Halide Edib'in biyografisi: yazılan ve yazıl(a)mayan

İpek Çalışlar’ın kaleme aldığı Halide Edib biyografisi geçtiğimiz yazın en gözde kitapları arasında yer aldı. Halide Edib hem edebiyat hem de fikir tarihimiz açısından önemli bir figür. Fikir tarihimiz açısından önemi, düşünce dünyasının derinliğinden ya da zenginliğinden ziyade kimi fikirlerinin bugün yeniden popülarite kazanmış olmasından kaynaklanıyor.

Halide Edib Doğu ve Batı’yı, kültürel açıdan yekpare ve müstakil iki ayrı evren gibi tahayyül etmekle kalmıyor, sanat ve tasavvuf yoluyla kültürel bir sentezin mümkün olabileceğini düşünüyordu. 11 Eylül’de ABD’de meydana gelen saldırılardan sonra yeniden işlerlik kazandırılan bu statik kavrayışın takipçileri arasında Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi romancılarımız da bulunuyor. Bununla birlikte Halide Edib’in, örneğin Orhan Pamuk’tan farklı olarak, Doğu ile Batı’nın “çatışmalı” doğasına değil de uyum ve uzlaşıma vurgu yaptığını belirtmek gerek.

Biyografide Halide Edib’in romanlarına, kurmacasına veya başka bir ifadeyle, yazınsal çabasına pek az yer verilmesi hayli şaşırtıcı. Örneğin Doğu-Batı meselesine dair fikirlerini kristalize ettiği, en çok okunan romanı Sinekli Bakkal bile en çok birkaç sayfayı –o da aldığı CHP roman ödülü nedeniyle– kaplıyor. Sinekli Bakkal’la birlikte yazarın en önemli üç eserinden ikisi sayılan Kalb Ağrısı ile Zeyno’nun Oğlu’ndan da pek az bahsedilmiş. Halbuki birbirinin devamı olan bu iki roman, Kürt realitesi etrafında örülen bir aşk ve tutku hikâyesi anlattığı için de önemli.

İpek Çalışlar biyografinin ağırlığını, İkinci Meşrutiyet’in ilanı, 31 Mart Olayı, İstanbul’un işgali, Kurtuluş savaşı, Takrir-i Sükûn yasasının kabulü gibi tarihsel ve siyasal olaylarla, Halide Edib’in süreçteki rolüne, olaylar karşısında takındığı tutuma vermiş. Neredeyse her sayfada ünlü bir kişi çıkıyor karşımıza: Başta Mustafa Kemal olmak üzere, Cemal Paşa, Hüseyin Cahit, Yakup Kadri, Yahya Kemal, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Rauf Orbay, Samet Ağaoğlu, tarihçi Arnold Toynbee ve diğerleri. Hepsi de Halide Edib’in hayatında bir dönem bir yer işgal etmiş kişiler. İngiltere’deki sürgün yıllarında, Bertrand Russell ile hafta sonları bir araya gelip kadın hakları, Bolşevik devrimi üzerine uzun sohbetler ettiğini öğreniyoruz örneğin. (Fakat “İttihatçı first leydiler” başlıklı bölümün biyografide neden yer aldığını anlamak zor. Halide Edib’in, “kaçgöç”ü babasının desteğiyle aşarak “içtimai hayat”a genç yaşta dahil olmuş bir kadın olarak ne denli sıra dışı olduğunun altını çizmek için belki de.)

Çalışlar, “[Halide Edib] hakikaten mandacı mıydı?” sorusunu sorduktan sonra, “hayatını okuyanlar bu soruya gülüp geçecekler”, yanıtını veriyor. Bu aslında resmi tarihin “Amerikan mandacısı” olarak damgaladığı bir yazara itibarını iade etme gayreti. Dolayısıyla, fikirleri, özellikle de milliyetler meselesi karşısındaki tutumu, ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunan Wilson prensiplerini benimseyişi, Mustafa Kemal’le neden ve hangi mesele yüzünden ters düştüğü gibi konular öne çıkıyor.

