Evet, Hayır, ikisine de Hayır!

Anayasa Mahkemesi Referandumun içeriğini ve tarihini kesinleştireli beri Solda başka bir şey tartışılmaz oldu. Ne Gen. Kur Savcısının Alb. Dursun Çiçek hakkındaki iddianamesine aldıran çıktı, ne de Hükümetin Hrant Dink Davası’nda AİHM’ne T.C. adına gönderdiği (ve Dink Türklüğe hakaret etti diye başlayan) savunmadaki utanç verici içerikten kimse söz ediyor.

Her hangi bir referandumda tartışmalar “Evet” ile “Hayır” arasında geçer. Bu kez Sol’da “Evet” ile “Boykot” arasında geçiyor. “Evet” diyenlerin çoğu “Boykot” çağrısı yapanlara ağır hücumlarda bulunuyorlar. Hatta onları Ergenekon’culukla itham ediyorlar. Bütün istenilen BDP seçmenlerinin Boykot etmemeleri “Evet” demeleri. Çünkü o kitlenin seçmen oranı az değil, % 6 - 6,5 civarında bir oran Referandumun kaderini etkileyebilir. Bu nokta bilindiğinden “BDP tabanı Boykot çağrısına karşı” ya da “Benim konuştuğum bütün BDP seçmenleri “Evet” oyu kullanacak” türünden yazılar çıkıyor.

Bu konuda Taraf Gazetesi’nin PKK ile TSK’nin işbirliği yaptığı yolundaki iddialarını yoğunlaştırması ise konunun sevimsiz yanı. O kadar ileri gidildi ki, Öcalan’ın hedef seçilmesi nedeniyle Abdullah Öcalan’la İlker Başbuğ aynı safa, aynı rafa konuldu. Siyasette söylediğinizi kabul ettirmek için her yola başvurmak açık yürekli bir tutum değil. Eğer bir masal ülkesinde olsaydık kalebent ile kale kumandanı bir tutulur mu derdik.

“Kürt halkı Öcalan’dan, Türk halkı İlker Başbuğ’dan kurtulsun” diye yazıyorlar. Buradaki temel yanılgı PKK’yi askeri örgüt görmek. Öyle görünce, Öcalan da Başkumandan sayılıyor.

Öcalan 1999 Şubat’ında ABD ajanları tarafından Türkiye’ye teslim edilmiş, o zamandan beri İmralı’da. Başbuğ 1997’de Korgeneral olmuş, 2. Kor. K.lığına atanmış, sonra MGK Genel Sekreteri’nin başyardımcısı, 2002’de Orgeneral olmuş ve KKK Kurmay Başk.lığına atanmış, ertesi yıl Gen. Kur. 2. Bşk., 2005’te 1. Or. K., 2006’da KKKomutanı, 2008’de Gen. Kur. Bşk. İşte iki özdeş! kişinin son 11 yılı.

Kurum olarak alırsak, PKK’nin 5000 kadar gerillası var, TSK’nın 70 bini subay astsubay olmak üzere, 800.000 mevcudu bulunuyor. İki kurum berabermişler, işbirliği yapıyorlarmış. Böyle iddialar ortaya atmak hoş değil.

PKK’yi askeri bir örgüt gibi görmek, göstermek şoven medyanın işi. Liberaller de onlar gibi. Bugünkü 2,5 milyon oyu, sayısız yurttaş kuruluşunu, demokratik kitle örgütünü, yok sayıyorlar. Kürt kadın hareketinin ise farkında bile değiller. Eğer o coğrafyada bir şeyler değişiyorsa bunun en önemli öğesi ezilen, horlanan, itilen, kakılan, dövülen, sövülen ve öldürülen Kürt kadınını uyandırıyor ve ayağa kaldırıyor olması. Hiçbir şeyi göremiyorsanız, muhabirleriniz mitinglere katılan Kürt kadınlarının sayısının farkında da mı değil?

