AKP'nin üçüncü dönemi açılırken

Güncelliğe ilişkin dönemleme yapmak kaçınılmaz geçiciliğinin yanı sıra epey keyfi bir tasarruftur. Ne de olsa geçen her anla birlikte güncelliğin ayrıntıları tarihsel süreçlerin ana akışlarının içerisinde kaybolup gidecek ve o an çok önemli, birer dönüm noktası gibi görünen her olay daha genel süreçlerin birer görüngüsü olarak sıradanlaşacaktır. Bu nedenle bu keyfiyeti çok istismar etmemek için AKP’nin kısa tarihine ilişkin dönemlemenin yalnızca AKP’nin hükümet etme tarzını açıklamak için operasyonel olması maksadını aşmadığını, yani toplumsal değişikliklere ilişkin bir açıklama getirmediğinin altını çizmeliyim.

AKP’nin birinci dönemi partinin kuruluşundan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olarak seçilmesine kadar olan süreyi, ikinci dönemi ise Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olarak seçilmesinden 12 Eylül Referandumuna kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu dönemler hemen dikkati çekebileceği gibi, üstüste örtüşmese bile, genel seçim tarihleriyle önemli ölçüde ilişkilidir. Bunda yadırganacak bir şey yoktur. Zira AKP bir hükümet partisidir. Hükümet partisinden kasıt, kayda değer bir geçmişe sahip olmayan, esas olarak hükümet olduğu sırada kurulan partilerdir. Hemen yakın siyasi tarihten iki örnek ANAP ve AKP’dir.

AKP’nin ANAP ile ilk bakıştaki olan benzerliği bizi 12 Eylül sonrası siyasetin temel bir özelliği üzerinde düşündürmelidir. Sermayenin bu hamleci partileri, bir lider etrafında toplanmış, iktidarın nimetleri harcıyla bir arada duran bir koalisyon olan pragmatik, köksüz, ılımlı, hükümet ettiği müddetçe işlev gören hükümet partileridir.

Bu tipte partilerin öne çıkmasında elbette 12 Eylül’ün siyasi partileri kapatarak, siyasetçileri yasaklayarak mevcut siyasi parti yapısını dağıtması, 12 Eylül ertesindeki tüm hükümetlerin kimi ufak tefek farklılıklarla, özellikle ekonomide neredeyse aynı hükümet programlarına sahip olması gibi etkenlerin de etkisi vardır.

AKP’nin ilk hükümet dönemi savunmacı konumdaki bir tutunma ve güven verme çabasıyla geçmiştir. Diğer bütün retoriğinin dışında esas olarak kendinden önceki DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin programının sürdürmüştür. Kemal Derviş’in ekonomik programına ve AB üyeliği programına sıkı sıkıya bağlı kalarak kendisine bir korunma şemsiyesi inşa etmiştir. Büyük burjuvazinin, özellikle uluslararası sermayenin programına sadakatle riayet etmiştir. Dünyadaki likidite bolluğunun da yardımıyla büyük sermayenin isteklerini karşılarken çevresindeki büyümeye aç, saldırgan orta ölçekli sermayenin de önünü açmıştır.

Burada bir parantez açıp AKP’nin iki genel seçimde aldığı oylara bir bakmak gerekli. ANAP’la birlikte 1980 sonrasında yüzde 40’lar düzeyinde oy almayı başaran iki partiden biri oldu. AKP 2002 seçimlerinde koptuğu FP’den aldığı yüzde 20 civarında oyu neredeyse ikiye katlayan bir oy yüzdesine ulaştı, 2007 seçimlerinde ise bunu çok daha yukarı doğru taşıdı. Bu farkı yalnızca cemaat oylarına ve önceki koalisyon hükümetinin kriz nedeniyle seçmen tarafından cezalandırılmasına bağlamak eksik olur.

