Daha iyi bir hayat için mücadele

Alınteriyle yaşayan emekçiler bugünkü hayatlarından memnun değil. Gelecek günler, yani yaşlılık günleri ve çocuklarının geleceği bu memnuniyetsizliği katmerlendirecek bir endişenin tohumlarını büyütüyor bugün çalışan kuşakların yüreğinde. Türkiye’ye özgü olmayan bu memnuniyetsizliğin kaynağında, sermayenin egemenliğini hayatın her alanına yayan kapitalizmin küresel egemenliği yatıyor.

Memnuniyetsizlik tarih boyunca daha iyi bir hayat için mücadelenin nesnel toprağını beslemiştir. Ürettikçe yoksullaşan, açlık sınırında dolaşan ve üretiminin sonuçlarını denetleyemeyen emekçinin ailesiyle, mahallesiyle, giderek mensup olduğunun bilincine vardığı sınıfıyla ve bu sınıfın ekonomik-demokratik mücadele aracı sendikalarıyla, politik temsilini üstlenen bağımsız siyasal partisiyle toplumsal arenada boy göstermesinin kaçınılmaz olduğu varsayılabilir.

Hayatın gerçek akışı bu varsayımdan sapabiliyor ve bugün Türkiye’de olduğu gibi memnuniyetsizler, güçlerinin farkında olmaksızın boyun eğip susmayı sürdürebiliyor. Kendi çabalarının daha iyi bir hayatın mümkün olduğuna ilişkin inancı sarsan yetersizliği ve sınırlılığı kadar, karşıt güçlerin bu inancın altını oymaya çalışan mistifikasyon çabalarının ve yalın şiddetinin de memnuniyetsiz emekçilerin boyun eğmesini ve susmasını sağladığı besbelli. Sendikaların etkisizliğinin, işçileri temsil yeteneğinde bağımsız bir siyasal parti oluşturma girişimlerinin güdük ve bölünmüş çabalardan öteye gidememesinin, işçi kitlelerinin suskun boyun eğiyor gözükmesinin daha iyi bir hayat özlemini boşa çıkarttığı anlaşılıyor.

Bu oyun bozulabilir ve bozulmalı.

Başka bir senaryo yazılabilir ve yazılmalı.

Daha iyi bir hayat mümkündür ve gerçekleşebilir. Bunun yolu, kendi çabalarımızın yetersizliğini ve sınırlılığını her seferinde daha fazla aşmak üzere seferber olmak. Memnuniyetsiz emekçilerin kendi adımlarını bön bir hayranlıkla beğenmeden eleştirebildikleri ama yapılanı bozmadan taş üstüne taş koymayı da becerebildikleri bir devrimci gelenek yaratmaya yönelmeleri gerekiyor.

EMEĞİN GÜÇ KAYNAKLARI

İşçi sınıfının güç kaynaklarının başında üretim sürecinin asli unsuru olması yatıyor. Emek olmadığı zaman üretimin durması mukadder. Yaratılan katma değeri emeğin yarattığı biliniyor. Sermaye sahipleri olmasa da üretim devam edebiliyor, ama emek olmadan üretim mümkün değil.

İşçi sınıfı en az iki yüz yıldır, grev ve sendikal mücadele üzerinden bu gücünü kullanıyor. 20. Yüzyıl boyunca bu güç kaynağı, ekonomik olduğu kadar siyasal mücadelenin de aracı olabildi.

İşçi sınıfının bir başka güç kaynağı, işçilerin çalışma, yaşama ve eylemlerinin toplumsallaşmış üretimin her şubesine yaygınlaşan bir kollektif faaliyet zeminine dayanmasında gizli. Böylece işçiler kendiliğinden takım çalışmasına, ortak amaç için işbirliğine, örgütlenmeye ve dayanışmaya yatkın olabiliyor. Birbiriyle doğrudan ilişkisi olmayan sektörlerde çalışanların, hatta aynı işyerinde olup birbirini tanımayan işçilerin birleşmesinin maddi temelleri, ayrı sektörlerdeki patronlarının birleşmesinden çok farklı nitelikte ve işçiler o maddi temeller nedeniyle kollektivizmin, örgütlenmenin ve dayanışmanın dilini konuşarak amaçlarına ulaşabiliyor.

İşçi sınıfının bir başka güç kaynağı, toplumsal ve siyasal çoğunluğu temsil etmesi ve bunu meşruiyetini alınterinin kutsallığına dair binlerce yıllık inanç geleneğinin payandasına yaslayabilmesinde saklı. Böylece demokratizm ve etik üstünlük emeğin mücadele araçları haline gelebilme şansı kazanıyor.

