Gemi

İsrail’in gözünü kan bürümüş gerici hükümetinin ne yaptığı, neyi ne için yaptığı apaçık ortada. Aklınıza gelebilecek her sıfatı sayın, eksik kalır...

Öyle de, bu bilinmeyen bir şey miydi? 1967’den bu yana elli şu kadar yıldır kaç kez kanıtlanmıştı. Öyleyken bütün o “Türkiye-İsrail stratejik ittifak” konseptleri, tank iyileştirme ihaleleri, yüksek savaş teknolojisi alanında ortak çalışmalar, Konya Ovası’nda daha düne kadar süren F-16, vb. atış talimi uçuşları ve de Başbakan’ın olaydan sonra yarı yolda iptal edildiğini Parti toplantısı kürsüsünden azametle ilan ettiği en son Ortak Askerî Tatbikat neydi?

AKP’nin ve bir AKP Hükümetinin Türkiye’yi ABD’nin yedeğinde Müslüman Irak’a karşı nasıl savaşa sokmaya niyetlendiğini, sonra da ABD-İngiltere koalisyonu askerlerinin altı yıl boyunca o topraklarda işledikleri vahim insanlık suçları karşısında gıkını bile çıkarmadığını somut örnekleriyle bir bir sıralayıp lâfı uzatmaya gerek yok. Fakat, hiç değilse, bugün C.Başkanlığı makamında oturan A. Gül’ün 1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddedilmesini izleyen günlerden bir gün basının karşısına Dışişleri Bakanı olarak geçip yüzünden sevinç ve övünç tebessümleri saçarak nasıl, “Bugünden itibaren koalisyonun bir üyesi olduğumuzu bildirmek isterim!” dediğini hatırlamakta yarar var. “Koalisyon”un, yani Irak’ın altını üstüne getirmekte olan ve sonunda asker ve sivil bir milyon Iraklı’yı öldüren müstevlî güçlerin!

Bugünkü Başbakan da, “İsrail’in cinayetlerine göz yuman herkes suç ortağıdır,” diye avazı çıktığı kadar haykırıyordu 2010 yılının 3 Haziran günü. Bakmayın öyle haykırdığına, 1 Mart 2003’ü izleyen günlerden bu yana suç ortaklarının başı (önceleri Bay Buş’un, bugün de Obama hazretlerinin yedeğinde) kendisidir! Irak’ta müstevli ordulara her türlü gerekli lojistik desteği sağlamaktan milim şaşmamıştır. Irak’ta bir milyon insanın katlinin günahı onun ve onunla birlik olanların boynunadır.

Gazze’deki ambargoyu kırmak için yola çıkarıldığı söylenen filonun başına gelenleri bu bağlamda değerlendirmeyeceksek nasıl değerlendireceğiz? Şöyle ya da böyle vahim bir şeyler olacağı bilinmeyecek şey değildi. Bilindiği ve beklendiği, gemideki “insanî yardımcılar”ın önceden canlı TV yayınlarında defalarca tekrarlanan söylemlerinden ve “hazırlık” haberlerinden belliydi. “Mavi Marmara Seferi” –ya da Cihadı– 9 yurtdaşımızın canına maloldu! Gemiye İsrail’in müdahalesinin bu kadar vahim bir sonuç doğuracağı her ne kadar beklenmiyor idiyse de, bu, Tayyip Erdoğan ve hükümetinin ardına sığınabileceği bir mazeret değildir. Uğranılan onca can kaybından doğrudan onlar sorumludur. Üstelik olaydan siyasî rant sağlamayı bir anda gündemlerinin en başına yine onlar taşıdı. Bir gözleri ABD yönetiminin ne diyeceğinde, bir gözleri “Türkiye-İsrail dostluğu”nun geleceğinde, hamâsî nutuklarla, içi/arkası boş tehditler ve böbürlenmelerle günlerini, haftalarını dünya âlem karşısında poz kesmeye hasrettiler. Referandum ve ondan sonra gelecek genel seçim öncesi için ellerine geçen fırsattan mest oldular.

Tahammül edilebilir şey değilmiş!

Bedeli varmış!

Türkiye başkalarına benzemezmiş!

Geçiniz, efendim!

Neye nasıl tahammül edilirmiş, bütün dünya gördü. Hâlâ görüyor. Neyin ne olduğu ve olmadığı gün gibi âşikâr: “Kürt açılımı” dediler olmadı; yüzlerine gözlerine bulaştı. Şimdi bir süredir sözde “yeni Osmanlı” bir gelecek hülyasına açılım var gündemlerinde.