AKP, tıpkı bireycilik, köşe dönücülük ve orta direk söylemiyle girişimci orta sınıfları heyecanlandıran ANAP gibi, orta sınıfların içinde seksenlerde ve özellikle doksanlarda kendini daha güçlü göstermeye başlayan girişimci bir kitleye aynı vaatlerde bulunmuştur ve aşağı yukarı ANAP’la aynı pozitif reaksiyonu almıştır. Bu aynı zamanda orta sınıf kesimleri içinde, daha çok ideolojik ve kültürel ayrımlara dayalı bir tercihtir de. Bugün bir yanda AKP ile diğer yanda CHP-MHP arasında süregiden çatışmanın dinamiklerinin esas taşıyıcılarını orta sınıfların tercih edilen ve edilmeyen kesimleri oluşturmaktadır. 2000’lerin ilk on yılının siyasal ve ideolojik özgünlüğüne damgasını vuran politize olmuş orta sınıfların çıkar çatışmasıdır. Bu çatışmanın içinde iki ana güç, büyük sermaye ile işçi sınıfı yoktur. İlki, isteklerini her durumda fazlasıyla elde ettiği, diğeri ise neredeyse tamamen örgütsüzleşmiş, sindirilmiş ve pasifize edilmiş olduğu için.

Burada AKP’nin ilk döneminin bir diğer özgünlüğüne daha dikkat çekmek gerekir. AKP özellikle uluslararası sermayenin ve merkezlerin isteklerini yerine getirmek konusunda canla başla uğraşırken, örneğin, kendi tabanını da karşıya almak pahasına tezkereyi geçirmeye çalışırken, yine kendi tabanına yaptığı seçim vaatleri söz konusu olduğunda, örneğin türban gibi, itiraz eden sesler biraz yükselince bunlardan hemen yüzgeri etmiştir.

Bu sırada, AKP iktidara geldikten sonra AKP’nin “biz değiştik” sözüne karşı muhalefet, özellikle CHP muhalefeti AKP’nin değişmediğini ispatlamak için o kadar uzun bir süre uğraştı ki, değişmediği iddiası, AKP’nin ne olduğunun üzerine örten bir örtü vazifesi gördü. Halbuki AKP’yi anlamak için Milli Görüş çizgisini art niyetlerinde sakladıklarını ispat etmeye uğraşmak yerine bu çizgiden kopuşunun ertesinde heybelerini hangi siyasal ideolojik görüşlerle doldurduklarını görmeye çalışmak çok daha yararlı olurdu.

Öncelikle şu açıktır ki, AKP kuruluşunun ertesinde reddi mirasla Milli Görüşle bağını kopararak kendisini bir merkez sağ parti olarak lanse edip DP ve ANAP ile bağ kurmaya çalışmıştır. Tayyip Erdoğan figürü Adnan Menderes ve Turgut Özal figürlerinin yanına yerleştirilmiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi 2002 seçimlerinde seçmen bu mesajı almıştır. AKP’nin ne olduğu üzerine süren bir dizi tartışma sırasında kendisini muhafazakar demokrat parti olarak ilan etmiştir. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini görmek için 12 Eylül’ün siyasal yapıyı nasıl harmanladığına bakmak lazım.

12 Eylül, revize ettiği resmi ideolojiyi destekleyecek payandaları iki güçlü ideolojide bulmuştu: İslamcılık ve Türkçülük. Bu güçlü ideolojilerin daha rafine savunucularının 12 Eylül öncesinin iki marjinal siyasi partisi MSP ve MHP olması da cuntanın işine geldi. Burada kendisine bir rakip olacak bir siyaset yoktu. Bu ideolojilerin daha popüler versiyonları merkez sağ partide, AP'de temsil olduğundan cunta için tehlikeli addediliyordu ancak diğer partiler hiçbir zaman değildi. Ayrıca bu yönelim, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı yeşil kuşak projesiyle de uyumluydu. Atatürkçülüğe uyumlulaştırılarak payanda edilen Türk-İslam sentezi 12 Eylül’ün ideolojisi oldu. 12 Eylül rejiminin doğal sonucu ANAP bu senteze esas ruhunu, ekonomik liberalizmi üfleyip solu temsilen de diğer ideolojik eğimlerle uyumlu bir siyasal liberalizmle süsledi. Son olarak da bu muhafazakar yapı, kendisini yenilikçi ve değişimci sıfatlarıyla kutsadı.