Halide Edib ve ikinci eşi Adnan [Adıvar], Takrir-i Sükûn’un yasalaşmasından sonra tası toprağı toplayıp Türkiye’yi terk ediyor ve Atatürk’ün ölümüne dek Türkiye’ye dönemiyorlar. Görünürdeki anlaşmazlık, kurucusu oldukları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmış olması. Adnan Bey İzmir suikastı girişiminden sonra kurulan İstiklal mahkemesinde gıyabında yargılanarak beraat ediyor. Fakat dostları Cavid Bey olayın baş sorumlusu olarak asılıyor.

Halide Edib’e göre suikast girişimi, “Gazi tarafından oldukça hantalca düzenlenmiş bir düzmece”. Daily Telegraph’a “Mustafa Kemal bütün diğer diktatörler gibi kendinden sonrasını düşünmüyor..” diye yazıyor. İktidarla aralarındaki çekişme, sonradan Türk’ün Ateşle İmtihanı adıyla ve sansürlenerek çevrilecek olan The Turkish Ordeal’in basılmasıyla alevleniyor. Kurtuluş savaşı anılarına yer verdiği bu kitapta acıtıcı bir üslup kullanmaktan çekinmeyen Halide Edib, Mustafa Kemal’i kırıcı, tehditkâr, acımasız, ölüme giden sıradan insanlar için üzüntü duymayan biri olarak resmediyor.

Halide Edib’in kurtuluş savaşı anıları İngiltere ve ABD’de eş zamanlı olarak çıkar çıkmaz Türk basınında bir linç kampanyası başlatılıyor. Çalışlar, kin ve nefret kusan bu yazıları tek tek alıntılamış. Ne babasının Yahudi’den dönme olduğu kalıyor, ne yosmalığı, ne acuzeliği.. Daha bunlar gibi ağıza alınmayacak nice küfür.. O sıralar Mustafa Kemal ile evli olan Latife Hanım’ı kıskandığı bile yazılıyor. “Mebusluk mu istiyordunuz? Vekillik mi? Yoksa maazallah daha büyük bir şey mi?” sorularıyla yazarın siyasi birtakım hırsları olduğu ima ediliyor. Bugün olduğu gibi o gün de bir kadına milletvekili ya da bakan koltuğu çok görülüyor, siyasi hedeflerinin olması ayıp sayılıyor. Adıvarlar, Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü’nün davetiyle Türkiye’ye dönebiliyorlar.

Halide Edib’in milliyetler meselesindeki tutumuna gelince.. Çalışlar’ın da belirttiği gibi, enikonu milliyetçi bir roman olan Yeni Turan’a bakarak onu tipik bir Türk milliyetçisi olarak tanımlamak doğru olmayabilir. 1912’de Tanin gazetesinde tefrika edilen bu roman, yazınsal açıdan oldukça zayıf olmakla birlikte, Türk Ocağı çevresindeki Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi, Yusuf Akçura gibi isimlerin beğenisini kazanıyor. Halide Edib, Quaker mezhebine mensup arkadaşı Isabel Fry’ın da etkisiyle, süssüz, boyasız, kurşuni giysiler içindeki kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olduğu ve omuz omuza çalıştığı, ütopik, cemaatçi bir toplum tasavvur ediyor. Erkeklere temiz, çalışkan bir arkadaş olan bu kadınlar, bütün memlekete canla başla hizmet, çocuklara da analık ve öğretmenlik ediyorlar.

