Cumhuriyet Halk Partisi

Zamanlaması, yapılış şekli ve sonrasında gerçekleşen olaylarla hayli manidar bir “kaset komplosu” yaşandı Cumhuriyet Halk Partisi’nde. Söz konusu komplo ile birlikte, Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanlığından uzaklaştırılan Deniz Baykal’ın yerine Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlık koltuğuna oturdu. Bu değişim ile birlikte de bir “sosyal demokrat” rüzgâr estirilmeye başlandı. Elbette ki bu rüzgâr, AKP’nin yerine iktidar olunacağı varsayımına dayanmaktadır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelişi ile birlikte, gerek Cumhuriyet Halk Partisinin ve gerekse partiyi destekleyen köşe yazarlarının tüm söylem ve ikrarlarından anlaşıldığı kadarıyla, Cumhuriyet Halk Partisinin önümüzdeki seçimlerde iktidar olma stratejisi şu şekildeydi:

1. Anayasa, darbeler, demokrasi ve Kürt sorunu gibi siyasal tartışmalara girmeden, girilse bile tüm bu sorunları, statükoyu korumak adına yoksulluk çerçevesine hapsederek genel bir yoksulluk, işsizlik gibi konuları gündemde tutmak,

2. Mevcut hükümetin yolsuzlukları üzerine gitmek ve hükümete ait yolsuzluk dosyalarını açmak,

3. Parti’nin, işçi, emekçi ve ezilenlerin temsilcisi ve hatta “devrimci” olduğu argümanını tekrarlayıp durmak.

Bu strateji, Cumhuriyet Halk Partisi’ni, AKP ile girişilecek herhangi bir siyasi tartışmada altından kalkılamayacak bir yükten kurtarması ve Parti’nin kemikleşmiş ulusalcı seçmeni ile sosyal demokrat ve hatta sosyalist seçmeni, sınıfsal bakımdan da işçi, emekçi ve ezilenleri bir arada tutabilmenin hesapları üzerine kurulmuştu.

Ancak yapılan hesaplar, İsrail’in Mavi Marmara Gemisindeki baskını, Kürt Hareketinin mücadele çıtasını daha da yükseltmesi ve Anayasa Mahkemesinin, Anayasa değişikliğine ilişkin aldığı kararlar nedeniyle istenildiği gibi gitmedi; strateji tutmadı. Gemi Baskın’ın olmasına ve Kürt Hareketinin mücadele çıtasını yükseltmesine rağmen, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından itiraz edilen üç anayasa değişikliği maddesi iptal edilseydi rüzgâr genel seçimlere kadar sürecekti. Ama olmadı…

CHP VE SERMAYE BİRİKİMİ

Cumhuriyet Halk Partisi kurulduğundan bu yana, sermaye birikiminin önünde yükselen birçok engelin ortadan kaldırılmasına çalışan, yani toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında kapitalizmin yerleşmesi ve gelişmesinin önünü açan bir parti olmuştur.

Sermaye birikimini sağlamak ve önündeki engelleri ortadan kaldırmak açısından, Cumhuriyet Halk Partisi’nin gerçekleştirdiği toplumsal ve kurumsal düzenlemeler ile bu çerçevede ürettiği politikalar, Türkiye tarihinin en önemli dönüm noktaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönüm noktalarını ifade eden başlıca toplumsal ve kurumsal düzenlemeler ile bu düzenlemelere ilişkin politikalar aşağıda belirtildiği gibidir.

1- 11 Haziran 1945’te kanunlaşan “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” ile bir “Toprak Reformu” amaçlanmaktaydı. Kanun, kamu mülkiyetinde olan fakat kullanılmayan, köy ve mahallelerin ortak kullanımında bulunan, ancak hükme göre gereğinden fazla olan, sahibi bilinmeyen topraklarla özel mülkiyette olup da kamulaştırılacak olan toprakların, topraksız ve az topraklı köylüye dağıtılmasını öngörmekteydi. Kanun’a göre, özel mülkiyette bulunan tarım arazisinin, sulak yerlerde 200 ve kurak yerlerde 500 dekardan fazlası kamulaştırılacaktı.

Çıktığı şekliyle uygulanmayan ve bir toprak reformu niteliği taşımasına yol açan unsurların budandığı bu Kanun’un uygulanması daha çok kamu mülkiyetindeki toprakların dağıtılması biçiminde oldu. Kanun’un uygulanma dönemi boyunca, başta o yıllarda Bulgaristan’dan gelen göçmenler olmak üzere, bir kısım topraksız ve az topraklı köylülere bir miktar toprak dağıtımı yapıldı.