Bu ideolojik ve politik eğilimlerin birbirine eşitçe ve sorunsuzca eklemlendiğini düşünmek için hiçbir neden yoktur. Bunlar mutlaka kendi aralarında hiyerarşiye tabidir. Bu hiyerarşide neo-liberal ekonomi politikalarının (büyük ve uluslararası sermayenin ana yönelimiyle daima uyum) en üstte olduğuna, giderek anakronik bir ideolojik havuz haline gelen Atatürkçülüğün varlığını yalnızca sembollere indirgeyerek arka raflarda tozlanmaya bırakıldığına kuşku yoktur.

1980’lerin başından 2000’lere kadar ülke ve dünya çapında yaşanan bir dizi değişim ANAP’ın orijinal ideolojik ve politik bloğunda güç kaymalarına ve değişime neden olmuştur. Esas olarak Kürt savaşının azdırdığı milliyetçilik ile devletin terk ettiği sosyal fonksiyonları yerini getirmeye talip olan cemaatler ve tarikatların verdikleri kimlikler ideolojik ve politik hareketleri ana akımlar haline getirdi. Dünya ölçeğindeki gelişmeler, küreselleşmenin ulus devletler üzerindeki etkisi ile yıkılan sosyalist sistemin yarattığı boşluğu bir medeniyetler çatışması paradigması ve İslam düşmanı ile doldurma arzusu da neredeyse tamamen aynı kaynaktan ve tabandan beslenen bu iki akımı güçlendirdi.

Ancak belirleyici olanın 28 Şubat süreci olduğunu görmek gerekli. Erbakan’ın Mili Görüş çizgisi kapitalizme karşı söylemler içeren Adil Düzen programıyla hiçbir zaman büyük sermayenin desteğini alamazdı. Ancak öte yandan yüzde yirmiyi aşan oy tabanı partideki hırslı siyasetçileri ve artık azla yetinemeyecek ölçeğe gelmiş, hükümetin desteğiyle palazlanmaya muhtaç sermaye grupları da iktidar olamayacak bir siyasi partinin sınırlarına hapsolamazdı. Böylece ANAP’ın muhafazakar merkez sağ partisi yeniden kurgulandı. Hiyerarşinin tepesine yine neo-liberal politikalar otururken bunun altını Refah Partisi’nin (Fazilet Partisi) tabanı ve ideolojisi doldururken milliyetçiliğe ve siyasal liberalizme de makul bir yer açıldı. Bu formül partinin kurucularının bile hesap ettiğinden daha iyi tuttu.

“Bu partiyi, kapitalizmi doğallaştıramamış diğer merkez partilerden farklı kılan ne? Cevap, partinin unutmak istiyor göründüğü geçmişinde yatıyor. AKP, örgütçülük anlayışıyla, kadrolarıyla ve kısmen de kullandığı dille, Türkiye’de 1980’lerden sonra kapitalizme tek kitlesel direniş noktası olan İslamcılığın sistem tarafından emilmesini sağladı…

Türkiye’de dindarlar ve laik elit arasındaki statü mücadelesi burada belirleyici olmuştur. Modernleşme ve Batılılaşmanın İslam karşıtlığı üzerinden kurulması, elitin hâlâ başörtüsünü bir ölüm kalım meselesiymiş gibi algılaması, bugüne kadar iktidardan dışlananların (çok da haksız olmayarak) dinî pratikleri dolayısıyla mağdur olduklarına inanmalarını getirmiştir. Böyle bir hiyerarşi hâlâ ayaktayken, dinin ibadet gereklerini yerine getiren bir yönetici kadronun halk tarafından kutsanması kaçınılmazdır. Artık kapitalizm, sömürü, emperyalizm hakkında sesini yükseltmeyen yoksullar ve eski İslamcılar, ibadetlerini yerine getiren yeni yöneticilerini savunmayı bir şeref (statü) meselesi haline getirmişlerdir. Bu kutuplaşmanın bir sonucu da, iktidarın herhangi bir politikasına karşı çıkışın, dindarları görevden uzaklaştırmaya yönelik bir komplo olarak algılanmasıdır.