Geçen yıl 19 Ekim’de 12 PKK mensubu Habur’a geldiğinde Habur’dan Silopi’ye, Silopi’den Diyarbakır’a kadar bir insan seli yollara döküldü. Barış geliyor diye sevindi, evlatlarımız cepheden dönüyorlar, savaş bitiyor diye sevindi. O olağanüstü coşkuda herhangi bir organizasyon yoktu, Habur TV ekranlarında naklen yayınlandığı için insanlar köylerinden, kasabalarından minibüslerle, otobüslerle, kamyonlarla, traktörlerle, mekkâreyle veya yaya Habur-Diyarbakır güzergâhına koşuyorlardı. Bunun ne olduğunu anlamayan halkı da anlayamaz. Kürdistan sorununa da nesnel bakamaz.

Problem Öcalan’la Başbuğ arasında sıkışmış değildir. Bir yanda siyasal olarak kendi kendisini yönetmek isteyen bir toplum vardır, o halkın şimdilik 2,5 milyon gönüllüsü vardır ve hedefini hepimizin şu anda bildiği gibi “demokratik özerklik” diye belirlemiştir.

Diğer yanda politikacısıyla, askeriyle, sivil bürokratıyla, medyasıyla …daha daha Trabzon’da, Sakarya’da, Biga’da, Bursa Stadında, Aydın’da, İnegöl’de, Dörtyol’da siyasi olmayan olayları siyasete ve Kürt düşmanlığına tahvil eden linççi kara kalabalıklar bulunmaktadır. Ezenle ezileni, zulmedenle zulüm göreni yan yana ve işbirliği halinde göstermek hakkaniyet olamaz.

Öyle diyenler sokakta “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağıranlar gibi cahil değildirler. “Milliyetler meselesi” tarih sahnesine çıktığı günden beri dünyada yaşanmış sayısız deneyimin ayrıntısını değilse bile, özünü bilirler. Kürdistan sorunun barışçıl ve demokratik çözümünün evrensel yollarını bilirler, ama onlardan söz etmezler.

AKP hükümetinin ya da TSK’nın bir barış planı mı vardır? TRT 6 Kürtlerin ağzına bir parmak bal çalmış mıdır? Geçen yıl bu zamanlarda yer gök Açılım’dan geçilmiyordu? Ne oldu? Başbakan Açılım diye yazarla, sanatçılarla, spor camiasıyla gösteri toplantıları yapılırken Açılım yönünde tek bir adım attı mı? Attı. “KCK Operasyonu” diye 1550’den fazla siyasetçiyi hapse attı. Hâlâ da oradalar.

“Referandumu niçin boykot ediyorsunuz?” diye soranlar, AKP’ye dönüp “açılıma ne oldu, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, KCK tutukluları ne zaman serbest bırakılacak” diye sordular mı? Sormadılar.

Başbakan Dersim`i CHP`nin bombaladığını söylemiş. Başbakan doğru söylüyor, 1937`de öyle olmuştu; ne var ki, kendisi 2010`da Sakarya'da bu konuşmayı yaptığı sırada, Tunceli 4. Tugay Komutanlığı'ndan kalkan Kobra ve Skorski tipi helikopterler Zel Dağı, Kutu Deresi ve Dokuz Kayalıklar mıntıkasını bombalıyordu. Tunceli'nin Wenk ve Halbori mıntıkasına dün yapılan bombardıman sonucu ise çıkan yangın hala sürüyordu. ANF haberine göre, Temmuz`dan 10 Ağustos'a kadar bombardımanlar nedeniyle 61 alanda yangın çıkmıştır.

Sol adına “Evet” diyen arkadaşlar “Evet” kampanyasına ayırdıkları zamanlarının ve yazılarının onda birini özerklik konusuna eğilmeye niçin ayırmıyorlar? Hiç değilse bu konunun siyaset gündemine getirilerek tartışılması, lehte, aleyhte, hakkında konuşulması için neden gayret gözetmiyorlar? Demokratikleşmeye müdahil olmak böyle midir?

BDP halk oylamasını boykot ediyor diye kızanların hangisi bu partinin gerekçelerini analiz etti? Hangisi Kürt sorunun çözümünün SİYASAL olduğundan hareketle, bu çözümün ne olabileceğini tartıştı?

