Seçme sınavları niçin yapılıyor?

Devlet, lise ve üniversitelere öğrenci seçme sınavlarıyla ilgili her yıl yeni bir değişiklik yapıyor. Yapılan her değişikliğin gerekçesi olarak da bir önceki sınav yönteminin doğurduğu sakıncalar gösteriliyor. Bu değişiklikler o kadar sık yapılıyor ki yeni denenecek olan sınava farklı bir ad bulmak neredeyse olanaksız hale geldi.

Orta ve yüksek öğrenim kurumlarında okumaya hak kazanacak öğrencilerin seçimi niçin bu kadar zor ve karmaşık bir iş? Niçin sık sık öğrenci seçme yöntemleri değiştiriliyor? Niçin milyonlarca çocuk ve onların aileleri bu sınav kâbusunu yaşamak zorunda kalıyorlar? Bu sorulara anlamlı yanıtlar verebilmek için öncelikle ülkemizdeki eğitim sistemini genel olarak bir gözden geçirmek gerekir. Eğitim sistemi içerisinde seçme sınavlarının yeri ve ne anlam ifade ettiği ancak o zaman anlaşılabilir.

Eğitim, bir ülkenin siyasi sisteminin önemli unsurlarından birisidir. Ülkenin siyasi ve ekonomik sistemine uygun olarak biçimlendirilir. Devletin (egemen sınıfların), egemenlik alanlarından birisidir. Bu anlamda ülkenin genel gidişatından bağımsız olarak ele alınamaz. Devlet, eğitimi kendi hedefleri doğrultusunda yapılandırır, uygular. Eğitim bir yandan devlet egemenliğinin aracı olarak egemen sınıfları ilgilendirirken diğer yandan ülkede yaşayan tüm insanları kapsadığı için herkesi ilgilendirir. Bundan dolayı devlet egemenlik aracı olan eğitimi bir kamu hizmeti olarak hayata geçirmek zorunda kalmaktadır. Bu durum eğitimi bir sınıflar arası çatışma alanı haline getirmektedir. Devlet, eğitimi egemenlik aracı olarak kullanırken, halk, eğitimi kamusal bir hizmet, yani yararlanmak durumunda olduğu bir hak olarak görmektedir. Ülkemizde her alanda olduğu gibi eğitim alanındaki bu devlet- halk (ezilen-ezen) çatışmasında devlet ağır basmakta, eğitimle ilgili karar ve uygulamalarda devletin âli menfaatleri sonucu belirlemektedir. Devlet, egemen sınıflar adına ihtiyaç duyduğu insan tipine uygun bir eğitim sistemi oluşturmakta, bu konuda halkın çocuklarının her yönüyle kendilerini geliştirme ihtiyacını yok saymaktadır. Eğitim yatırımları, program geliştirme, eğitim uygulamaları, öğretmen yetiştirme politikaları devlet tarafından belirlenmektedir. Kısacası, eğitim sisteminin biçimlendirilmesinde halkın hiç bir şekilde söz sahibi olmasına izin verilmemektedir. Zaman zaman toplanan eğitim şuralarına çağrılan katılımcılarının kompozisyonu ve eğitimle ilgili alınan kararların içerikleri bu durumu en açık şekilde göstermektedir.

Devlet, eğitimi egemen sınıfların gereksinimlerine uygun olarak düzenlediği halde onu halka sanki bir lütufmuş gibi sunarak bu konuda ikiyüzlülük yapmaktadır. Devletin eğitim konusundaki bu ikiyüzlülüğü, son dönemde uygulanmakta olan özelleştirmeci politikalarla iyice yüzsüzlüğe dönüşmüştür. Bu yüzsüzlük o denli ileri götürülmüştür ki eğitimi hem egemenlik aracı olarak kullanıp hem de bu alandaki “hizmet”lerden yararlanmayı ücretli hale getirmeye başlamıştır. Aslında işverenlerin gereksinmelerini karşılayacak nitelikte ve sayıda eğitilmiş işgücünü yetiştirdikten sonra geriye kalan büyük çoğunluğun eğitimi devleti pek de ilgilendirmemektedir. Devlet, böylesi bir hizmeti halk çocuklarına sunmayı angarya olarak görmektedir. Bunun en açık kanıtı eğitimin bugünkü durumudur. Bugünkü durumu kısaca şöyle özetleyebiliriz:

• Başta okulöncesi eğitim çağındakiler olmak üzere genel olarak eğitim alan öğrencilerin okul çağındaki çocuklara oranı oldukça düşüktür. Özellikle kadın nüfus içerisinde okuma yazma bilmeyenlerin oranı çok yüksektir.

• Okulların büyük bir çoğunluğunun fiziki yapısı, ders araçları durumu, diğer donanımları gerçek bir eğitim hizmeti sunmaya yeterli değildir.

• Derslik başına düşen öğrenci sayısı çok yüksek olduğu için sağlıklı bir eğitim yapılamamaktadır.