Burada vurgulanması gereken, daha on yıl önce (en azından bir kesim için) farklı ve daha yaşanabilecek bir dünyayı temsil eden İslami giyim tarzlarının, (Türkiye’nin büyük çoğunluğu için) artık böyle bir anlamının kalmadığıdır. Koparılan fırtınanın altında yatan, sistemle eklemlenen dindar kesimlerin pastadan ne kadar pay alacağına dair bir kavgadır. Fakat, mücadele zemini değişmiş olsa da, laik elit sistem sorunu varmış hissi vererek ayrıcalıklarını koruma telaşına düşmüştür. Yeni İslami elit ise, pastadan aldığı payı genişletmeye çalışırken, otuz yıllık İslamcı mobilizasyonun yarattığı (ve örneğin başörtüsü etrafında somutlaşan) duygu yoğunluklarını kullanmaktadır.” (Cihan Tuğal, AKP İktidarı: Sermayenin Pasif Devrimi, Birikim Sayı: 204, Nisan 2006. Ayrıca bkz. Passive Revolution Absorbing the Islamic Challenge to Capitalism, StanfordUniversity Press, 2009. AKP’nin iktidara gelişini ve pratiklerini Gramsci’nin pasif devrim kavramıyla açıklayan Tuğal’ın Sultanbeyli’de yaptığı etnografik araştırmaya dayalı çalışması, AKP hakkında yapılmış ve üzerinde ayrıca ve dikkatle durulmayı hak eden özgün bir çalışma.)

AKP’nin bir diğer özelliği ise 11 Eylül sonrası dünyanın dolaysız ürünlerinden biri olmasıdır. Türkiye'nin ABD’nin radikal İslam’ın karşısına küresel kapitalizmle barışık ve uyumlu bir ılımlı İslam çıkarma projesinin uygulandığı bir model ülke haline gelmesi bakımından AKP çok işlevsel bir rol üstlenmekte, karşılığında mevcut rejimin bu doğrultuda revizyonu konusunda ABD’nin icazetini almaktadır.

AKP’nin ilk hükümet döneminin sonu Cumhurbaşkanlığı krizine sahne oldu. AKP, devlet içinde kadrolaşma, yandaşlarını ihalelerle desteklemek gibi zaten her hükümetin yapageldiği uygulamaların dışında, ilk kez, türban, imam hatipler, vb. gibi biraz sert bir itirazla karşılaştığında yaptığı gibi geri adım atmadı ve Cumhurbaşkanını kendi içinden seçme konusunda ısrarlı oldu. Ne 367 yorumu, ne 27 Nisan e-muhtırası ne de Ankara, İstanbul ve İzmir’de yapılan kitlesel mitingler AKP’yi geriletmediği gibi 2007 genel seçimlerinde son dönemde görülmemiş bir oy aldı. AKP’ye karşı “rejim elden gidiyor”a dayalı ve Cumhurbaşkanının kim olacağını belirleme imtiyazının kendisinde olduğunu ihsas ettiren muhalefetin caydırıcı olamadığı gibi, toplumu ikna edici de olmadığı görüldü. Üstelik bu muhalefetin hiçbir yaptırım gücü olmadığı da ortaya çıktı. Artık yeni bir dönem açılabilirdi. AKP’nin sık sık dile getirdiği uzlaşmanın zeminini artık AKP kuracak, uzlaşmak isteyen bu zemin üzerinde uzlaşmaya gelecekti.

AKP’nin ikinci dönemine damgasını vuran rövanşist hislerle süslenmiş bir gücü ele geçirme operasyonudur. YÖK’ün ardından sıra ordu ve yargıya gelmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde AKP ilk hükümet döneminin kaygı ve korkularından kurtulmuştur. Kendisine konan kırmızıçizgilerden birini aştığında darbeyle devrilmeyeceğini yaşayarak görünce bu sefer Ergenekon vb davalarla darbe hayaletini muhaliflerinin üzerine salmakta bir beis görmemiştir.

