AKP Nasıl Kazandı?

Her seçim sonrasında ortaya çıkan oy yüzdelerini, gazeteciler ve diğer analistler genellikle farazi bir seçmen imgesi üzerinden yorumlamaya çalışıyorlar. "Seçmen" diye soyutlanan toplum üzerinden yapılan bu yorumlarda, geçmiş dönemde nelerin olup bittiğini anlama çabası, çoğu kez, geri planda kalıyor. Bu yorumlarda, yorumlayanın siyasal konumuna göre değişen vurgularla yeni siyasal pozisyonların ve stratejilerin belirlenmesi amacı güdülüyor.

Çoğu zaman bu yorumlar hem kaybeden, hem de kazanan siyasal kadrolara siyasete yeniden başlamak için zengin seçenekler sunabiliyor. Seçim sonrasında yapılan yorumları izlemek, seçimler kadar ilgi çekici bir deneyim olabiliyor. Örneğin son dönemde, AKP'nin beklenmedik başarısını partide yarışan grupların farklı yorumlarla siyasal çekişme aracı olarak nasıl kullandıklarını izledik. Gül ve yakın çevresi seçim başarısını "e-muhtıra"ya indirgedi ve Cumhurbaşkanlığı adaylığı için partide var olan iç çekişmeyi önemli bir politik başarıya dönüştürdü. Bir bakıma seçimleri yorumlamak da siyasetin önemli bir alanı.

Öte yandan seçim sonuçlarını bir metoda bağlı olarak tahmin etmeye ve yorumlamaya çalışan siyaset bilimcileri için seçmen davranışlarını anlamak çok daha farklı bir konu. Siyasal partilerin, ideolojilerini, örgütlenme biçimlerini, kadrolarını ve seçmen beklentileriyle ilişkilerini anlamak çok karmaşık ve karşılaştırmalı analizleri gerektiriyor. Bu bağlamda, AKP için yapılan tartışmalarda bu partinin "sağda" mı "merkezde" mi olduğu ve "çevreyi" merkeze taşıyıp taşımadığı; "islamcı" olduğunda uzlaşılsa bile, "liberal" ya da "demokrat" olup olmadığı, Cumhuriyet için "tehdit mi" "fırsat mı" olduğu, ya da "AB'ci" mi "ABD'ci mi" olduğu gibi birçok konuda tartışma devam ediyor.

Bu yazıda, ben bu tartışmalardan çok, AKP'nin iktidarda olduğu süre içinde geniş bir tabana ulaşarak oy devşirme-sinde etkili olduğunu düşündüğüm bazı uygulamalarından söz edeceğim. Bunlardan birincisi yerel yönetimler, diğeri ise yoksullarla ilgili politikaları olacak.

Başlamadan önce eski bir geçmişe sahip olan islamcı hareketin bugünkü kadrolarının yetiştiği ortamı ve özellikle, 1980 sonrası sola alternatif olarak tasarlanarak devlet tarafından desteklenen İmam Hatip Liseleri’ni hatırlamakta yarar vardır. 1970'lerden sonra özellikle büyük kentlere göçle gelen yoksul kitlelerin yerleştikleri gecekondu bölgelerinde yapılan araştırmalarda, geleneksel sosyalizasyon kurumu olan ailenin çözüldüğü ve eğitim kurumlarının hızlı nüfus artışı nedeniyle yetersiz kaldığı sıkça vurgulanmıştı. Yine aynı dönemde yapılan araştırmalarda gecekondu bölgelerinde yaşayan, çocuklarını eğitebilecek mali güce sahip olan alt orta sınıf "Sünni" aileler için, İmam Hatip Okullarının cazip bir alternatif olarak belirginleştiği de biliniyordu. Nitekim benim Pendik gecekondularında yaptığım araştırmada da, Sünni orta sınıf aileler, çocuklarını "hırsız, fahişe ya da serseri" yapacak "Ahlâksız İstanbul"dan korumak için onlara "Allah korkusu" verecek din eğitimini önemsediklerini belirtmişlerdi. Çocuklarını okutamayacak yoksul aileler için kuran kursları ve Alevi aileler için ise "normal" okullardan başka seçenek olmayışı şikâyet konusuydu. (1)

Bu dönemde kentlerin yoksul kesimlerinde yaşayan "Sünni" çocuk ve gençler için tasarlanan bu alternatif program hem ailelerin, hem de –sola alternatif olması nedeniyle– devletin desteğini aldı. Devlet için sorun, oradan mezun olanlar türbanları ve düşünceleriyle Üniversite kapılarına gelince başladı.