1950 ve 1955 yıllarında, Kanun’un çıkmasına baştan beri muhalefet etmiş olan Demokrat Parti iktidarında, Kanun’da yapılan değişikliklerle, özel mülkiyetteki toprakların kamulaştırılması imkânsız hâle getirildi. Kanun’un, kooperatifleşme, topraksız ve az topraklı çiftçilerin üretimini arttırma ve benzeri maddeleri ise hemen hemen hiç uygulanmadı. Kanun’un çıktığı tarihten Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950 yılına kadar geçen 5 yıl boyunca Kanun’un özü olan, “Özel mülkiyette bulunan tarım arazisinin, sulak yerlerde 200 ve kurak yerlerde 500 dekardan fazlasının kamulaştırılması” maddesinin gereğini yerine getirmemiş ve gerek “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”nu ve gerekse yoksul köylülüğü “kaderi”yle (!) baş başa bırakmıştır. Böylelikle de, Kürt İllerinde, çözülmesinden korkulan aşiret ilişkileri korunarak, bu illerdeki “efendi-köle” ilişkilerinin devam etmesi sağlanmıştır.

2- 7 Eylül 1946’da bir dolar karşılığı Türk Lirası 1,28’den 2,80’e çıkarılarak Cumhuriyet tarihinin ilk büyük devalüasyonu Cumhuriyet Halk Partisi tarafından yapılmıştı.

Türk parasını devalüe eden Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının, alınacak devalüasyon kararını yakınlarına önceden bildirdiği, Cumhuriyet Halk Partisi’ni destekleyen kapitalistlere piyasa oyunu yaptırttığı, açıktan milyonlar kazandırılarak komisyon alındığı herkes tarafından bilinmekteydi.

Yıllar sonra Celal Bayar hatıralarında durumu şöyle anlatacaktı: “ Günün ticaret Vekili Atıf İnan, Halk Partisi’nin İzmir listesinden milletvekili çıkmıştı. İzmir’in bazı tütün, pamuk ve üzüm ihracatçıları, mallarını dışarıya satmakta güçlük çekiyorlardı. İhracat sistemi rahat çalışmadığı için ticaret vekilini zorluyorlardı (…) Yeni bir para ayarlaması yapılarak bir dolar 100 kuruştan 280 kuruşa çıkarıldı. İşin kötü tarafı, bu karar yayınlanmadan önce piyasa tarafından duyulmuştu. Ticaret Vekili Atıf İnan’ın bazı dostlarına bu kararı çıtlattığı ileri sürülüyordu (…)”

Karar alınmadan önce konunun piyasada yayılması, ithalatçıların mallarını piyasadan çekip stoklamasını ve bu karardan sonra tekrar piyasaya sürerek, durdukları yerde devalüasyon oranında yaklaşık yüzde 180 kâr elde etmelerini sağlayacaktı.

Bu karar ile birlikte, sermaye birikiminin önündeki bir engel olan TL’nin değerli oluşu ortadan kaldırılarak sermaye birikim sürecinin sürekliliği sağlanmış olup, öte yandan günümüzde de başta ihracatçı kapitalistler ile TÜSİAD içinde yer alan kapitalistlerin, TL’nin aşırı değerli olduğunun, dış ticarette zorluk çekildiğinin ve dış ticaret açıklarının gittikçe büyüdüğünün tartışılmasını sağlamaya çalışması ve bu tartışmanın açılması için başı çekenlerin Cumhuriyet Halk Partisi’ni destekliyor olmaları hayli manidar ve tarihi bir ironi olsa gerek.

3- 27 Mayıs 1960 darbesinin arkasında duran ve destekleyen bir politik aktör olan Cumhuriyet Halk Partisi, darbeden sonra uygulamaya konulan “İthal İkameci” düzenleme ve politikaların uygulanmasında da önemli rol oynamıştı.

İthal ikamecilik düzenleme ve politikaları, görünürde, yerli üretimi teşvik etmek yoluyla, ithalatı (dışalımı) ve dolayısıyla dövize olan ihtiyacı azaltmaktı. Bu politikalar ile birlikte; “yerli” kapitalistler, yabancı şirketlerden lisans, patent ve know-how alarak, teknoloji geliştirmek yerine dışarıda üretilen malların kötü kopyalarını üretiyor ve bu üretim için gereken sermaye malları ile pek çok ara malını ithal ediyordu.