AKP’nin vasi kendisi olduğu müddetçe vesayetle ilgili bir sorunu olmadığı ortadadır. Bu yüzden sivil toplum-devlet ikiliğini sivil toplum-asker ikiliği ile değiştiren bir askeri vesayet kavramı türetilerek, burjuvazinin ve devletin tüm anti-demokratik fiilleri askeri darbelere, askerin siyaset üstündeki gücü ve denetlenemezliğine ve en nihayetinde darbe ve iktidar heveslisi generallere yüklenmiştir. Bunların hiçbirine kuşku olmasa da, bu bakış sözü edilen fiillerin diğer tüm ortaklarını aklamaktadır. Üstelik teoriye yeni bir katkıyla! Askere karşı devlet-sivil toplum bütünlüğü.

Ayrıca tüm toplumsal çelişki ve çatışmalar darbe heveslilerinin provokasyonuyla ve bu maksatla kurulmuş olan ve neredeyse AKP dışında tüm toplumsal ve siyasal örgütlenmeleri içine alan ahtapotvari bir komplo örgütüne havale edildiğinde önümüze yepyeni ufuklar açılmaktadır. Bu komplo örgütü uzantılarıyla temizlendiğinde geriye AKP çatısı altında bütünleşmiş, çatışmasız, çelişkisiz bir devlet ve millet birliğinin huzur ve düzeninden başka bir şey kalmayacak!

AKP ikinci dönemine yeni bir Anayasa yapma vaadi ve Kürt sorununu çözme planıyla girdi. AKP’nin bu konulardaki iddialılığının altının boş olduğu çok çabuk görüldü. Yeni Anayasa ancak bu dönemin sonunda yargı sisteminde yürütmenin gücünü arttıracak bir düzenleme ile buna makyaj olarak AB ile uyum sürecinin bir uzantısı olan çoğu daha önceden yasalaşmış konuların Anayasa maddesi haline getirilmesinden ibaret bir mini Anayasa değişikliği kaldı. Burada sorunu salt AKP’nin meclisteki muhalefetiyle uzlaşmadan hazırlayacağı yeni bir anayasaya toplumsal onayı elde edemeyeceğini görmüş olmasına indirgememek lazım. AKP iktidarın gücünü daha fazla elde ettikçe 1982 Anayasası ona daha kabul edilebilir ve hatta daha demokratik her anayasaya göre daha uygun ve istenir hale gelmeye başlamış olmalıdır. Yeni anayasa paketine şimdilik hiç yoktan iyidir diyerek hayırhah gözle bakanlar bu iktidardan daha iyisini göremeyeceklerini bilmelidir. AB iteklemesiyle demokratikleşmenin de artık sınırına gelinmiştir ve ufukta AKP’yi demokratikleşmeye mecbur edecek bir toplumsal talep de görünmemektedir.

AKP’nin Milli Birlik ve Beraberlik Projesine dönen Kürt Açılımı ise, ilk ortaya atıldığında her aklı başında kişinin aklına gelen “eyvah, sonuçsuz ve başarısız bir girişim her şeyi eskisinden de kötüye götürecek” ihtimali gerçek oldu. Ne teklif ettiği hiçbir zaman anlaşılamayan açılımın getirdiği bir Kürtçe televizyon kanalı, ki bu kanal Kürtçe televizyon olmadığı için değil, Kürtlerin zaten izlediği bir televizyon kanalına karşı açılmıştı, İşsizlik Fonundan GAP’a fon aktarımı vaadi dışında elle tutulur hiçbir şey olmadı. Aksine bir tarafta “ülke bölünüyor” korkusunu tahrik ederken diğer tarafta “bu, PKK’yi tasfiye projesinden başka bir şey değil” kanaatini oluşturarak alttan alta kaynayan bir etnik çatışma tehlikesini su yüzüne çıkarttı.