“Uslu çocuk ol”, “AKP’nin yaptıkları sana da yarar”, “bekle sabret, hele şu vesayet rejimi bitsin, gerisi kolay, AKP demokrasiyi Sol`destekle getirecek, sen de destekle”den başka ne söyleniyor?

Öyle de yapabilirsiniz, ama kendi planınızı getirirsiniz, çözüm yollarını masaya serersiniz. Böyle yapmıyorsanız sürece nasıl müdahil olacaksınız? Sürece müdahil olmak AKP’yi desteklemek midir, yoksa muhalefet yapıp kendi demokratikleşme tasarınızı, kendi anaysa taslağınızı, kendi Kürdistan projenizi ve bütün bunların öznesi olabilecek sosyal, politik güçleri göstermektir.

Sözünü ettiğimiz hayati konular yokmuş gibi, Referandum’da getirilenleri demokrasinin önemli bir konusu yapmak ve büyük bir iştiyakla, hatta bağnazlıkla Evet’e sarılmak nasıl bir psikolojidir? O kadarla da kalmayıp Boykot çağrısı yapanları yerden yere vurmak artık psikoloji değil politika yapmaktır.

Referandumda ya “Evet” veya “Hayır” oyu kullanılıyor.“Yetmez ama Evet” ya da "AKP'ye Hayır, Referanduma Evet” diyen bir üçüncü bir oy türü yok. Oylamada “Şartlı Evet” diye bir seçenek de bulunmuyor ki, AKP bunların sayısını not etsin ve “Vatandaşlarımın şu kadarı bana şartlı oy vermişler” desin.

Bağışlayın, bu noktayı hatırlatmak zorunda kalmamın nedeni, “AKP’ ye Hayır, Referanduma Evet” ya da “Yetmez ama Evet” diyen arkadaşların “Evet”in yanına bir açıklama yapmak gereğini hissettiklerini göstermek. Bu açıklamalara hiç gerek yoktu, “Evet” dersiniz, olur biterdi. Şayet kendinizi “Evet”in yanında bir şeyler söylemek zorunda hissettiyseniz, “Niçin Boykot yapıyorsunuz” sorusunun yanıtını bizzat kendiniz vermiş oluyorsunuz.

“KOMÜNİSTLER FAŞİST OLDULAR”

Boykot çağrısı Hayır’cılara yararmış, Referandum’da “Hayır” oyu kullanmak ise Ergenekonculuk muş. Sol adına “Hayır” oyu CHP-MHP-Ergenekon cephesine katılmak demekmiş. Ergenekon’dan en çok çekmiş siyasi hareketi ve onunla dayanışanları Ergenekon işbirlikçisi göstermek mi politika oluyor?

Bu sav da politika gereği öne sürülüyor, politika yapmanın böylesi hiç de sevimli değil. Solda “Hayır” diyenleri Ergenekon’cu göstermek basit bir siyaset.

2005’te Fransa’da yapılan AB Anayasası oylamasında % 54,87 “Hayır” çıkmıştı. Le Pen’in başkanlığındaki Ulusal Cephe( FN), ondan ayrılan Mégret’nin Ulusal Cumhuriyet Hareketi (MNR), Gaulist eski İçişleri Bakanı Pasqua’nın Cumhuriyet İçin Birlik (RPF), benzeri bir başka milliyetçi parti Fransa Hareketi (MPF) Hayır” oyu kullanmışlardı.

