Eksen ve dingil

Son zamanlarda, Türkiye’nin dış siyaseti için sıkça kullanılan “eksen kayması” sözü, durumu tam olarak anlatmıyor. Çünkü “eksen”, bağlı olanı bağlandığı şeye bağlayan ilişkiler bütünü; olduğu yerde dönmekte olan bir cismin çevresinde döndüğü mil gibi anlamlar taşımaktadır. Bu açıdan Batı’nın çekim gücünün hayatın her alanında hissedildiği Türkiye’nin, bir “eksen kayması”na uğradığı söylenemez. Eksen aynıdır: NATO, ABD ve AB. Ancak sorun şudur ki, Türkiye bu ekseni izlerken, âni bir “stratejik derinlik” sarhoşluğuna yakalanmış ve aşırı yalpalama, dingilin başlıktan çıkmasına ve şiddetli bir savrulmaya yol açmıştır. Batı basınında dile getirilen “eksen kayması” kaygıları, bu savrulmanın nasıl giderileceğine ve cismin aynı yörüngeye, fakat bu kez daha sağlam biçimde nasıl oturtulacağına ilişkindir.

Dingil, bilindiği gibi, arabaların iki tekerleğini birbirine bağlayan, yani aşırı bilimsel (!) biçimde ifade etmek gerekirse, “burulma” değil “eğilme” gerilmelerinin etkisinde kalan, yani herhangi bir güç aktarımında bulunmayan bir destekleme elemanıdır. Dingilin iki ucunda, içinde bilyelerin döndüğü başlıklar vardır. Dingilin başlıktan çıkması, söz gelimi, çift atlı bir arabada, atların arasından geçen okun düz durmamasına, dolayısıyla atların farklı yönlere gitmesine, taşıtın dengesinin bozulmasına ve sonunda devrilmesine yol açar. Ancak araba ve atlar dağılmış ve devrilmiş vaziyette bile aynı eksende dönmeye devam edebilir. Dolayısıyla buna “eksen kayması” değil, “dingil çıkmış başlıktan” demek daha doğru olur. Sistem dağılmış, atlar, araba, dingil ve başlıklar aynı eksende fakat karman çorman dönmeye devam etmektedir...

DOĞU’YA BATI’DAN BAKMAK

Soğuk Savaş boyunca eksen de dingil de gayet sağlamdı. Türkiye’nin dış siyaseti NATO, ABD ve Avrupa ekseninden milim şaşmadı. Kıbrıs Sorunu, Yunanistan’la hava sahası ve kıta sahanlığı konularında yaşanan bazı anlaşmazlıklar bir yana bırakılırsa, 1950’lerden 1991’e kadar Türkiye’nin yaptığı bütün dış siyaset atakları, öncelikle NATO damgasını taşımıştır. Bu siyasetin gözü esas olarak Batı’ya, cephesi Kuzey’e, arkası da hep Ortadoğu’ya dönük olmuştur. Bu yarım yüzyıllık süre içinde Türkiye, anti-Sovyetizm’in kalesi, her türlü solculuğun amansız düşmanı olarak kaldı; dümeni, Kuzey Atlantik Yıldızı’nın rotasından zerre kadar sapma göstermedi. Türkiye, bağımsızlığını henüz kazanmış Asya-Afrika ülkelerine 1955 Bandung Konferansı’nda, sıyırmış ağabey tavrıyla, ABD ve Avrupa’nın yolundan şaşmamalarını tavsiye etti; Bağdat Paktı’na öncülük ederek ABD’ye bölgesel denetim yolunu açtı; Tunus ve Cezayir’in bağımsızlığı için Birleşmiş Miller’de yapılan oylamada, “evet” oyu veren Fransa’yı bile şaşırtarak “çekimser” kaldı; CENTO’nun mızrak başı olarak Mısır ve Suriye’yi karşısına aldı, Arap ülkelerinin bölünmesini sağladı; İran ve Pakistan’la birlikte ABD’yle ikili anlaşmalar imzaladı; Eisenhower Dokrini’ni iliklerine kadar benimsedi; 1959’da “Jüpiter Antlaşması”yla kendi topraklarına Amerikan nükleer silahlarını yerleştirdi. Zaten Amerika uğruna Kore’de evlatlarının kanını dökerek NATO’ya girmişti. Saymakla bitmez…

