikeli ve umutlu zamanlarda yaşıyoruz. Tehlikeler iki yüzü keskin kılıç gibi: hem İmparatorluk hem sol için. Mücadele sürüyor.

__________________

* Çevirenin (Nail Satlıgan) notu: Bu yazı, Brezilya’nın Porto Alegre kentinde düzenlenen 2. Dünya Sosyal Forumu toplantısında tartışılmak üzere dünya solunun önemli şahsiyetleri tarafından kaleme alınan tebliğlerden birisinin özetlenmiş versiyonudur. Yazar James Petras, yıllarca ABD’nin Binghampton Üniversitesinde siyaset bilimi ve sosyoloji profesörlüğü yaptı. Bu süre içindeki yayınlarıyla, dünyanın başta gelen Marksist Latin Amerika uzmanı olarak tanındı. Birkaç yıldan beri Arjantin’de işsizler hareketi ve mücadelesi içinde yer alıyor.

Petras, şu sıralarda, Michael Hardt ile Antonio Negri’nin İmparatorluk kitabına ve yaklaşımına yönelttiği sert ve susturucu eleştirileriyle dikkati çekiyor. Bu bakımdan, yazıda sık sık "imparatorluk" terimini ve bu kelimenin Batı dillerindeki karşılığından türetilen "emperyal" sıfatını kullanması yanıltıcı olabilir. Negri’ye göre günümüzde emperyalizm bitmiştir; onun yerini "devletsizleşmiş" ve "ülkesizleşmiş" bir "imparatorluk" almıştır. Petras için ise "imparatorluk", merkezinde emperyalist ABD’nin, ikincil olarak da Avrupa emperyalizminin yer aldığı bir devletler sistemi olarak emperyalizmin ayrılmaz bir parçası ve tamamlayıcısıdır. Bu açıdan Petras’ın terminolojisinde "imparatorluk" ve "emperyal", hemen her yerde "emperyalizm" ve "emperyalist"le eş anlamlıdır.

Yazının (kısaltılmamış) aslı Marxism Alive dergisinin Aralık 2001 tarihli 4. sayısında (www.marxismalive.org/petras4ing.html) yayımlandı.