Buna karşılık Komünist Parti, Sosyalist Parti’nin bir kısım ağır topları (Fabius, Emanuelli, Weber, Filoche vb.), Devrimci Komünist Ligası (LCR), 1991 Körfez Savaşı’na Fransa Katılıyor diye Savunma Bakanlığından istifa eden ve burjuvazi tarafından “Asker Kaçağı” diye nitelenen Chevènement’ın Cumhuriyet ve Yurttaş Hareketi (MRC) Sol içerikli bir Red Bloku oluşturmuşlardı. Ayrıca Yeşiller’in iç referandumunda % 53 Evet, % 42 Hayır, % 5 çekimser oy çıkmıştı. Keza Bağımsız Çevreciler Hareketi (MEI) Merkez Konseyi % 46 Evet, % 40 Hayır, % 14 Çekimser kaldığından karar alamamış, tarafsızlığını ilan etmişti. Liberaller hemen çirkin politika yapıp yapıp “Komünistler faşist oldular, Jean-Marie Le Pen’le, Mégret’yle, ‘Beyaz Galyalı’ Pasqua’yla aynı oyu kullandılar” demişlerdi. Ben ekleyeyim: Sol’un Korsika Mafyasıyla da işbirliği yapmış olması gerekir. Zira Charles Pasqua o ailedendir ve uyuşturucu trafiğinin içindedir. Buna bütün Fransa bilir. Fransız Wikipedia’sı bile yazar (http.fr.wikipedia.org). Ben sadece öz erkek kardeşinin İspanya’da şu kadar kg. eroinle yakalandığını, oğlu Pierre-Philip’in 1994’te (babası bakanken) Alstom’da 300.000 Euro rüşvet aldığı için Temyiz Mahkemesi tarafından 2 yıl hüküm giydiğini hatırlıyorum.]

Oysa onlar da gayet iyi biliyorlardı ki, Fransa Solu’nun AB Anayasasına karşı çıkış nedenleri tamamen farklıydı. Faşistler “ulus devletin üzerinde bir irade tanımıyoruz” diye o Anayasaya karşı çıkmışlardı, Sol ise “bu Anayasayla liberalizm kemikleşir, kazanılmış sosyal haklar birer birer geri alınır, hatta haftada 35 olan çalışma saati bile arttırılır” diyordu.

KP’nin AB Anayasa Taslağı’na itirazı: a) Sermaye hareketinin topyekûn liberalleşmesini getirecek, b) kamu hizmetlerine, işletmelerine darbe vuracak, c) sosyal harcamaları ve kamu yatırımlarını kısacak diyeydi.

Devrimci Komünistler, taslağı “anti-demokratik, ultra liberal, militarist” buluyorlar ve sosyal bakımdan geri adım getireceğini söylüyorlardı.

Chevènement AB’deki aşırı merkeziyetçi (hiper santralist) yapıya karşı çıkıyor, “Brüksel teknokratlarından” kurtulmak gerektiğini söylüyordu. İşçi Mücadelesi (LO) ise Anayasanın Birlik’teki en zengin devletlerin en fakir devletlere kendi kararlarını dayatmaya yarayacağını belirterek Red oyu çağrısında bulunuyordu.

Bir referandumda ayrı ayrı politik mülahazaların aynı sayılması dürüst bir tutum değildir.

Bizden örnek verelim: 2007’de Abdullah Gül’ü C. Bşk seçtirmemek için 367 atraksiyonu ve gece yarısı e-muhtırası gelmişti. Bunun üzerine AKP Anayasa değişikliği getirerek C. Başkanının doğrudan seçmen oyuyla seçilmesini Referanduma götürmüştü, e-Muhtıraya ve 367 oyununa sert bir şekilde karşı çıkmış olanlar o Referandum’da “Hayır” oyu kullanmışlardı. 367mucidi Sabih Kanadoğlu ile Muhtıracı TSK da öyle yapmıştı. “Hayır” demekle Kanadoğlu ve Büyükanıt’ın safına mı düşmüştük?

AKP’NİN ANAYASA SERÜVENİ

AKP’nin Anayasa serüvenini hatırlayalım: Temmuz 2007 Genel Seçimlerinde % 47 oy alınca ve onu izleyen C. Başkanlığı referandumunu da kazanınca, yani kendisini en güçlü hissettiği anda Yeni Anayasa konusunu gündeme getirmişti. Birkaç ay gürültülü biçimde bu sorun tartışıldıktan sonra gündemden kalktı, sanki konuyu sansasyonel biçimde getiren kendisi değilmiş gibi, Yeni Anayasa mesele unutturuldu.