Türkiye, Irak’ta birbirini izleyen askeri diktatörlüklerin, Türkmen kamuoyu önderlerini her dinî bayramda Erbil çarşısında birer ikişer ipe çekmesine filan da hiç aldırmadı. (Kuzey Irak ve Kerkük’ün gündemde olduğu şu günlerde, hiç kimsenin Irak Türkmenleri’nden söz etmemesine şaşmamalı!)

Bugün bile Ortadoğu’yla, Afrika ve Asya’yla ilgili bütün haberler Batılı ajanslardan gelir. Söz gelimi, Kuzey Irak’taki bir BBC muhabirini, kültürel derinlik, tarih bilgisi ve yorum kapasitesi bakımından, bir olayı bildirmek için Türkiye’den gönderilmiş bir muhabirle ekranlarda kıyaslamak çok öğretici olur. Türkiye Soğuk Savaş döneminin bir icabı olarak Doğu’ya her zaman Batı’dan baktı.

Fakat Soğuk Savaş 1991 yılında beklenmedik biçimde sona erince, NATO’nun güney kanat ülkesi birden kendisini farklı bir stratejik konjonktürde buldu. Hani Sovyet birlikleri Kafkaslar’dan taarruz edecekti de, TSK Toroslar’ın güneyine çekilip NATO tahkimatı içinde yer alacaktı ve düşmanın Akdeniz’e inmesini önleyecekti, bu arada Gladyo hareketlenerek “iç düşman”ı temizleyecekti, vb... Bu ihtimal ortadan kalkınca, konsept değişti ve Batılı, Türkiye’ye dönerek, siz artık bir “savunma kalkanı” değil, sadece bir “enerji koridoru”sunuz, baylar, dedi; askerlerinizi satınız, ordunuzu Blackwater Şirketi gibi özelleştirerek Batı’nın güvenliği için dünyanın her yerinde bizim emrimize veriniz; bankalarınızı, fabrikalarınızı, tarlalarınızı ve hayvanlarınızı özelleştirip dünya piyasasına sürünüz!

Bu durumda bir şey yapmak gerekiyordu. Türkiye, bu yeni konsepte uyum sağlayacak siyasi yapıyı oluşturmaya, SSCB’nin yıkılmasından sonra, on yıllık bir gecikmeyle, AKP iktidarı döneminde başladı.

ADRİYATİK’TEN ÇİN SEDDİNE

Soğuk Savaş bitince, Türkiye yeni bir “strateji” oluşturma gereğinin farkına vardı. Fakat bunun için gerekli olan birikim ve kurumlardan yoksundu. Daha önceleri, doğrudan NATO ekseninde seyreden, ABD stratejik konseptlerini benimseyen ve ABD Silahlı Kuvvetleri’nin Sahra Talimnameleri’ni tercüme ederek uygulayan, esas olarak ülke içinde Komünizm, Bölücülük ve bir miktar da Gericilik’le mücadele eden MGK teşkilatı, Özal’ın iktidarından başlayarak evreler halinde gücünü kaybetti ve nihayet ortadan kaldırıldı. Stratejik analiz yapan, siyaset üstü kurumlar da yoktu. Sonraki yıllarda bunlar, yerden mantar gibi bitecek, konuya meraklı araştırma şirketi yöneticileri, eski öğretim üyeleri ve emekli generaller gibi çeşitli amatör unsurların öncülüğünde, dünyanın bütün açık istihbarat kaynaklarıyla, belki de örgütleriyle alışverişe girerek kakafonik bir yorum ve analiz karmaşası yaratacaktı. Fakat ilk anda, eksenden sapmayan, fakat müthiş iddialı bir hamle görüldü.

