Gülün adı

kukla1Fethullah hoca olayı, devletin resmi modernleşme programı ile toplumun geleneksel değerlerini yeniden canlandırma işlevi görmüştür. Yaşama ihtiyacı veya arzusu arasında sıkışmış gibi görünen belli bir halk kitlesi için en barışçı ve uzlaştırıcı bir uyum ve entegrasyon projesi olarak görünmektedir. Bir yandan modernliğin getirdiği değerleri yok saymak istemeyen, ancak öbür yandan binlerce yıllık bir gelenek ve duyarlığın ürünlerine sırt çevirmek istemeyen bir kitle için Fethullah hocanın temsil ettiği tez veya daha doğrusu sentez, en işe yarar proje olarak görünmektedir."

Bu satırlar "Görüş" adlı bir dergide yayınlandıktan sonra 7 Şubat 1998 tarihli Hürriyet'te Ertuğrul Özkök imzasıyla iktibas edilmişti. "Görüş" adındaki dergi bir TÜSİAD yayınıydı.

O günden bu güne köprülerin altından akan sular,Türkiye'de "modernliğin getirdiği değerler"le, "binlerce yılın gelenek ve duyarlılığı"nı meczetme "proje"sinin hayata geçmesi yolunda bir hayli yol alındığını gösterdi. Son varılan menzil, 98'den bir yıl önce yukardan müdahaleyle defteri dürülen Erbakan hükümetinin önde gelen elemanlarından Abdullah Gül'ün dokuz yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Cumhur Başkanı koltuğuna oturması oldu.

Bu olayı bir “karşı-devrim” gibi görüp hayıflananlar var. Buna karşılık, aynı olayı bir "millî irade – ya da halk – darbesi" gibi gösterip kutlayanlar da.

Her iki “tez” de hüsnü kuruntu ürünü…

Karşı-devrim dedikleri, Türkiye'nin nevi şahsına münhasır parlamanter "demokrasi"sinde geçerli siyasal süreçlerin olağan tecellisinden başka bir şey değil. 2002 genel seçiminde dünyanın en "acayip" seçim sistemi sayesinde ("garip" bir rastlantı, tam da ABD'nin Irak'a korsan saldırısını başlatmasının arifesinde) iktidar olup ülkenin tüm maddî hayat süreçlerine tek başına vaziyet eden bir ekibin demokratik meşrûiyetine hiç bir surette toz kondurulmamışken, o aynı ekibin 2007'de beş yıldır tek başına iktidarda kalmanın her imkân ve avantajını devreye sokup kullanarak seçimde yine büyük başarı sağladıktan sonra kendine kendi içinden bir C.Başkanı seçmesi niçün –ve ne gibi– bir karşı-devrim oluyordu? Ya da, bir başka deyişle, 2002 Kasımından 2007 Temmuzuna kadar öyle bir hükümetin işçisiyle, köylüsüyle, kamu çalışanıyla emekçi kitlelerin belini kıran neo-liberal politikalar ve uygulamaları tam bir pervasızlıkla öne çıkararak ülkeyi bütün maddi / manevi potansiyelleriyle uluslararası sermayenin istifadesine sunmasına pekala tahammül edilebilmişken, aynı hükümetin önde gelen bir bakanının C.Başkanı olmasına niçün ve nasıl asla katlanılamazmıştı? Bay Gül gibi son beş yıldır bu ülkenin sorumlu dışişleri bakanı olmuş ve bir ara başbakanlık bile yapmış bir siyasînin (91'den bugüne dek 16 yıl aralıksız milletvekili olmuş bir zat!), eşinin başı kapalı diye, şu sıralarda 84 yaşını idrak eden bir cumhuriyetin en tepe postuna oturmasında yadırganacak ne var? İnsanların ilkokul sıralarından başlayarak "Halklara din lâzımdır! Müslümanlık dinlerin en âlâsıdır!" denile denile eğitildiği "inkılapçı imamlar" yetiştirme gerekçesiyle açılan İmam-Hatip okullarının son elli yılda su katılmadık Cumhuriyet hükümetleri eliyle dini bütün yurtdaşlar yetiştiren bir ikinci, paralel eğitim sistemine dönüştürüldüğü, "Atatürkçü" kimlikleriyle iftihar eden seçkin aydınların yeri geldikçe, "Ben de elhamdülillah Müslümanım," diyerek söze girdiği bir ülkede, Kayserili bir Müslüman çocuğu niçün cumhura başkan adayı olup Atatürk'ün "koltuğu"nda oturmayacaktı?

"Karşı-devrim" üzerine bu kadar.

Seçim sonuçları belli olunca, "Bu da işte halkın muhtırası!" diye hop oturup hop kalkanların sergiledikleri zihniyete gelince…A. Gül'ün, C.Başkanlığına seçim sonrasında yeniden aday olduğu zaman kapı kapı dolaşıp ne diller döktüğünü hatırlayın. Bi,"Vallahi de, Billahi de!" demediği kaldı. Böyle millî irade "darbe"si mi olur? Yüzde 47 oyla geri gelmenin ne olduğunu, "halkın muhtırası" denilenin hangi yöntemler ve hangi iç/dış destekler sayesinde, nerelere ve kimlere borçlanılarak, hangi iradelere biat edilerek gerçekleştiğini AKP'nin kodamanları herkesten iyi biliyorlar. Türkiye Cumhuriyetinde C.Başkanı makamına kendilerinden birinin oturması için o makamı illa 'halkın muhtrası"yla filan fethetmeleri gerekmiyor. Tam tersine, TÜSIAD'ın dergisinde vaktiyle –ve de ilginç bir öngörüyle!– sözü edilen "…en barışçı ve uzlaştırıcı uyum ve entegrasyon projesi"nin gerçekleşmesine katkıları için memleketin ve ekonominin ilk sahipleri tarafından ödüllendirilmekte, arkalarından bastıran yeni yetme "kaplan"ları ehlileştirme işine sürülmektedirler.

Türkiye’nin Dışişleri Bakanı A.Gül'ün Türkiye’ye C.Başkanı olması esas itibariyle bir terbiye operas-yonudur. A.Gül üzerine düşeni yerine getirmeye , siz ister inanın, ister inanmayın, söz vermiştir. Çankaya'da oturduğu sürece bu ülkenin özde değil sözde "dindar cumhurbaşkanı" olarak ülkenin sahiplerinin sözde değil özde sadık hizmetkârı olacaktır. Tarihin bu momentinde ve dünyanın bu hâlinde Türkiye'nin "demokratik" realitesi…neyse odur! O bağlamda, bundan on yıl önce işine zorla son verilen Erbakan hocasının işini bilir dirayetli talebesi bugün Çankaya'nın hakkını vermeyi haketmiştir. Önümüzdeki birkaç yıl için daha Tayyip Erdoğan, Unakıtan, Cemil Çiçek, vb. gibi insanlar tarafından yönetilmesi “demokrasinin gereği” olduğu söylenen Türkiye gibi bir ülkede bundan daha doğal, olağan ne olabilir? Süreçte başımıza hiç istenmedik başka “kaza”lar gelemez mi (söz gelimi “mahalle baskısı” gibi, malezyalaşma” gibi...ya da yeni yeni e-posta muhtıralar gibi...) ? Gelebilir. Onlara da, Türkiye’de doğal ve olağan olanı değiştirmeye aklınızı, yüreğinizi koymadığınız sürece kuzu kuzu katlanırsınız!