Devlet Bahçeli 17 Ocak 2008’de başörtüsü sorununun çözümü için Anayasa’nın 10. Maddesinin 4. Fıkrasının değiştirilmesini önerdi. İki partinin anlaşması üzerine değişiklik önerisi yerine yüksek öğrenimdeki kız öğrencilerin başörtülü okuyabilmelerini sağlayacak Anaysa değişikliği tasarısı getirildi, MHP’nin desteğiyle ve 441 oyla Meclis’ten geçirildi, ama Anaysa Mahkemesi değişikliği iptal etti.

AKP milletvekilleri dahil pek çok kişi bu olayı “AKP MHPnin oyununa geldi” diye yorumladı, çünkü türban Meclis’ten geçince, Başsavcı AKP aleyhine kapatma davası açtı. Nitekim Haber Türk’ten Balçiçek Pamir MHP’li

Deniz Bölükbaşı’nın “Türbana AKP’nin kapanması için destek verdik” dediğini yazdı (8. 05. 2008). Bölükbaşı’nın tekzibini reddeden Pamir “tanıklarım var” diyerek sözlerinde ısrar etti, haber yayınlandıktan sonra bazı MHP ileri gelenlerinin kendisini arayarak olayı teyit ettiklerini de belirtti. Bölükbaşı’ndan yanıt gelmedi.

Böylece Yeni Anaysa konusundan sonra her hangi bir Anayasa değişikliği konusu da kapandı. 2009 yazında Açılım gündemi açıldı. İlk adım olarak 12 PKK mensubu Habur’a geldi. Gelenlerin karşılanışını ertesi günkü Grup toplantısında “Türkiye’de iyi, güzel şeyler oluyor. Umut verici gelişmeler oluyor. Sınır Kapısı’nda yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Bildiğiniz gibi 34 kişi sınırı geçti. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum” dedi (20 Ekim 2009).

Fakat Türkçü vaveyla kopup ortalığı şovenizm ve Kürt düşmanlığı isterisi kaplayınca, Erdoğan’ın gözü korktu. Yapılan bütün kamuoyu yoklamaları AKP’nin oylarının düştüğünü, 2011 genel seçimlerinin AKP açısından tehlikeye girdiğini söylüyordu.

SİYASİ KALDIRAÇ OLARAK REFERANDUM

Yapılacak tek iş kaybedilen oyları geri kazanmak, Açılım konusunda hiçbir adım atmamak, yukarıda bahsettiğimiz gösteri toplantılarıyla konuyu geçiştirmek ve küllendirmek oldu. Erdoğan ve partisi için bütün sorun 2011’de tekrar tek başına hükümet olacak oyu almaktı. Gerisi olayların akışına bağlıydı. C. Başkanlığı seçimi 2012’de mi yapılacaktı, yoksa 2014’ te mi? Tayyip Erdoğan ne zaman C. Başkanı seçilecekti? Seçilirse, 5 yıl o makamda oturacaktı. İkinci bir kez daha seçilme hakkı vardı, vesaire. Bunlar sonraki meselelerdi. Bütün bunların olabilmesi için anahtar 2011 seçimlerini behemehâl kazanmaktı.

İşte referandum bu nedenle gündeme getirildi. İnanınız ki, AKP’nin 367 sağlam sandalyesi olsaydı, yani Referanduma gerek kalmadan Anayasa değiştirilebilseydi, demokratikleştirme diye göklere çıkartılan Anayasa değişiklikleri tasarısı Erdoğan’ın işine bu kadar yaramazdı. Çünkü önemli olan bir referandumdu, onu kazanmak politik bir zafer olacak ve 2011 genel seçimlerini de garantileyecekti.

Bu nedenle, bir takım maddelerin yanında Anayasa Mahkemesi ve HSYK değişikliği getirildi. Anaysa değişiklikleri 330 ila 366 oyla geçince 120 gün sonraki ilk Pazar günü Halk Oylamasında götürülür kuralında zamanlama ve gün hesabı bile yapılmış, şu tarihte Meclisten çıkacak, şu tarihte C. Başkanı onaylayacak diye günler sayılmış ve 12 Eylül 2010 tarihi bile ayarlanmıştır.