Hamle Özal’dan geldi: Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası! Tabiî bu aşırı iddialı bir stratejiydi. Hattâ bu neredeyse bir dünya hâkimiyeti stratejisiydi. Hikâye çok eskidir. Özal’ın “Büyük Türk Dünyası” dediği coğrafi/stratejik alana ilişkin hâkimiyet teorilerini, Alman Karl Haushofer’in 1930’larda Nazi yayılmacılığının temelini oluşturacak “kuşak teorisi” kadar gerilerden alıp, Brzezinski ve Amerikan neo-Con’larına kadar izlemek mümkündür. Stratejinin esası gayet basittir: Avrasya’ya hâkim olan dünyaya hâkim olur.

Özal’ın bu kadar iddialı bir lâfı nasıl telâffuz ettiğini bugünden bakınca anlamak zordur. Belki de, Yugoslavya’nın parçalandığı, Doğu Avrupa’nın çöktüğü, SSCB’nin dağıldığı koşullarda, ABD’nin bu geniş stratejik alana kısa süre içinde hâkim olacağını ve Türkiye’nin de, bölgenin doğuya uzanan bölümünün Türki olması hasebiyle burada önemli bir “taşeron” rolü oynayabileceğini düşündü. Gerçekten de strateji, eksene sıkı sıkıya bağlı kalıyor, ABD’nin hâkimiyet alanına sadece “Türkî” bir unsur katıyordu. Türkiye bu dönemde, Azerbaycan’dan hareketle Güney Kafkasya’ya ulaşmak, oradan Orta Asya’ya doğru bir iktisadi/siyasi nüfuz alanı oluşturmak için girişimlerde de bulundu, ancak bu strateji ülkenin iktisadi, askeri ve teknolojik gücüyle orantılı değildi. Ayrıca bu türden iddialı çıkışlar derhal karşı tepki doğurdu. “Türkî” alan Çin’in Uygur Özerk Bölgesine kadar uzanıyordu. Netice olarak, Çin, Rusya, Kırgızistan, Tacikistan ve Kazakistan’ın “Şanghay Beşlisi” adı altında stratejik bir ittifak kurmasıyla birlikte, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne lafı gittikçe daha az duyuldu ve nihayet duyulmaz oldu.

Özal, hiç kuşkusuz dünya kapitalist sisteminin adamıydı ve haddini biliyordu; eksenden ayrılmadı ve dingili sağlam tuttu. Aynı şeyi Demirel ve Ecevit için de söylemek mümkündür. Hattâ Demirel’in bu “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” stratejisini, büyük petrol şirketleri lehine bizzat sabote ettiği, Türk istihbaratının kalkıştığı Azerbaycan darbesini Haydar Aliyev’e bizzat ihbar ettiği söylenir. Ayrıca Demirel Türkiye’de komünistler için cadı kazanları kaynatılırken, SSCB’yle iktisadi işbirliği yapmak, Sovyet yatırımlarını kabul etmek, Aleksey Kosigin’i ağırlamak gibi diplomatik ustalıklar sergileyen ve bunları dingili eğmeden yapabilen biriydi.

Ecevit de başbakanlığı döneminde eksene bağlı kaldı. Fakat ABD’nin Irak’a girerek Türkiye’yle sınır komşusu olmasını kuşkuyla karşıladı ve araya mümkün olduğu kadar geniş bir mesafe koymaya çalıştı. Her ne kadar gençlik yıllarında Kissinger’ın öğrencisi olmuşsa da, Kıbrıs Çıkarması sırasında ABD baskılarını bizzat yaşamış, Gladyo’nun gizli örgütlenmesini sezmiş bir siyaset adamıydı; üstelik İnönü’nün dış güçlere ilişkin temkinli tutumunu benimsemişti. ABD bölgeye askeri ve siyasi bakımlardan nüfuz ettikçe, Ecevit’in “çekinserliği” arttı; eksenden ayrılmadı, dingili de kaydırmadı ama ABD’yle olan mesafeyi artırdı, hattâ ABD’nin Türkiye’yi AB’ye doğru yöneltmesini bile kuşkuyla karşıladı ve belki de bu nedenle başbakanlığının son döneminde NATO’ya sıkıca bağlı generaller tarafından “çürüğe” ayrılmak istendi.