Ancak bu ortam, İslamcı hareketin hem yeni kadro devşirmesini, hem de kitlelere ulaşmasını kolaylaştırdı.

YERELLEŞME POLITIKALARI VE İSLAMCI HAREKET

1980 sonrası dönemde, dört eğilimi barındıran ANAP hareketi Özal'ın liderliğinde hızlı göç nedeniyle büyüyen kentlerin altyapı sorunlarını çözebilmek için belediyelere yeni yetkiler ve kaynak vermeye özel önem verdi. Bu dönemde alınan kararlar yerel politikayı canlandırdı ve yerel politikaya ilgi duyan grupların artmasına neden oldu. Yerel siyaset, özellikle kentsel alanların çevresindeki gecekondu bölgelerinde canlanmaya başladı.

Yerelleşme, 1980 öncesinde de geniş olarak tartışılan bir konuydu. Hızlı kentleşmenin yarattığı sorunların merkeziyetçi bir yönetimle çözülemeyeceği hem akademisyenler hem de siyasal partiler tarafından sürekli olarak gündeme getirilmekteydi. Nitekim 1980 öncesinde, çok kısa süreli uygulamalarıyla efsaneleşen Fatsa Belediye Başkanı Terzi Fikri Sönmez ve İstanbul'daki 1 Mayıs mahallesi gibi örneklerden de hatırlanacağı üzere birçok sol grup da gecekondulaşmayı ve yerelleşmeyi gündemlerine almışlardı.

Bu tarihlerdeki yerelleşme isteklerini "yerleşik" sağ ve sol çevreler farklı gerekçelere bağlıyorlardı. Sol, yerelleşmeyi "demokratikleşme", sağ ise "yönetilebilir kent" için talep ediyordu. 1980 sonrası askeri yönetim, kentleri, yönetilebilir olmaktan çıkmış anarşi yuvaları olarak kabul ediyor, ancak, malum "kırmızı çizgiler" nedeniyle, bu konu teknik bir yönetim sorunu olarak tasarlanıyordu. Bu konudaki kırmızı çizgiler; belediyelerin siyaset dışı kalması ve bölge yönetimine geçit verilmemesi olarak belirginleşiyordu. Bunda Kürt meselesinin belirleyici olduğu açıktır.

Bu nedenle, 1980 sonrası "yerelleşme" çabalarında, demokrasi arayışları bir tarafa bırakılarak "etkinlik" vurgusu çok daha ağırlıklı oldu. Ancak, kent yönetiminin etkinleşmesi, kentlerin altyapı sorunlarının yavaş da olsa çözülmeye başlaması, hem yerel siyaseti canlandırdı, hem de sonuçta, bu amaçlanmamış olsa da "demokratikleşme" olarak algılandı. Gecekondu bölgelerinde ve taşrada yerel siyasetle ilgili yapılan araştırmalar kentlerde, kendini yönetmek isteyen, kendi sorunlarını çözmek isteyen, vesayetten ve sorunlardan bunalmış taşralı yerel elitin ve "gecekondu eliti”nin yerel siyasette aktif olduğunu ve bu uygulamalardan yararlandığını göstermekteydi. Bir bakıma eskiden sadece merkezden ve merkeze yakın kadrolara dağıtılan kaynaklar yerel elite de ulaşmaya başlamıştı.(2)

Bugünlerde, AKP kadrolarınca sıkça gündeme getirilen "seçilmiş-atanmış" ikilemi, merkezdeki kaynakları kendi bölgelerine aktarmak isteyen, hemşehrilik ve diğer ilişki ağlarını kullanma becerisini geliştiren yerel siyasetle ilgili kadroların Ankara'nın vesayetinden kurtulmayla "demokratikleşmeyi" özdeşleştirmelerini ifade eden yaygın bir söylem haline gelmiştir. Bu söylem sadece büyük şehirlerin gecekondularında değil, merkezin vesayetinden bunalan taşrada da önemli destek bulmuştur.