Peki, Anaysa Mahkemesi kendisi ve HSYK hakkındaki değişiklik maddelerini iptal etseydi ne olurdu? Çok basit: AKP bir kez daha mağduru oynar ve diğer maddeler nasıl olsa Referanduma gideceği için daha büyük bir zafer kazanmış olurdu. Yok, Anaysa Mahkemesi kayda değer –veya hiç—bir değişiklik yapmasaydı (bugünkü gibi) Referandumu kazanmak 2011 için sıçrama tahtası olacaktı. Kazandıktan sonra oy oranının ne olduğu hiç önemi değildi. % 50,5 bile ona yeterdi. [Turgut Özal 1987 Referandumunu %v 50,5 oranla kaybedince bunu zafer olarak görmüş ve hemen seçime giderek iktidarını sürdürmüştü.] Şimdi ise, çok küçük bir farkla kazanmak bile Erdoğan’a “ bakın oylarım 3 sene önce % 47 idi, şimdi % 51’e çıktı” deme şansını verirdi.

Kısacası, 12 Eylül 2010 Referandumu AKP için bir kaldıraçtır. Üstelik kumar da oynamıyor. “12 Eylül’le hesaplaşma” diskuru ise AKP’nin dilinde hiç inandırıcı durmuyor

Madem “demokratikleşme” deniyor, Tayyip Erdoğan niçin Açılım’a yönünde en basit bir Anaysa değişikliği getirmedi? Çünkü Evet diyecek pek çok seçmen ayranı kabarmış şovenizmden dolayı Hayır oyu verirdi. Referandumu kazanamazdı. Niçin tek bir Kürt Açılımı maddesi olamadığı sorusunu demokrasi için sormadı, Erdoğan’ın Referandum manevrasının genel seçimlere kaldıraç niyeti taşıdığını göstermek için sordum.

Denilebilir ki, AKP bu hesabı yapmış olabilir, ama öyle de olsa, Anayasa’daki o iki maddenin değiştirilmesi vesayet rejimini (militer ve jüristokratik rejimi) sona erdirecektir.

Nasıl? Anayasa Mahkemesi üyelerinin sayısını 17’ye çıkarıp C.Başkanına 14 atama yetkisi vererek mi? A) Kişiye göre demokrasi olmaz. Kimse kendisini kandırmasın, Tayyip Erdoğan Köşk’e çıkacağını ve en az 5 yıl o yetkiyi bizzat kullanacağını hesaplamıştır. B) Kişiye göre demokrasi olmaz’ın ikinci alternatifi olan o yetkileri Tayyip Erdoğan’ın değil, bir başkasının kullanması ihtimali de hiç yok değildir. AKP’nin oyları taş çatlasa % 40’tır. Geride üçte ikiye yakın bir çoğunluk vardır. Yarın AKP dışındaki bütün partiler bir C. Başkanı adayı üzerinde anlaşsalar ve 1. ya da 2. Turda onu seçseler AKP’nin planları ne olacaktır? Olmaz olmaz, demeyin. Demirel’in dediği gibi “demokrasilerde çare tükenmez.” Hem Kemalist, hem biraz dindar, saygın biraz da sempatik ve o zamana değin alenen hiçbir kampa angaje gözükmemiş bir adayı AKP karşıtı partiler bulurlarsa ve o şahıs seçilirse AKP’nin topu elinde patlamış olmayacak mıdır? Ahmet Necdet Sezer seçilirken kim bu kadar militan olacağını tahmin edebiliyordu?

Kısacası, her iki şıkta da prensip söz konusu değildir, formül kişiye bağlıdır. Getirilen değişikliklere serpiştirilmiş ultra-liberalizm maddeleri var: Örneğin özelleştirmeleri mahkemelerin iptal etme yetkisi kaldırılıyor, kamu hizmeti yağan kamu işletmelerinin yapacakları zamları da mahkemelerin iptal etme yetkileri sona erdiriliyor. Bu maddeleri tartışmıyorum, çünkü o tartışma Evet-Hayır tartışmasına girer. Boykot ise Evat-Hayır tartışmasını reddetmek demektir. Yukarıdaki hatırlatmalarım sadece değişiklikleri göklere çıkartarak, bu ve başka negatif noktaları görmezden gelenlere bağnazlık uyarısı içindir.