İTTİHÂD-I İSLÂM

AKP, lideriyle birlikte hiç kuşkusuz bir ABD imalâtı olarak Milli Görüş Hareketi’nin içinden doğdu ve “ılımlı İslam” projesinin uygulayıcısı olarak eksene sıkıca bağlı kaldı. 2002 seçimlerinden sonra Türkiye, “Ben BOP’un Eşbaşkanıyım” diyerek ortalıkta dolaşan tuhaf bir başbakan gördü. Bu gerçekten tuhaf bir durumdu. “Morisson Süleyman” bile böylesine müstehcen laflar ederek halkın içinde dolaşmamıştı. Fakat kimse bunu yadırgamadı. Aslında Eşbaşkan, Özal’ın, Demirel’in, Ecevit’in, hattâ Tansu Çiller’in bile dünya tecrübesine sahip değildi. Önceleri herkes kendisine verilen bu eşbaşkanlık rolünü yanlış anladığını ya da biraz abarttığını düşündü. O sırada Condoleezza Rice, Ortadoğu’da 22 ülkenin haritasını değiştireceklerini alenen ilân etmişti. Eşbaşkan âdeta özel şifrelerle konuşuyordu: “BOP’un merkezi Diyarbakır olacak,” sözüyle neyi kastettiği anlaşılamadı mesela. O bir Eşbaşkan idi ve ABD’yle birlikte Ortadoğu’yu şekillendirmeye adaydı.

İlk başlarda her şey normaldi. Fakat 2004 yılından itibaren dingilde hafif bir zorlanma başladı. Başbakan, İsrail’e karşı Batı’da terör örgütü olarak kabul edilen Hamas’ı desteklemeye başlamıştı. Bu destek, Davos’da yaşanan “Van minüt” çıkışıyla krize dönüştü. Dingil başlıkta oynamaya başlamıştı.

Başbakan bunu neden yapıyordu? ABD’de seçimleri kazanan Demokratlar’ın ve Obama’nın Netanyahu hükümetine söz geçiremediği, bu hükümetin aşırı baskıcı ve cüretkâr siyasetlerini eleştirdiği açıktı. Bu şartlarda AKP, “ılımlı İslam ülkesi” modeli olmanın yanı sıra, ABD nezdinde İsrail’in yerine getirdiği bölgesel işlevi üstlenmeye aday gibi göründü. Belirsiz bir “ittihâd-ı İslâm” anlayışıyla, başta Filistin olmak üzere Ortadoğu’nun mazlum halklarına sahip çıkıyordu. Aslında bu noktada henüz sistematik bir stratejik konsept söz konusu değildi. Yeni yaklaşım, daha ziyade bir “dayılanma” biçiminde, Kasımpaşa tarzında icra ediliyordu. Etkisiz olduğu söylenemez. Türkiye’de halk Cuma namazlarını müteakiben yeşil “Tevhid” bayrağı açıp nümayiş yapıyor, Ortadoğu ülkelerinin çarşılarında Türk bayrağının yanında Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafları görülüyordu. Türkiye’nin başbakanını Cemal Abdül Nasır’a benzeten yorumlar yapıldı. Başka sonuçlar da oldu: kendi Müslüman Kardeşler Örgütü’yle başı belada olan Mısır başta olmak üzere bütün Ortadoğu hükümetleri, Türkiye’nin bu yeni İslami çehresini kuşkuyla karşıladı; İsrail hükümeti neredeyse, “Ya AKP devrilecek, ya da biz,” noktasına geldi ve Batı’da “eksen kayması” tartışmaları başladı.