EMEĞİN GÜÇSÜZLÜĞÜNÜN KAYNAKLARI

Emekçilerin güçsüzlüğünün sebepleri gücünün sebepleri kadar önemli ve ağırlıklı. Bunların başında herhalde sermaye sahiplerini temsil eden devletin baskı ve şiddet tekelini elinde tutması geliyor. Polisin açıkça şiddete başvurmasının yanısıra daha örtülü ama belki de daha etkili baskı ve şiddet biçimleri bugün yürürlükte. İşten atma ve işsiz bırakma, işçinin gelecekteki gelirine el koyan borçlandırma yöntemleri dahil çeşitli biçimlerde uygulanabilen rafine şiddet, güvencesiz işçilerin kendilerini güçsüz hissetmelerini ve boyun eğmelerini kolaylaştırıyor. Bu yalnız bizde değil, “yeni” kapitalizmin egemen olduğu her yerde, giderek küresel boyutda böyle.

İşçinin evine, sokağına, cep telefonuna bile sokularak serbest zamanlarını bile aralıksız işgal eden modern medyanın bilinç kuşatması, bir mistifikasyon ve dezenformasyon aracı olarak çalışanları bölüyor, felcediyor, harekete geçmelerini engelliyor, onları yanlış hedeflere yöneltiyor.

Sermayenin esnek ve hareketli bir özellik kazandığı, çokuluslu şirketlerin her türlü yasal denetimleri ve kuralları boşa çıkartacak ölçüde güçlendiği, toplumsal hayatın her alanının kapitalizmin sömürüsüne açılması sonucunda klasik sendikal mücadele ile kazanılan hakların bile kapitalist özel mülkiyetin denetimi altına girdiği koşullarda işçilerin işyeri-işkolu düzeyinde giriştiği sendikal mücadelenin gücü sınırlanıyor. Hükümetlerin bütçe politikaları yoluyla gelir dağılımını yeniden düzenleyebilme olanağı da işyeri- işkolu sendikacılığını sınırlayan bir etken.

Emekçinin mahrumiyetlerle dolu yaşamının ona çocukluğundan başlayarak bilgi, beceri ve yetenekleri bakımından sınırlı bir gelişme şansı vermesi, tek tek emekçilerin davranışlarının veya kollektif emekçi eyleminin biçim ve amaçları bakımından sınırlılığını ve yetersizliğini açıklayabilir.

NE YAPMALI ?

Daha iyi bir hayat için mücadele, sonuç itibarıyla bir güçler mücadelesidir. Bütün güç mücadeleleri gibi başarısı, hazırlık, bilimsel analiz, planlama, program ve hedef belirleme gibi ön koşulları layıkıyla yerine getirmeye bağlıdır. Güç kaynaklarını en üst düzeyde seferber ederek değerlendirmek, güçsüzlüklerini telafi edecek önlemler almak, mücadele hedeflerini ve programını belirlemek, bu hedeflere yönelik en uygun stratejiyi kararlaştırmak, mücadele güzergahını planlamak, nihayet, her aşamada hepsini yeniden gözden geçirerek gerektiğinde düzeltmelere başvurmak emek mücadelesinin değişik yerlerinde saf tutmuş sendikal ve politik aktivistlerin kaçınılmaz yükümlülükleridir.

Sendikal birlik

Güçsüzlüklerin telafisi için yapılması gerekenlerden başlayalım. Polisin en ufak barışçı gösterileri bile zor kullanarak dağıtma geleneğine karşı meşru sivil itaatsizlik yöntemlerini bilmek ve uygulamak bakımından özellikle Türkiye sendikal hareketi daha militan ve kararlı olmak zorundadır. 12 Eylül öncesi provokasyonların korkusunun toplumsal bellekte hala yer tutmasından da beslenen belli bir çekingenliğin yanısıra, sendikalarda çalışan sınıf-bilinçli, militan ve önderlik vasıfları gelişkin aktivistlerin sayıca azlığı da sendikal hareketin gelişememesinde önemli bir etkendir. 12 Eylül öncesi kuşaktan yetişmiş militan sendikalı işçilerin yeri, 12 Eylül sonrası örgütsüzlük yıllarında yeni yetişen gençlerle doldurulamamıştır. Mevcut potansiyel ise farklı konfederasyonlara bölünmüş sendikal örgütlülük içinde dağılmış ve birbirini etkileyemez haldedir. Bu koşullarda, mevcut sendikal öbeklerdeki potansiyelin tek bir konfederasyon çerçevesinde birleştirilmesi görüşüne ağırlık ve bu yönde çabalara ivme kazandırılmalı, birleşik sendikal çatı altında devrimci işçilerin birleşik koordinasyon hareketi üzerinden çalışılacağı uzun bir hazırlık dönemi öngörülmelidir. Nisbeten daha aktif ve gelişmeye açık alanlarda (genç işçiler, emekliler, KESK üyesi memurlar) öne çıkan aktivistlerin girişkenliği teşvik edilmeli, örgütlenmeli ve işçi hareketinin ana akıntısı ile birleştirilmelidir. Bunların yanısıra, öğrenci gençliğin içinden öne çıkan aktivistlerin üniversite ortamına hapsolmadan işçi sınıfına yönelmesi gereği savunulmalıdır.