Öte yandan, bu politikaların uygulanabilmesi açısından gerekli toplumsal ve kurumsal düzenlemeler gerekmekteydi. Bu düzenlemelerin başlıca amacı, yurt içinde üretilen yüksek maliyetli kalitesiz malların iç pazarda satılabilmesinin olanaklarını yaratmaktı. Bu nedenle, görece işçi sendikalaşmalarının önü açılmış, ücretlerin arttırılması sağlanmış, toplu ulaşım olanakları arttırılmış, gecekondulaşma ve köyden kente göçlere ses çıkartılmayarak proleterleşmenin önü açılmıştı. Ücretlerin arttırılmasıyla birlikte kalitesiz ve yüksek maliyetli malların iç pazarda tüketilmesine olanak sağlanmış, enflasyon adı verilen vergi ile sömürü oranı daha da arttırılmış ve dolayısıyla sermaye birikim sürecinin önündeki konjonktürel engellerin tümü ortadan kaldırılmıştır.

Yukarıda da görüldüğü gibi, işçilerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin temsilcisi (!) olduğunu söyleyen

Cumhuriyet Halk Partisi de dünya kapitalist sisteminin gerektirdiği tüm koşulların yerine getirilmesinde her zaman olduğu gibi bu dönemde de önemli bir rol oynamıştır. Hem de “toprak işleyenin su kullananın” ve “bu düzen değişmelidir” sloganları eşliğinde!

4- 2001 yılındaki finansal krizle birlikte, Dünya Bankasındaki 22 yıllık görevinden ayrılarak, her ne kadar Bülent Ecevit’in partisi de olsa, Demokratik Sol Parti iktidarındaki Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlenen Kemal Derviş’in icraatlarını da Cumhuriyet Halk Partisi’nin hânesine yazmakta herhangi bir beis olmasa gerek.

Bakanlığa gelir gelmez, yine sermaye birikiminin idamesi açısından gerekli olan ve sermayenin verimliliğini (kârlılığını) arttırmak amacıyla uygulamaya koymuş olduğu “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile birlikte, borçlanma, kamulaştırma, tütün, kamu ihalesi, şeker, doğalgaz, Telekom’un özelleştirilmesi, sivil havacılık, iş güvencesi, ekonomik ve sosyal konsey yasalarının çıkartılması öngörülerek ekonomide etkinlik ve verimliliği artırma hedeflenmiş olup, güçlü ekonomiyi, güven içinde çalışan bir özel sektörün, etkin bir devlet ve geniş bir toplumsal dayanışmanın yaratacağı belirtilmiştir.

Sonuç, kamu bankalarının tasfiyesi ve bankacılıkta tekelleşme, halkın ucuza veya ücretsiz temin etmesi gereken temel ihtiyaçlarını karşılayan KİT’lerin özelleştirilmesi ile sermayenin el değiştirmesinin ve sermayenin sosyal döngüsünün sağlanması, devletin sosyal devletten çok jandarma devlete dönüşmesi, üretimin azalması ve sıcak para ile büyüme, işsizlik ve yoksulluk olmuştur.

İşin garip yanı ise, yine dünya kapitalist sisteminin, kendi krizine dönük, kapitalizmin kendini yeniden üretmesini sağlayacak bu düzenleme ve politikaları AKP iktidarının da devam ettirmesidir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin partisi iddiasına geçmeden önce buraya kadar ifade ettiğimiz, Cumhuriyet Halk Partisi’nin sermaye birikim sürecinin önündeki engelleri ortadan kaldırmaya yönelik gerçekleştirdiği toplumsal ve kurumsal düzenlemelere ilişkin günümüz liberallerinin tutumuna da değinmekte fayda var.