Ortadoğu’nun hassas siyasi coğrafyasının ortasına meçhul bir cisim düşmüş gibiydi. Marmara gemisi olayından sonra, İsrail’le köprüler iyice atıldı. Uluslararası meşruiyet kazanma konusunda AKP’ye çok şey borçlu olan Suriye bile Türkiye’nin gerginlik siyasetiyle araya bir mesafe koyma ihtiyacı hissetti. Esad, İspanya gezisinde, Türkiye’nin tutumu yüzünden İsrail’le barış ihtimalinin azaldığını, savaş ihtimalinin arttığını söylemek zorunda kaldı. Savaşçı bir söylemle barışın ve arabuluculuğun bağdaşmadığı görülüyordu.

İşin tuhafı, AKP’nin Hamas’ı alenen desteklemesinin, özellikle Marmara gemisi olayından sonra Türkiye’de gayet normal karşılanmasıydı. İnsanlar, hatta olduğu kadarıyla Sol çevreler ve örgütler bile, esas sorunun Hamas’ı İsrail’e karşı korumaktan çok, Filistin halkını Hamas zulmünden kurtarmak olduğunu düşünemedi ya da bunu söyleyemedi. Evet, Başbakan’ın da dediği gibi, Hamas seçimle işbaşına gelmişti. Yani ortada “demokratik” bir yordam vardı. Fakat Hamas’ın seçimleri kazanır kazanmaz FKÖ bürolarını nasıl bastığı, bu hareketin yöneticilerine sokak ortasında nasıl meydan dayağı çektiği, Gazze bölgesinde şeriat hükümleri uygulamaya başladığı, kendi halkının güvenliğini düşünmeden sürekli uyduruk Scud füzeleri fırlatarak İsrail’i tahrik edip, kendi çoluk çocuğunu dünya kamuoyunun ilgisini çekmek ve saflarını güçlendirmek için İsrail ordusunun şiddetli saldırılarına nasıl kurban ettiği göz ardı edildi.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu noktada henüz sistematik bir stratejik konsept yoktu; dingil biraz kaymış olmakla birlikte henüz sağlamdı. Konsept yeni dışişleri bakanıyla birlikte gelecekti.

SEMPATİK BAKAN’IN KİTABI

Yeni Dışişleri Bakanı’nın iki önemli özelliği vardı. Birinci özelliği, 12 Eylül’ün Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in de defalarca belirttiği gibi, “aşırı sempatik” olmasıydı. Adam gerçekten de, değerli tiyatro oyuncusu, büyük komedyen, merhum Altan Erbulak’a, saçı, gülüşü, kırpık bıyığı, hatta ses tonuyla tuhaf biçimde benziyordu. İkinci önemli özelliği, koltuğunun altında Stratejik Derinlik adında kalın bir jeostrateji kitabı taşımasıydı. Dışişleri mensupları göreve gelirken, kendilerini bağlayacak ve manevra alanlarını daraltacak bu türden yükleri genellikle taşımazlar ve teori geliştirme heveslerini emeklilik dönemlerine saklarlar. Fakat Ahmet Davutoğlu, akademik bir danışman statüsüyle işe başladığı ve bakan olana kadar Dışişleri Bakanlığı’yla doğrudan ilişkisi olmadığı için bu türden kaygılardan uzaktı. Kitabıyla geldi.