ANAP' la başlayan yerelleşme ve yerel siyasetin canlanması olgusunu ANAP'ın içindeki dört eğilimden biri olan islamcı kadroların benimsediğini ve bu yerel politika deneyiminin RP, FP ve AKP çizgisi olarak tanımlayacağımız siyasal hareket için model olduğunu ve onların yerel politikada gösterdikleri başarının ulusal düzeyde iktidara ulaşma olanağını onlara verdiğini söyleyebiliriz. Bu partiler, seçmen tabanına ulaşmak için yerel siyasetin önemini kavrayan, yeni kentli grupların taleplerini bilen ve onların içinden çıkan siyasal hareketler olarak kabul edilebilir. Bu bağlamda AKP hareketi, lideri ve kadrolarıyla yerel yönetimlerden gelerek ulusal siyaseti etkileyen ilk siyasi hareket olarak kabul edilebilir. Bu nedenle AKP hareketini analiz ederken onların yerel siyaset yaklaşımını anlamanın gerekli olduğunu vurgulamak istiyorum. Bu siyasi harekete muhalefetin ancak, etkin ve alternatif bir yerel muhalefet modelinin kurgulanmasıyla mümkün olacağı da açıktır .(3)

AKP ilk dönem iktidarı sırasında, AB normlarını da arkasına alarak, kamu yönetiminin yerelleşmesi ve yerel yönetimlerin güçlenmesi yönündeki uygulamaları hızlandırmıştır. (4)

Bu uygulamalar da yerel düzeyde "demokratikleşme" olarak algılanmış ve geniş destek bulmuştur.

SOSYAL POLİTİKA VE YOKSULLUK POLITIKALARI:

Sosyal politika ile ilgili yapılan analizler Türkiye'deki refah rejiminin, diğer kapitalist ülkelerden farklı olarak, "cemaatçi-muhafazakar" bir rejim olduğundan söz ederler. Bu bağlamda ABD'deki refah rejimi "bireyci- liberal", Avrupa'daki kuzey ülkeleri ise "bireyci sosyal demokrat" model olarak tanımlanmaktadır. Türkiye'de sadece formel sektörde çalışanları kapsayan ve devlet denetiminde korporatist sosyal güvenlik sisteminin yanı sıra aile ve akrabalık dayanışma ilişkilerinin eklemlendiği bir refah rejiminin varlığı söz konusudur.(5) Enformel sektör çalışanları ve yoksullar için ise daha çok "cemaatçi" dayanışma sistemi etkindir.

Türkiye'deki bu refah rejiminin son dönemlerde, küreselleşmenin de etkisiyle önemli sarsıntıya uğradığı bilinmektedir. Özellikle 2001 krizinden sonra Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası, birçok kuralın yanı sıra, mevcut sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılanmasını da şart koştular. Sendikalar ve toplumun diğer örgütlü kesimlerinin büyük tepkisiyle karşılaşan bu program henüz tamamlanmadı. Ancak, bugüne kadar yapılanlar bile, sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesi yönünde adımların atıldığını ve daha "liberal" ve piyasacı bir sosyal güvenlik sistemine doğru gidildiğini göstermektedir.( 6) Bu uygulamalarla, işçiler bazı haklarını yitirirken, AKP'li kadrolarca "atanmışlar" olarak tanımlanan memurlar da bazı ayrıcalıklarını kaybetmeye başlamışlardır.

Bu yazıda sosyal güvenlik sistemindeki değişikliklerden çok, özellikle sistem dışı olanlar için uygulanan sosyal politikalardan söz etmek istiyorum. Türkiye'de genel olarak sosyal politikanın çalışanların emeklilik ve sağlıkla ilgili konularının kamu tarafından düzenlendiği, sosyal hizmet ve sosyal yardım konularının ise, daha çok akrabalık, komşuluk ve hayırseverlik diye özetlenebilecek geleneksel dayanışma ilişkilerinin alanına terkedilmiş olduğu bilinmektedir. Bu geleneksel yardımlaşma ağlarının, son dönemlerde kentlerde ve kırsal alanlarda artan yoksulluk ve sosyal dışlanma karşısında yetersiz kaldığı da açıktır.