BOYKOT

Rederandumu boykot etmek işte bu seçim manivelasını AKP yanından tutmamak demek. Yetmez diyen arkadaşlar yetmez’in üzerinde durmuyorlar. Hiç yoktan iyidir politikası 1) Gelecekteki Anayasa değişikliklerini de AKP’nin himmetine bağlamak olur, 2) Sıfırdan yepyeni bir Anaysa yapmayı Kaf Dağının ardına götürür. Biz böyle güçlerimizi AKP’nin ardına yığarsak özne filan olamayız. Öznesiz demokratikleşme olmayacağı gibi, AKP de özne değildir.

Katılım oranının aşağı çekilmesinin önemi buradadır. Fakat hemen belirtelim ki boykot tutumunun sonuçlarının değerlendirilmesi Türkiye için ayrıdır, Kürdistan için ayrı.

Kürt sorunu bu ülkenin en yaşamsal sorunu olduğuna göre boykotun Kürt coğrafyasındaki başarı oranı çok önemli bir siyasal gösterge olacaktır. O coğrafyada iki tane belli başlı siyasi parti vardır ve seçimler bu ikisi arasında geçmektedir.

Oylamaya katılım oranı ne kadar düşükse, bu sonuç BDP’nin AKP karşısındaki gücüne ve konumuna işaret edecektir. 1847 sonrasında Osmanlı’daki idari taksimatta resmen var olan Vilayet-i Kürdistan Cumhuriyet’in başlarında da vardı, ama sonra kaldırıldı. Britanya’da İskoçya, Galler, K. İrlanda var, İspanya’da Katalonya, Bask ve 23 özerk bölge var, Belçika’da Flandre, Valonya var, Türkiye’de Kürdistan siyasi bir adlandırma iken, sonradan coğrafi bir terim haline gelmiş. Bu nedenle idari bakımdan sınırları bulunmayan (özerk olmayan) bir bölgede ortalama katılım oranını saptayamayız. Fakat ilçeleriyle Diyarbakır, Batman, Mardin, Şırnak, Bingöl, Bitlis, Van, Siirt, Hakkâri ve Tunceli illeriyle bölgenin Kuzeydoğu illerine tek tek bakarak bir fikre varabiliriz.

Metropollerde ve Kürt coğrafyası olmayan bölgelerde böyle bir saptama yapma olanağı yok. Bazı gettolardaki katılım oranlarından yola çıkılarak genel bir kanaate varılamaz. Zaten getto denilebilecek yerleşim birimi çok yaygın değil.

Buralarda Boykotun referandumu etkileyen bir yanı da bulunmuyor. Boykot, bilerek sandığa gidip oy kullanmayanlar için bir politik tutum ve kararlılık sorunu, bir siyasi tavır. Pratik bir sonucu yok. Yani boykot edenlerin yaklaşık oranının kaç olduğunu tahmin etme olanağı bile bulunmuyor. Çünkü oylamaya kendiliğinden katılmayacak çok sayıda yurttaş nasıl olsa vardır. Örneğin 6 Eylül 1987’de siyasi yasakların kaldırılması için yapılan referanduma % 93,6 katılım olmuş, Özal’ın ertesi yıl 25 Eylül’de seçimleri öne çekebilmek için başvurduğu referanduma katılım % 88,8’miş. 21 Ekim 2007’deki C. Başkanlığı Referandumunda ise % 67.49 oranındaki seçmen oy kullanmış.

Öte yandan sayım sonucunda Türkiye genelindeki ve Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu illerdeki katılım yüzdelerinin, Mart 2007 genel seçimleriyle, Ekim 2007 C. Başkanlığı referandumuyla, Mart 2009 yerel seçimleriyle karşılaştırılması gerekecektir.

İnternet’te okuyorum, 4. Yol önerenler var: Sandığa gidelim geçersiz oy verelim diyorlar. Evet veya Hayır demeyeceksek niçin gidelim? Gidip de iptal oyu kullanmanın anlamı ne? Bunun hiçbir pratik faydası yok, gösterge olma durumu da yok. Grev kırıcılığı olmaktan başka.