İşten atma gibi baskı yöntemlerine ve bankalara ve özel tasarruf sandıklarına borçlandırma gibi daha rafine yöntemlere karşı da önlemler alınmalıdır. Sendikal faaliyet nedeniyle işsiz kalma tehdidine karşı sendikalar bünyesinde ve bazan özerk fonlara yaslanan dayanışma ağları oluşturulmalıdır. Kredi kartı kullanımı, bankalardan kredi kullanma, özel tasarruf sandıklarına kesinti gibi işçilerin elini kolunu bağlayan zincirlerin kırılabilmesi için bu uygulamalara karşı kampanyalar öngörülmeli, bunlara örgütlü işçi katılımı teşvik edilmelidir. Bu tür kampanyaların başarısı işçilerin burjuvazinin ideolojik ve ekonomik hegemonyasından kurtulmalarına da hizmet edecektir. Mevcut sosyal güvenlik kurumlarının sağladığı güvencelere sahip çıkılması, bunun için mücadele seferberliği, çalışanların bağımsız hareketlenme olanaklarını artıracak, sosyal güvencesizliğin mücadeleden caydırıcı etkisini önleyecektir.

Bağımsız medya

Büyük sermayenin ve devletin hegemonyasındaki medyanın mistifikasyon ve dezenformasyon silahına karşı mücadelenin önemi de gözardı edilmemelidir. Bu mücadelenin iki boyutu vardır: Birinci boyut, emeğin kendi kürsülerinin, profesyonel yayın organlarının, gazete, dergi, haber ajansı, tanıtım kuruluşları, radyo ve TV’lerinin büyük sermaye medyasıyla başedebilecek güçte kurulması, yani alternatif medya kurumlarının oluşturulmasıdır. Bu çapta bir örgütlenme emeğin bütün güçlerini birleştiren bir çalışmayı öngörür. Sendikalar, sosyalist partiler, demokratik kitle örgütleri ve aydınlar böyle bir çalışma için birleştirilmeli, mevcut olanaklar ve bugüne kadar yaratılmış olumlu örnekler biraraya getirilmelidir. Bu alanda sonuç alıcı çalışmalara elverir potansiyel sınıf hareketimizde mevcuttur. İkinci boyut ise, büyük sermaye medyasının bilinç kuşatmasının içerden kırılabilmesidir. Bu amaçla, medya kuruluşlarında sendikal örgütlenmenin sağlanması için bütün emek güçlerinin ortak çabasıyla kampanya açılmalıdır.