AKP VE DEMOKRATİKLEŞME

ada AKP ile demokrasi ilişkisine biraz daha derinlemesine bakmak gerek. Demokrasi artık genelgeçer bir sıfata kavuştuğu için bu lafı sarf edenlerin kastının ne olduğunu anlamaya çalışmanın yararı vardır. AKP’nin, her ne kadar dilinden düşürmese de, epey sorunlu bir demokrasi kavrayışı vardır. AKP’nin çok işlediği mağduriyet yaşadığı halinin yaptığı her şeyin otomatik olarak demokratik olacağı sonucunu doğurması için hiçbir neden yoktur. Hem de tarihte mağduriyet yaşayanların gücü eline geçirdiklerinde rövanşist oldukları, mazlumların zalimlere çok kolay dönüştüğüne ilişkin bu kadar çok örnek varken.

AKP’nin milletin kayıtsız şartsız iradesi lafzına sıkıştırılmış bir demokrasi kavrayışının işaret ettiği birer oyla milletten meclise, meclisten hükümete, hükümetten lidere devredilen bir iradedir. Mevcut siyasi partiler ve seçim kanunları ve topluma hakim siyaset kavrayışı, lider ve ekibinin belirlediği parti delegeleri ve milletvekili adaylarıyla, milli iradenin devrinin iktidar partisi ve meclis çoğunluğu etaplarında sorunsuz işlemesini sağlamaktadır. Böylece giderek tekleşen yasama ve yürütmenin yanına yargının daha fazla yürütmenin denetimine sokan düzenlemeler de eklendiğinde tablonun ana çizgileri ortaya çıkar.

Buna toplumsal örgütsüzlük, özellikle işçi ve emekçilerin örgütsüzlüğü, buna karşın sermayenin tüm hükümetler üzerinde etkili örgütlülüğü, iktidarın denetimine girmeye hep eğilimli medya ile devletin ve siyasi iktidarın halkla ilişkiler organı gibi hareket eden sivil toplum örgütlerinin eklenmesiyle resim büyük ölçüde tamamlanmaktadır.

Sonuçta ortaya çıkan AKP’nin çoğunlukçu demokrasi kavrayışı İkinci Dünya Savaşı öncesi antika bir demokrasi kavrayışıdır. Başkanlık sistemine eğilimli, otoriter yapısıyla 12 Eylül’ün demokrasi kavrayışının geliştirilmiş halinden başka bir şey değildir. Bunda da o kadar şaşıracak bir taraf da yoktur.

Zaten demokratikleşme sürecinin başlangıcı Türkiye’nin AB aday üyeliği başvurusunu canlandırdığı DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti dönemidir ve bu dönemdeki demokratikleştirici değişiklikler AKP’nin tüm iktidar döneminde yaptığından daha fazla gibi gözükmektedir. Ama tüm bunların AB tarafından iteklenen ve epey seçmeli ve sınırlı demokratikleşme adımları olduğu ortadadır.

AKP’nin ülkeyi demokratikleştirildiğine ilişkin iddianın geçersiz olduğunu Mehmet Uğur Dünya Bankasının ülkelerin yönetişim kalitesinin ölçen gösteren ölçütlerden demokratikleşmeyle ilgili üçüne dayalı olarak yaptığı analiz AKP’nin 2002-2008 dönemi içinde (Dünya Bankasının ölçütleriyle bile) kayda değer bir demokratikleşme sağlamadığı, hatta benzer ülkelere göre bayağı geri bir konumda olduğunu göstermektedir. (Mehmet Uğur, AKP, Demokrasi ve AKP Apolojistleri Üzerine: Demokrasi İçin Daha Emin Eller Lazım, Mesele, Ocak 2010)

Uğur AKP’nin projesinin Müslüman cemaati sistemin resmen tanıdığı aktörlerden biri haline getirmek olduğunun altını çizerek şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Temsili demokrasinin nimetlerini daha geniş ve mağdur bir kitleye yayma iddiasıyla ortaya çıkmasına rağmen, AKP aslında sisteme zaten büyük ölçüde eklemlenmiş 'seçkin’ bir azınlığı sisteme dahil etmiştir.