Günümüzün (temsili) demokrasi şampiyonu olan liberaller, Cumhuriyet Halk Partisi’ni kıyasıya eleştirmektedir. Ancak bu eleştiriler, vesayet rejimi, statükoculuk, darbecilik ve genel bir temsilî demokrasi eleştirisinden öteye gidememektedir. Lenin’in deyimiyle “Devrimci çarşaf giymiş bu liberal fahişeler”, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, sermaye birikiminin önünde yükselen birçok engelin ortadan kaldırılmasının, yani toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında kapitalizmin yerleşmesi ve gelişmesine yönelik gerçekleştirmiş olduğu tüm toplumsal ve kurumsal düzenlemelerle ezilmiş yoksul köylülüğün, sömürü mengenesine sıkıştırılmış işçi sınıfının, aşiret bağlarını koruyarak âdeta köle ilişkisi içinde yaşatılan Kürtlerin, kadınların ve diğer ezilen tüm kesimlerin hakları ve geçmişten alacakları söz konusu olduğunda dut yemiş bülbüle dönmektedirler.

İŞÇİLER, EMEKÇİLER, EZİLENLER VE CHP

Cumhuriyet Halk Partisi’nin, işçi, emekçi ve ezilenlere ilişkin politik tutumu ve bu partinin kimin temsilcisi olduğu meselesi, İttihat ve Terakki dönemine kadar götürülebilir. İşçi ve emekçileri çok yakından ilgilendiren Tatil-i Eşgal Kanunu 25 Eylül 1908’de geçici olarak çıkartılmıştı. Dönem Birinci Meşrûtiyet dönemi; kağıt üstünde de olsa iktidar, İttihat ve Terakki’dedir.

İkinci Meşrûtiyetin ilanı ve yapılan seçimler sonucunda 17 Aralık 1908 tarihinde iktidarda göreve başlayan İttihat ve Terakki’nin ilk icraatı ise, geçici olarak çıkartılan Tatil-i Eşgâl Kanun’unu 27 Temmuz 1909 tarihinde kalıcılaştırarak kanunlaştırmaktı.

1908 yılının en önemli olaylarından biri de, ülke genelindeki yaygın grevlerdi. 1908 Yılı Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında İstanbul ve Trakya’da grevler ciddi boyutlara ulaşmış ve daha sonra da İzmir ve Adana’ya sıçramıştı.

Söz konusu işçi ve emekçi hareketlerinin hemen İkinci Meşrûtiyetin ilanının ardından gelmesinin nedeni, ilanın öncesinde, İttihatçıların, işçileri yanlarına almak için çalışma ile ilgili koşulların düzeltilmesi konusundaki vaatleridir. Bu vaatler çerçevesinde de işçiler İttihatçıları desteklemişler, ancak İttihat ve Terakki, işçi ve emekçilere vermiş olduğu bu sözlerin hiç birini yerine getirmemişti. Bu nedenle de, öncelikle Selanik’te Reji (tekel), tütün, sigara kâğıdı, deri, şeker, fırın ve tuğla işçileri iş bırakmıştı.

İstanbul’daki en önemli grev ise ulaştırma alanında ve özellikle de demiryollarında olmuştu. Bunun yanında, tramvay, şehir hatları vapur işletmeleri, reji, matbuat ve fırın işçileri de iş bırakmıştı. Aynı dönemde İzmir’de tramvay işçileri, Adana’da pamuk fabrikası işçileri, Zonguldak’ta madenciler, Aydın’da da demiryolu işçileri greve gitmişti.

Bu gelişmeler üzerine, 25 Eylül 1908 tarihinde geçici olarak çıkartılan Tatil-i Eşgâl Kanunu ile birlikte iş bırakma (grev) yasaklanmıştı. Söz konusu kanunda, önce resmî daire memurları ile yine yarı resmî memur sayılan Reji ve Düyun-u Umumiye çalışanlarının grev yapamayacakları belirtilmişti. Ardından da “cemiyet-i beşeriye menfaatlerine mugayir” (toplumsal çıkarlara aykırı) bulunan demiryolu, su, gaz, elektrik, rıhtım, liman işçileri ve müstahdemlerinin de grev yapamayacakları bildirilmişti.