Yoksulluk ve sosyal dışlanmayla ilgili sosyal politika modelleriyle ilgili tartışmalarda liberallerin, yoksulların toplumda yaratacağı "tehlikeyi" azaltmak amacıyla sosyal yardımı, sosyal demokratların ise, herkese temel vatandaşlık hakkı olarak "asgari gelir" politikasını ve "balık vermekten çok balık tutmayı” öğretmek olarak tanımlanan ve dışlanma nedenlerini ortadan kaldırmaya dönük "sosyal hizmet" kurumlarını savundukları bilinmektedir.(7) Hemen bütün kapitalist toplumlarda sosyal dışlanma ile ilgili sosyal politika konuları kurumsal olarak bu iki farklı yaklaşımla düzenlenmektedir. ABD'de birinci yaklaşımın, AB ülkelerinde ise farklı ölçülerde de olsa ikinci yaklaşımın hakim olduğu söylenebilir.

Türkiye'de sosyal yardımla ilgili Özal döneminde getirilen ilk düzenleme kurumu olan ve kamuoyunda FAKFUKFON diye adlandırılan Sosyal Yardımlaşma Fonu aracılığıyla yapılan yardımlar, sosyal politika uzmanları tarafından keyfi, sosyal hak temeline dayanmayan ve sosyal hizmet faaliyetleriyle desteklenmeden dağıtılan yardımlar olması nedeniyle eleştirilmekteydi.

AKP yönetimi, "liberal" çizgiyi yerleştiren bu uygulamayı, önce merkezden dağıtılan kamu fonlarını, ücretsiz okul kitabı dağıtımı gibi projelerle arttırarak, daha sonra da "hayırsever" yandaşlarından aldıkları bağışları dernekler ve belediyeler aracılığıyla dağıtarak yaygınlaştırdı ve kurumsallaştırdı. Bu çerçevede, önce, 2001 krizi sonrası Uluslararası Para Fonu'nun programının getireceği toplumsal sarsıntıyı önlemek için Dünya Bankası tarafından geliştirilen "Sosyal Riski Azaltma Projesi" çerçevesinde yoksul ailelere okul yaşındaki çocuklarını okula göndermeleri koşuluyla verilen "şartlı Nakil Transferi" yapıldı. Bu projeden özellikle Doğu ve Güney Doğu Anadolu'daki yoksul ailelerin yararlandığı anlaşılmaktadır.

AKP döneminde, merkezden aktarılan kaynakların yanı sıra gerçekleştirilen önemli bir uygulama, büyük şehirlerde fitre, zekât ve sadaka gibi geleneksel "vecibelerini" yerine getirmekte zorlanan "hayırseverler" den bağış toplamanın yaygınlaştırılması ve bu bağışların yerel yönetimler ve dernekler aracılığıyla dağıtılmaya başlanmasıdır. "Muhtaçlara yardım" yaklaşımının RP-FP'nin yerel yönetimlerde seçim kazanmasında da önemli etkisinin olduğunu bildiğimiz bu uygulamaların, "cami etrafında örgütlenen cemaatler" aracılığıyla büyük şehirlerde kuran kursu açmaktan, Ramazan'da yemek dağıtmaya, erzak, kömür, ilaç, ucuz kitap, okul malzemeleri dağıtımı olarak devam ettiği bilinmekteydi. Bu uygulama hem üye tabanını genişletme ve özellikle "hanım" üyeleri siyasete katma, hem de "yüz yüze ilişki" yoluyla seçmen desteğini kazanma politikası olarak başarılı olmuştu.

Yerel yönetim seçimlerindeki başarıyla birlikte islamcı partiler bu uygulamaları belediye bünyesine dahil etmişlerdir. "Yeni Osmanlıcılık" olarak da tanımlanabilecek, geleneksel kurumların yeniden uyarlanması bağlamında, "vakıf geleneği", "şura geleneği" "lonca dayanışması" ve "hayırseverlik" gibi kavramlar islamcı hareketin iktidarda olduğu yerel yönetimlerde yeni modellerin denenmesinde etkili oldu. Bu uygulamaların önemi, vergi vermeye isteksiz zenginleşen girişimcilerden ve parti yandaşlarından "bağış" yoluyla yeni kaynak yaratmayı da sağlamasıdır. Bir anlamda, kentlerde yaşayan alt orta sınıflar, yeni zenginleşen yeni kentli gruplar için fitre, zekat ve sadakanın anonim kent ortamında belediye ya da dernek gibi aracılara devredilmesi yaygınlaştı. Diğer taraftan, bu uygulamaların, son dönemlerde moda olan yönetim anlayışı olan, kamu-sivil toplum işbirliğine işaret eden "yönetişim" (governance) yaklaşımıyla da uyumlu olduğuna dikkati çekmek isterim.