Halide Edib, Yeni Turan’a, sadece “Turan’ın çocukları”nı değil, “Türkiye’nin bütün çocukları”nı, yani Türkleri, Arapları, Ermenileri, Rumları çağırıyor. Çalışlar, yazarın hayalinde ABD gibi bir ülke, meşruti bir federasyon olduğu kanısında. Halide Edib ise romanını şöyle değerlendiriyor: “[Yeni Turan’da] yalnızca milli kültüre sahip bir Türkiye değil, aynı zamanda siyasal açıdan liberal ve demokrat bir Türkiye var. En önemlisi, idare sisteminde şovenliğin olmadığı bir Türkiye.” (s. 112)

Turancılıktan, Türk milliyetçiliğinden yola çıkarak “çoğulculuğun hakim olduğu bir demokrasi” düşlemek Halide Edib’in hayatındaki tek tuhaflık değil. O aynı zamanda, kenar mahallede yaşayan, geleneklerine bağlı, temiz kalpli insanların, zenginleri ortadan kaldırmadan, çatışmasız bir toplum tesis edebileceklerini de düşünüyor. Çalışlar’ın kaleme aldığı biyografide –roman analizine de girmediği için– bu zafiyeti görmek mümkün olmuyor. Halide Edib, ikinci dünya savaşının akabinde kaleme aldığı Sonsuz Panayır’ı, tam da bu şekilde kurgulamış örneğin. Sonsuz Panayır bir bakıma, İstanbul’un yoksulca bir semtinde, Sülüklü’de yaşayan lise öğrencisi Ayşe’nin kenar mahallenin çamurundan kurtulma hikâyesi; bir bakıma da savaş ekonomisinin sosyal tabakalaşma üzerinde yarattığı değişimin.

Tatsız, silik, fakat çalışkan bir kız olan Ayşe, yeni zenginlerin çocuklarına özel ders vermektedir. Ayşe evinden, yoksulluğundan, kılıksız babasıyla sokakta yan yana yürümekten utanır. Fakat zenginlerin evlerine girip çıktıkça onların yaşamında da utanç verici şeylerin olduğunu keşfeder. Savaş sayesinde servet yapan bu insanların geliri karaborsadan, istifçilikten ve hatta afyon kaçakçılığından elde edilmiştir. Dejenere ve görgüsüzdürler; alafranga olmaya özenirlerler. Oysa, kızına modaya uygun bir palto alabilmek için kendi paltosunu satan Ayşe’nin babası okumuş, kültürlü bir adamdır.

Halide Edib’in “sınıf körü” bir yazar olduğu söylenemez. O kadar ki romandaki aykırı sesin sahibi gazeteci Firuzan’a, Sülüklü’deki yoksulluğun nedeninin Taksim’deki zenginlik olduğunu söyletiverir. Fakat Firuzan’ı onaylayan ya da hak veren çıkmadığı gibi aşkı da karşılık bulamaz. Ayşe dostlarının sayesinde maaşlı bir iş bulur; patronunun tacizlerine göğüs gererek işinde terfi etmeyi başarır, ailesiyle birlikte Taksim’de bir bodrum katına taşınır ve gazeteci Firuzan’a göre çok daha ılımlı bir tip olan Burhan’ın evlenme teklifini kabul eder. Halide Edib, Taksim’deki daireyi yepyeni eşyalarla dayayıp döşeyen dostlarının –içlerinde zengin fakat iyi insanlar da vardır– Ayşe’ye hazırladığı sürprizi şöyle anlatıyor:

“Bütün bu emeklerden ve ilgiden sonra konukların hepsi Ayşe’ye bu sürprizin yapacağı etkiyi düşünüyordu. Genellikle kupkuru ve kapanık görünen bu kızın, bugün sevinçten dilinin dolaştığını görmek hepsinin emeğini ödemişti. Her halde bugün, semti semtten, sınıfı sınıftan, Anadolu’yu kentten, hatta zengini fukaradan ayıran duvarlar –bir zaman için olsa bile– güldür güldür yıkılmıştı. Evet, Ayşe’nin bodrum katı dairesi Sülüklü ile Taksim arasındaki yolun kavşağı oluvermişti.” (Sonsuz Panayır, Atlas Kitabevi, 1987, s. 232)

Halide Edib, toplumsal çatışmanın iyilik, çalışkanlık ve yardımseverlikle çözülebileceği kanısında. Onu kuşkusuz iyimser bir insan haline getiren “liberal hümanist” dünya görüşünün ve fikirlerini okura dayatma telaşının romanını zayıflattığını göremiyor.