• Okullarda yeterli sayıda öğretmen ve yardımcı personel bulunmamakta, bu ihtiyaçların bir kısmı öğrencilerden toplanan paralarla geçici olarak sağlanmaktadır.

• Eğitim müfredatları demokratik ve bilimsel içerikten yoksundur. Düşünen, soran, sorgulayan, üretici, insan ve çevre sorunlarına duyarlı, demokratik düşünen insanlar yetiştirmeyi hedefleyen bir yapı göstermemektedir.

• Ders kitapları içerik ve biçim olarak öğrenci psikolojisine uygun hazırlanmamıştır.

• Öğretmenler, çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatılmış olarak yetiştirilmemekte, çok farklı kaynaklardan ve farklı statülere sahip öğretmenler okullarda görevlendirilmektedir. Eğitim hizmeti, iş güvenliği olmayan, ekonomik sorunlarla boğuşan, aldığı ücretle geçinemediği için ek iş yapmak zorunda kalan öğretmenlerle yürütülmektedir.

• Bölgelerarası fırsat eşitsizlikleri, anadil eğitimi sorunu, taşımalı eğitim uygulaması, semtler, okullar ve hatta sınıflar arasındaki kalite farklılıkları öğrencilerin adaletli bir hizmet almalarını engellemektedir.

• Eğitim kurumları ve okullar, eğitim yönetimi konusunda yeterli bilgi ve beceriye sahip olmayan siyasi iktidar yandaşı liyakatsiz yöneticiler tarafından yönetilmekte, bu durum eğitim kalitesini olumsuz etkilemektedir.

• Eğitim çalışanlarının ekonomik, demokratik haklarını savunan sendikalar, veli dernekleri, öğrenci birlikleri ve yerel yönetimler eğitim sisteminin dışında tutularak demokratik bir eğitimin gerçekleşmesi engellenmektedir.

• Zorunlu eğitim de dahil olmak üzere eğitimin tamamı çeşitli biçimlerde paralı hale getirilmiş, yoksul aile çocuklarının ulaşamayacağı bir hizmete dönüştürülmüştür.

Yukarıda bir kısmı özetlenen sorunların tümü devletin eğitim hizmeti konusundaki tavrını ortaya koymaktadır. Bu sorunlar aşılmadıkça eğitimden halk çocuklarının gerektiği kadar yararlanmaları olanaksızdır. Devlet, bu sorunların yaratıcısıdır, çözülmesinden sorumludur, sorumlu tutulmalıdır. Sorunların bu denli büyümesi, devletin eğitim konusunda yapmış olduğu tercihin bir sonucudur. Eğitime ayrılacak kaynak bulunamadığı söylemi asla doğru değildir. Devleti yönetenlerin bu konuda yanıtlaması gereken soru şudur: Halk çocuklarının eğitimi mi, yoksa askeri harcamalar mı? Önceliğimiz eğitim mi olmalı yoksa bir avuç burjuvanın bitmez tükenmez talepleri mi? Ülkemizde devlet yöneticilerinin tercihleri her zaman ikinci seçeneklerden yana olmaktadır. İşte bu tercihtir ki eğitime kaynak bulunamadığı mazeretini ortaya çıkarmaktadır.

Eğitimin ürünü, yetiştirilen öğrencidir. Ülkemizdeki eğitim sistemi, yukarıda sözü edilen sorunlar nedeniyle ve devletin bu konuda sorumluluğunu yerine getirmemesinden dolayı çok farklı nitelikte öğrenciler yetiştirmektedir. Bir üst öğrenim kurumuna geçişte farklı nitelikleri olan öğrencilerin ayrıştırılması için bir eleme yapma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Elemeye tabi tutulacak öğrenci grubunun farklı niteliklerinin yanında, tercih edilecek okullar arasında yaratılmış nitelik farklılıkları da bu elemeyi önemli hale getirmektedir. Eğitim sisteminin yaratmış olduğu bu kaosta çocuğunun şansını artırmak isteyen her anne baba ister istemez dershanelere ve özel derslere yönelmektedir. Bu durum milyonlarca ailenin büyük bir ekonomik kaynağı sınav kazanmaya ayırması sonucunu doğurmaktadır. Eğitime devlet tarafından ayrılan bütçe yıldan yıla ciddi bir artış göstermezken ailelerin sınav için ayırdığı bütçe gittikçe büyümekte birçok aile için ödenemez boyutlara varmaktadır. Eğitim sistemindeki fırsat eşitsizliğine bir de sınava hazırlanma ücretleri eklenince eşitsizliğin boyutu daha da artmaktadır. Sınavlara hazırlanmanın ekonomik faturasının yanında ergenlik dönemindeki çocukların kişilik gelişimine olumsuz etkileri, çok daha büyük bir tahribat yaratmaktadır. Bu sorun çocuklarla ebeveynlerinin iletişiminin bozulmasına, aile huzurunun yok olmasına neden olmaktadır.