Kendisini sistemin mağdurlarıyla özdeşleştirse bile, sosyo-ekonomik statüsü nedeniyle ‘seçkin’ olan bu kesimin kimlerden oluştuğunu tahmin etmek güç değildi: Anadolu Kaplanları olarak bilinen yeni burjuvazi, yerel tüccar/eşraf, bunların eğitimli ve profesyonel işlere talip çocukları, nüfuzlu dini liderler, bürokratlar ve vakıf/cemaat liderleri.

Bunların temel özelliği, kendisini sistemin mağduru gören cemaat çoğunluğunun politik tercihlerini parti lehine etkileme olanağına sahip politik simsar olma kapasitelerinin yüksek olmasıdır. Yani, AKP temsili demokrasinin kronik sorunuyla karşı karşıyadır: Sistemi, adına konuştukları çoğunluğa değil, zaten kazanma şansı daha yüksek olanlara açarlar!" (age, s.8)

Öte yandan yukarıdaki demokrasi anlayışının salt AKP’ye özgü olduğunu düşünmek için hiçbir neden de yoktur. Bu yüzden AKP’ya karşı muhalefetin ağzından “rejim elden gidiyor” ve türevi itirazlardan başkasını duymak mümkün olmuyor. Zaten bu muhalefet kendisini iktidara getireceğini bilse, İslamcı seçkin azınlığa sistem içinde ayrıcalıklı bir yeri seve seve verecek konumdadır.

AKP’nin hükümet ettiği dönem aynı zamanda büyük toplumsal altüst oluşlara da sahne oluyor. Kırsal yapı çözülüyor, tarımsal üretimin genel üretim içinde payı azalırken kır nüfusu hızla kentlere doğru akıyor. Son on yılda nüfusun yaklaşık yüzde onu tarımda istihdam edilmekten çıktı.

İşçi ve emekçilerin ücretleri genel olarak düşerken buna neredeyse mutlak bir örgütsüzlük ve tehlikeli ölçüde artan işsizlik eşlik ediyor.

Devletin sosyal fonksiyonları giderek artan bir hızla tasfiye edilip özelleştirilirken, yardıma muhtaç, anlamlı gelirden yoksun, geleceksiz ve umutsuz bir yoksullar kesimi oluşuyor. Üzerinde fırtınalar koparılan sosyal yardımlar ise bu kesimi aslında eğitim, konut, sağlık, iş gibi sosyal hakları vermemek ancak sisteme (ve mümkün olduğu ölçüde kendine) bağlamak için üretilen ucuz bir çözümden başkası değil.

Diğer yandan sermaye bu kriz dönemi de dahil karlarını arttırmaya devam ediyor.

Bu tabloya bölgedeki çok istikrarsız tablo ve sürekli işleyen savaş dinamikleri eklendiğinde AKP'nin üçüncü döneminin nasıl akacağını öngörmek mümkün. AKP artık ya iktidardan hiç gitmeyecekmiş veya bir daha hiç gelmeyecekmiş gibi siyaset yapmaktadır. Bu, önümüzdeki dönemde AKP’nin her hükümetin yaşadığı iktidar yıpranmasının yanı sıra girdiği güç kavgasının sürecek olması, bir yandan ne kadar örgütsüz olsa da emekçi kesimlerin hoşnutsuzluğunu idare etmesi diğer yandan sermayenin artan karlılığını sürdürme talebi karşılaması ve sermaye kesimleri arasındaki pay kapışmalarını yönetmesi için dünyadaki kriz iklimi içinde sürekli bir likidite akışına ihtiyaç duyacaktır. Kürt sorunundaki olumsuz gelişmeler de bunların üzerine bindiğinde AKP’nin yaşayacağı güç ve rıza kaybını daha otoriter ve baskıcı yöntemlere başvurmaya başlayacağı kestirilebilir. Bu tablonun ürettiği zaaflı bir hükümet Türkiye’yi bölgedeki çatışma ve savaş dinamiklerinin içine daha fazla çekecek, muhalefeti tümüyle bastırmış bir hükümet ise bir rejim sorununu bu sefer gerçekten gündeme getirecektir.