27 Temmuz 1909 tarihinde İttihat ve Terakki tarafından, geçici kanun olan Tatil-i Eşgâl Kanunu aynı maddeler ile birlikte kalıcı bir kanun haline getirilerek “hizmet-i umumiye” kavramı geliştirilmişti. Toplumun genelini ilgilendiren hizmetleri yerine getiren işyerlerinde sendika kurma yasağı konulmuş ve daha önce kurulmuş olan sendikalar da kapatılmıştı. Kanunda, hak aramalarında, genel anlamda grev kavramını çağrıştırmayan “iş bırakmalar”, uzun uzlaşma sürecine bağlanmış; işten ayrılanların yerine işçi almak serbest bırakılmıştı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra, İttihat ve Terakki’nin yukarda ifade edilen işçi ve emekçilere ilişkin düzenleme ve politikaları, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından da aynen uygulanmaya devam edilmişti. 1923 yılı başında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde çiftçilerin talebi olan “aşarın kaldırılması”, tüccarların talebi olan ticaretin millileştirilmesi, sanayicilerin talebi olan sanayinin teşvik edilmesi, gibi talepler hızla gerçekleştirilmesine rağmen; işçi ve emekçilerin talebi olan sendika hakkının tanınması, Tatil-i Eşgâl Kanunu’nun yeniden işçilerin hakkını tanımak üzere gözden geçirilip düzenlenmesi, günlük çalışma süresinin sekiz saat ile sınırlı tutulması, kadınlara doğum izni verilmesi, hafta tatili hakkı, yıllık ücretli izin hakkı verilmesi gibi talepleri uzunca bir süre karşılanmamıştır.

Öyle ki, sanayileşme politikalarının yoğunlaştığı 1936 yılına kadar iş ilişkilerini düzenleyecek bir iş kanunu bile çıkarılmamıştır. 1936 yılında çıkarılan iş kanunu da İkinci Dünya Savaşı gerekçesiyle, Millî Koruma Kanunu ile askıya alınmıştı. Öte yandan, İttihat ve Terakki’den devralınan Tatil-i Eşgâl Kanunu 1947 yılına kadar yürürlükte kalarak sendika yasağı devam etmiş ve 1960 yılına kadar da dişe dokunur herhangi bir değişiklik olmamıştır. Nitekim, kamu emekçilerinin grev yasağı bugün dahi sürmektedir.

12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak referandumda kamu emekçilerine toplu sözleşme yapabilme olanağı getirilmektedir. Ancak, grev yine yasak!

1960’lı ve 1970’li yıllarda ise daha önce belirttiğimiz üzere, sermaye birikimi sürmesi açısından elzem olan ithal ikameci düzenlemelerin etkisiyle, iş ilişkilerini düzenleyen yasalardaki otoriter ve yasaklayıcı bakış açısı bir nebze olsun yumuşamıştır. Elbette bu durum da, sermaye birikimin gereği olan iç pazara yönelik üretimin, iç pazarda tüketilmesinin sağlanmasından başka bir şey değildir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin sermaye birikim sürecinin önündeki engelleri ortadan kaldırmaya yönelik gerçekleştirdiği tüm toplumsal ve kurumsal düzenlemelerde emekçilere düşen görev: çalışmak, daha çok çalışmak; sömürülmek, daha çok sömürülmek ve zenginliğin kaynağı olmak!...

Önümüzde yine bir genel seçim var ve Cumhuriyet Halk Partisi iktidar olmak istiyor!

Ancak, yalan söylüyor, işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin partisiyim diye! Tıpkı İkinci Meşrûtiyetin ilanı için, dönemin işçilerine yalan söyleyerek vaatlerde bulunan ve önce grevleri için destek verip, daha sonra geçici olarak çıkartılan Tatil-i Eşgâl Kanunu’nu kalıcılaştıran İttihat ve Terakki gibi!

İktidar istiyor, çünkü sermaye birikim sürecinin sorunsuz bir şekilde işlemesi için yeni bir düzenleme gerekiyor! İktidar istiyor, çünkü TÜSİAD zorda, devalüasyon istiyor. İktidar istiyor, çünkü temsil ettiği burjuva fraksiyonunun pastadan aldığı pay azalıyor. İktidar istiyor, çünkü burjuvazinin sermaye ihracı için kanalların yeniden tesis edilmesi gerekiyor; bunun için daha ucuz işgücü ve sömürü oranının daha da artması gerekiyor. Yoksulluktan bahsetmesi bu yüzden!

Sahi neden, AKP vakıflar ve valilikler aracılığıyla bir şeyler dağıtırken; Cumhuriyet Halk Partisi, eğitimi, sağlığı, ekmeği, elektriği, suyu, doğalgazı, barınmayı ve hattâ interneti bedava (ya da nerdeyse bedava) yapacağım demiyor!

Sermaye birikiminin sorunsuz sürmesi için, bu insanî temel ihtiyaçların metalaşması, alınıp-satılabilir mal olması gerektiği için olmasın!