AKP, son yerel yönetim yasalarıyla "sosyal yardım" konusunu belediyelerin içine almış ve kurumsallaştırmıştır. Bu fonlar, hem "hayırsever" grupları mobilize etmiş, hem de bu kaynakları dağıtmak için piyasadan toplu olarak satın alınan, kitap, defter ya da erzak gibi malzeme üreticileri ve tüccar için düzenli ve büyük ölçekli talebin de ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bir anlamda bu sosyal yardımlar, son dönemde çok rağbet gören "kazan-kazan" söyleminin günlük hayata geçirildiği bir "saadet zinciri”nin kurulmasını da sağlamıştır.(8)

Esas olarak AKP'nin sosyal dışlanma ile ilgili olarak "liberal" ideolojiye uygun bir muhafazakâr sosyal politika modelini uygulamaya geçirdiğini ve kurumsallaştırdığını söylemek mümkündür. Bu uygulamaları, sadece "erzak dağıtarak seçim kazandılar" olarak yorumlamak, sürecin karmaşık dinamiklerini açıklamaktan uzaktır. Bu uygulamalar ancak, temel vatandaşlık hakkı temeline dayanan bir sosyal politika alternatifi geliştirilerek eleştirilebilir.

Bu yazıda AKP'nin, kitlelerle ilişki kurmasını sağlayan "yerelleşme" ve "sosyal dışlanma" politikaları analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu politikalar, Türkiye'de yıllardır yetersizliği bilinen "merkeziyetçiliğe" ve artan yoksulluğa karşı geliştirilen "sağ" ve "muhafazakâr" politikalar olarak yerleşikleşme eğilimindedir. Bugün dünyada, küreselleşme sonucu zaafa uğrayan sosyal güvenlik sistemlerine yeni ve küresel alternatif sol sosyal politika geliştirilmesi konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Türkiye'de de bazı akademisyenler bu tartışmaları izleyerek Türkiye'deki bu uygulamaları eleştirmektedirler. Örneğin, Boğaziçi Üniversitesi'nde kurulmuş olan Sosyal Politika Merkezi, dünyadaki gelişmeleri de izleyerek, Türkiye'deki uygulamaları eleştiren araştırmalar ve yayınlar yapmaktadır. Ancak bu tartışmaları "sol" politikaya dönüştürerek siyasal platforma taşıyan bir sol siyasal hareket maalesef ufukta gözükmemektedir.

1. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bk. Sema Erder Kentsel Gerilim Uğur Mumcu Araştırma Vakfı Ankara 1997.

2. Bu konuda taşrada olan biteni anlamak için bk. Ali Ekber Doşan Eşreti Kamusallık: Kayseri Örneğinde İslamcı Belediyecilik. İletişim Yayınları 2007.

3. Bu uygulamaların "demokratik" olup olmadığı konusundaki görüşler için bk. Kızılcık Dergisinin 2006 Mayıs-Haziran sayısındaki "Siyasetsiz Yönetim".

4. Bu arada özellikle Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesindeki köylere KÖYDES projesi bağlamında, yol, su ve elektrik gibi altyapı getirilmesini de ayrıca incelemek gerekir.

5. Bu rejimler için daha ayrıntılı bilgi için bk. Kızılcık Mart-Nisan sayısı "Yeni yoksulluk, yeni modeller" 2004.

6. Bu konuda daha ayrıntılı analiz için bk. Ayşe Buğra "AKP Döneminde Sosyal Politika ve Vatandaşlık" Toplum ve Bilim Sayı: 108: 2007.

7. Bk. Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder (derleyenler) "Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru" İletişim Yayınları. 2007.

8. Bu konuda İstanbul'daki uygulamalar için bakınız "S. Erder ve N. İncioğlu "Yerel Politikanın Yükselişi. Ilhan Tekeli Için Armağan Yazılar S. İlkin, O Silier ve M. Güvenç