Yeni sendikal örgütlenme ve eylem biçimleri

Daha iyi bir hayat için mücadelenin klasik işyeri- işkolu sendikalizminin kalıplarına sığmadığı günümüzde, toplumsal hayatın yeniden örgütlenmesi ihtiyacından beslenen yeni türde bir sendikal faaliyet alanı açılmaktadır. Hayatın her alanını acımasız, adaletsiz ve sömürücü bir kuşatma altına alan günümüz kapitalizmi, böylece kendi eliyle, hayallerini ve umutlarını çalarak mahrumiyet içinde bir yaşama kıstırdığı emekçileri toplumsal hayatın her alanını yeniden örgütlemeye yönelik topyekun bir sendikal mücadeleye yöneltmektedir. İşyeri veya işkolu düzeyinde kazanılan hakların hükümetlerin bütçe politikaları veya özelleştirilmiş eğitim, sağlık hizmeti, elektrik dağıtımı gibi dolayımlar üzerinden buharlaşabildiği günümüz kapitalizmi, ihtiyacı olanlara eşit, bedelsiz toplumsal hizmetlerin ve hakların temin edilmesini bir sendikal mücadele konusu haline getirmiştir. 20. Yüzyılın son çeyreği, önde gelen bütün kapitalist ülkelerde belirginleşen bu nesnel ortamda, toplumsal hayatı somut sorunlar etrafında yeniden örgütlemeyi amaçlayan "girişimlerin", örgütlenmelerin pıtrak gibi boy vermesine tanık olmuştur. "Toplumsal hareket sendikacılığı" diye adlandırabileceğimiz bu yönelim, klasik sendikal hareketin yetişemediği bu yeni alanı doldurmaya çalışırken, yeni türde bir emekçi örgütlenmesini doğurmaktadır. Yanmayan sokak lambalarına veya sabit ücret uygulamasına karşı özel elektrik dağıtım şirketlerine karşı başlayan hareketlilikler, kentsel yerleşim alanlarında yeşil alan, yaya bölgesi gibi kamusal alanların genişletilmesi taleplerini savunan girişimler, Akkuyu’da nükleer santrale, Bergama’da arsenik kullanan altın işletmecilerine karşı gelişen ekolojist örgütlenmeler, emekçilerin on yıllardır yaşadıkları mahallelerden uzaklaştırılmasına karşı "barınma hakkı" talebiyle gelişen mahalle girişimleri, tüketici boykotları, hasta hakları temelinde örgütlenen ve sosyal güvenlik kuruluşlarından yeterli dializ olanağı, şeker ölçme aleti gibi haklarını talep eden hasta grupları, sigortasızlar ve işsizler sendikaları emekliler sendikası toplumsal hareket sendikacılığının örnekleri olarak düşünülebilir. Geleneksel sendikal örgütlenmelerin yer yer, çekingen ve yetersiz ölçülerde de olsa, toplumsal hareket sendikacılığı eylemleriyle yanyana geldiği, güçlerini birleştirdiği gözlenebilmektedir. Komünistler, toplumsal hareket sendikacılığının gelişmesi ve sendikal vasıflarının belirginleşmesi için çalışmalı, kendi aralarındaki işbirliği ve koordinasyonun güçlenmesini desteklemeli, geleneksel işçi sendikaları ile güçbirliği yapmaları ve uzun erimde beraber örgütlenmeleri perspektifiyle davranmalıdır. Geleneksel sendikal hareketin örgütlenmesine toplumsal hareket sendikacılığının önemli bir katkı getireceği göz önüne alınmalıdır.

POLİTİK MÜCADELENİN BELİRLEYİCİLİĞİ

Sendikal harekette gözlenen bir diğer yeni yönelim, sendikaların işyeri ve işkolu, hatta ulusal çapta yürüttükleri örgütlenme ve mücadelenin kalıplarının sınıf mücadelesinin bugünkü dinamiklerine dar gelmesinden hareketle, bir yandan ulusötesi örgütlenme ve eylemlere yönelmeleri, bir yandan da sendikal mücadeleyi geleneksel toplu sözleşme görüşmelerinin ötesinde politik mücadeleye yöneltmek zorunluluğunu görmeleri ve yaşamalarıdır. Türkiye’de henüz oldukça yavaş ilerleyen bu sürecin hızlandırılması ve desteklenmesi, sendikal alanda çalışan aktivistlerin önemli görevleri arasında sayılmalıdır.

Emekçilerin bireysel ve toplumsal bilgi, beceri ve yeteneklerinin geliştirilmesi, sendikaların gündemine giren önemli bir başka konudur. DİSK’te tartışılan ancak henüz uygulaması yaygınlaşmamış “işçi evleri” projesi bu çerçevede ele alınıp desteklenmelidir. Emekçilerin insani niteliklerinin geliştirilmesi, kadın ve genç işçilerin, işçi çocuklarının akşam ve yaz okullarında eğitilmesine öncelik verilerek yürütülmelidir.

İşçi sınıfı gücünü üretim sürecindeki yerinden, emeğin üretkenliğinden alıyor. Birleşmiş ve örgütlenmiş bir işçi sınıfının bu potansiyel gücü sonuç alıcı bir hareketlenmeye dönüştüreceği bilinci, her günkü çalışmada gözetilmeli ve korunmalıdır. Daha iyi bir hayatı kazanmanın yolu çalışanların kollektif eylemiyle döşenir. Bunu hepimiz biliyoruz. Bilmek yetmiyor. Gereğini yerine getirmek gerekiyor.

Daha iyi bir hayatın siyasal-ekonomik-toplumsal unsurlarını gelecek sayıda ele alacağız.