MEB, toplumun önemli bir bölümü için kâbusa dönmüş bu durumu radikal önlemlerle ortadan kaldırmak yerine her yıl sınavların adını veya sayısını değiştirmek suretiyle durumu idare etmeye çalışmaktadır. Dünyanın hiçbir ülkesinde bizdekine benzer bir sınav rezaleti yaşanmamaktadır. Bu rezalet, eğitim yöneticilerinin beceriksizliği ile açıklanamaz. Çok bilinçli bir şekilde kaos yaratılıp bulanık suda balık avlanmaktadır. Halk çocuklarına nitelikli bir eğitim sunulmazken, öğrenciler ve okullar arasında nitelik farklılıkları yaratılarak tüm öğrenciler adil olmayan bir yarışmanın içerisine itilmektedir. Bununla da kalmayıp sınava hazırlık kursları ve özel dersler üzerinden büyük bir rant devşirilmektedir. MEB yöneticilerinin durumun farkında olmadıkları düşünülemez. Lise ve üniversitelerin önünde sınav kazanmak amacıyla yığılmış olan milyonlarca öğrencinin o kuyruğa bir rastlantı sonucu dizilmediklerini herkes biliyor.

Sorun MEB yöneticilerinin bizlere çözüm olarak göstermeye çalıştığı gibi hangi tip sınavın uygulanacağı ile ilgili değildir.. Üniversite veya liseye giriş için yapılan tüm sınavların amacı, sınava girecek öğrencilerin başarı sırasını belirlemektir. Öğrencilerin bir üst öğrenim kurumuna kaydı bu sıralamaya göre yapılmaktadır. Fırsat eşitsizliği yüzünden farklı nitelikte eğitim almış öğrencilerin bir sınava tabi tutularak sıralanması adil değildir. Yoksul ailelerin çocuklarının çoğunluğu, daha sınava girmeden kaybetmiş durumdadırlar Hepimiz biliyoruz ki hangi tip sınav uygulanırsa uygulansın fırsat eşitsizliğinin bu boyutlarda olduğu bir ortamda halk çocuklarının çok büyük bir bölümü sınavı kaybedecektir. Bu durumu bile bile insanların dar bütçelerinden büyük paralar ayırmak zorunda bırakılmaları, onlara yapılabilecek en büyük haksızlıktır, insanlık suçudur.

Devlet, bu sorunu çözmek zorundadır. Nasıl yaratmışsa öyle çözmelidir. Çözmeye yanaşmaması, sorunun nasıl çözüleceğini bilmediğinden değildir. Sorunun çözümü için atması gereken adımların maliyetini karşılamak istemediğindendir. Bu sorunun çözümsüz kalmasının kendisine sağladığı avantajları kaybetmek istemediği için çözüme yanaşmamaktadır. Sorunu sürüncemede bırakıp milyonlarca çocuğu, genci ve onların ailelerini oyalamaktadır. Görülen o ki oyalamaya da devam etmek niyetindedir. Oysa çözüm oldukça açıktır ve mümkündür.

Ülke çocuklarının eğitimi devlet tarafından üstlenilmelidir. Devlet bu konudaki sorumluluğunu savsaklayamaz. Her çocuğun, ilgi ve yeteneklerine göre eksiksiz bir eğitim almasını sağlamak devletin temel görevidir. Eğitim alanında tüm çocuklar için tam bir fırsat eşitliği sağlamalı, her öğrenci istediği eğitimi -başarılı olduğu ölçüde- alabilmelidir. Öğretim kurumlarının sayısı ve nitelikleri o kurumlarda öğrenim görmek isteyen tüm öğrencilerin yararlanabileceği şekilde planlanmalıdır. Tüm giderleri devlet tarafından karşılanmalı, bu konuda tam bir fırsat eşitliği sağlanmadır. Devlet, tüm bu sorumluluklarını yerine getirdiği oranda eğitimi egemenlik alanı olarak görmeye hak kazanabilir.

Devletin sınıfsal yapısı, hizmet ettiği toplum kesimleri, eğitim konusundaki tercihlerini de belirlemektedir. Eğitim sisteminde köklü değişiklik ancak devletin sınıfsal konumundaki değişiklikle mümkündür. Bu gerçek, halkın eğitim hizmetlerinin iyileştirilmesi için devletten talepte bulunmasına engel değildir. Bir üst öğrenim kurumuna kayıt yaptırabilmek için adını bile telaffuz etmekte güçlük çektiği birçok sınava girmek zorunda bırakılan öğrenciler ve aileleri seslerini yükseltmedikçe devletin bu konudaki oyalama politikaları devam edecektir. Bu sınav saçmalığına son verme konusunda nelerin yapılması gerektiği gayet açıktır. Örgütlenmek, çözüm için siyasi iktidarları zorlamak... Devleti halktan yana tercihler yapması konusunda dönüştürmek.