Peki kitapta ne yazıyordu? Kitap esas olarak Türkiye’nin jeopolitik açıdan bir merkez ülke olduğunu öne sürmekte ve özel bir jeostratejik eksen tanımı yapmaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye ilk kez, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğal (jeopolitik) mirasçısı sayılmakta ve bir “Müslüman süper güç” olarak İslam dünyasını birleştirme potansiyeli taşıdığı öne sürülmektedir. Komünizm’in çöküşünden sonra Rusya’nın kendi imperium’una yönelmesi, eski imparatorluk topraklarına açılması gibi, Türkiye de Osmanlı İmparatorluğu’nun kadim bölgelerine açılmalıydı. Davutoğlu’na göre, Türkiye’nin jeostratejik konumu, tarihsel derinliği, Boğazlar’a hâkimiyeti, Balkanlar, Ortadoğu, hatta Orta Asya’yla olan bağlantıları, bu yönde büyük bir imkân sağlıyordu. Türkiye Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dış güçlerin Orta Avrupa’da kurdukları türden sıradan bir ulus-devlet değildi. Soğuk Savaş sona erdikten sonra, Türkiye’nin kendi bölgesinde merkezi bir güç olmaması için hiçbir sebep yoktu. Türkiye’nin “periferal olma şansı hiç yoktur, [bu ülke] AB’nin, NATO’nun ya da Asya’nın kenar ülkesi (“sideline”) değildir,” diyordu Davutoğlu. Türkiye “Balkanlar’ın, Ortadoğu’nun ve Kafkasya’nın dışmerkezi (“epicenter”), genelde Avrasya’nın merkezi, Akdeniz’den Pasifik’e kadar uzanan Rimland’in ortasında yer alan bölge” durumundaydı. Dolayısıyla, Türkiye tarihsel ve coğrafi avantajlarını kullanarak, Batı’yla olan ilişkilerini bölgesel çok yönlü ittifaklarla dengelemeli ve yeni bir güçler ilişkisi oluşturmalıydı.

Buradaki “Rimland” terimine dikkati çekmek lazım. Gerçekçi Amerikan dış siyaset ekolünün kurucularından, çevreleme/containment siyasetinin babası Nicholas John Spykman’in geliştirdiği bu terim, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin Sovyetler Birliği’ni kuşatma siyasetinin temel kavramı olmuştur. Rimland’ın önemi, demografik ağırlığından, doğal kaynaklarının zenginliğinden ve endüstriyel gücünden gelmektedir. Rimland’in ortasında yer alan bir ülke (Davutoğlu’na göre Türkiye) bu kaynaklardan yararlanmak, yanı sıra bu kaynakları savunmak (ya da askeri gücünü kullanarak bu kaynakları kullanmak) bakımından en avantajlı konumda bulunmaktadır. Kitapta belli belirsiz bir öncelikler sıralaması da vardır. Osmanlı İmparatorluğu esas olarak güney ve batı ekseninde hareket etmişti, Davutoğlu’nun jeostratejisinde önceliğin güney yönünde olduğu ve bir tür “İslam İttihadı” önerdiği anlaşılmaktadır.

ABD’li stratejler, Davutoğlu bakan olduktan sonra bu kitabı tekrar tekrar okuyup hayretler içinde kalmış olmalılar. Sanki Amerika’nın ünlü jeostratejleri, Amiral Alfred Mahan, Halford Mackinder ve John Spykman mezarlarından çıkıp Ahmet Davutoğlu’yla yakın bir istişare halinde, Türkiye Osmanlı’nın imperium’una sahip çıkarak nasıl bir emperyalist ülke hâline gelebilir diye kafa patlatmışlar ve sonunda ortaya işte bu “derin strateji” çıkmıştır!

Aslında kitabın bir bütün olarak kendi içinde tutarlı ve mantıklı bir soyutlama olduğunu kabul etmemiz gerekir. Hipotetik olarak Türkiye kendisini elbette bir merkez ülke olarak görebilir. Dünya yuvarlak olduğu için herhangi bir ülkenin kendisini merkez ülke olarak görmesi ve kendi jeopolitiğinden hareketle ve ABD’nin tarihsel jeostrateji sözlüğünü kullanarak, hipotetik bir strateji geliştirmesi mümkündür. Ancak bu stratejinin reel imkânlarla desteklenmesi gerekir. Bu imkânlar, siyasi bağımsızlık, askeri ve endüstriyel teknoloji geliştirme imkânı, yetişmiş/eğitimli bir nüfusa sahip olmak şeklinde özetlenebilir. Bunlara belki, doğal kaynakların varlığını ve bu kaynakları kendi imkânlarıyla işleme kapasitesini de eklemek gerekir. Bunlardan yoksun olan, dışa bağımlı, üstelik otuz yıldır topraklarının neredeyse yarısında irredantist (de olabilecek) gerillalarla mücadele eden bir ülkenin bu kadar derin bir strateji uygulama imkânı olamaz.

Ancak şunu kabul etmek durumundayız ki, Ahmet Davutoğlu’nun stratejik çözümlemesi, ABD emperyalizminin taşeronluğuna ya da 1970’lerin ikinci yarısında sosyalist solun hararetle tartıştığı alt-emperyalizm konseptlerine uyarlanma imkânı bir yana bırakılır ya da bu imkân göz ardı edilirse, mevcut eksenin tamamen dışında yer almakta, bambaşka bir eksen önermektedir. “Eksen kayması” Davutoğlu’nun kitabında ifadesini tam olarak bulmaktadır.

MEKİK DİPLOMASİSİ!

Stratejik Derinlik geleceğe yönelik bir temenni olarak kalırken, yeni Dışişleri Bakanı mevcut eksen doğrultusunda açılmaya koyuldu. Obama Türkiye’yi ziyaret ettiğinde dört istekte bulunmuştu: Ruhban Okulu’nu yeniden faaliyete geçirecek; Ermenistan sınırını açacak; Ermeni konusunda tarihimizle yüzleşecek; ve Kürt açılımını gerçekleştirecektik.

Obama, hükümete kapalı kapılar ardında şöyle demiş olmalı: “Bizim Turuncu Devrim girişimlerimiz maalesef başarısızlıkla sonuçlandı; Ukraynalılar ve Gürcüler, Soros’un ve CIA’nın gayretlerine rağmen, Polonyalılar, Macarlar ve Romanyalılar gibi Amerikan tarzına ayak uyduramadılar; hatta Rusya paldır küldür Gürcistan’ın içlerine kadar tanklarını soktu; Çeçenler’de de mecal kalmadı; Özbekistan’da bir köprübaşı tutmuştuk, fakat Ruslar Kırgızları harekete geçirerek o köprü başını yıkıverdiler; Kafkasya ve Orta Asya stratejimiz çökmek üzere; bari siz Ermenistan’dan bir kapı açın, tarihinizle yüzleşin de hiç olmazsa orayı Ruslar’a kapatıp, Kuzey Kafkasya’ya doğru bir koridor açalım; bir de, biliyorsunuz, biz Kuzey Irak’tan bir kısım askerimizi çekiyoruz, Kuzey Irak yönetiminin aşağıdan ve batıdan Araplar, doğudan Farısiler, kuzeyden de sizler tarafından sıkıştırılıp ezilmesini istemiyoruz, zira malum petrol şirketlerimiz Kerkük’e yerleşmiş durumdalar, ayrıca orada askeri üslerimiz var, biz oradan ayrıldıktan sonra tam bir huzur istiyoruz ve bu huzuru PKK’yi MOAB bombalarıyla yok ederek sağlamamız Kürt yönetimi ve halkı açısından prestijimizi sarsar, siz de bir şey beceremiyorsunuz, bari onları affedin, dağdan iniversinler, nasıl olsa parlamentoda partileri var, kaynayıp giderler; belki ileride Kuzey Irak Türkiye Kürdistanı’yla federal bir yapı içinde birleşip Irak’tan koparak size bağlanır, petrolden de biraz nemalanırsınız; bütün bunların karşılığında, biz de şu AB’ye tam üyeliğiniz konusunda biraz bastıralım, hattâ Annan Planı bir işe yaramadığına göre, Kıbrıs meselesinde de elinizi biraz güçlendirelim” vb.

Hükümet bunun üzerine derhal “komşularla sıfır problem” kampanyasını başlattı; bir Ortadoğu Kissinger’ı gibi mekik diplomasisi uygulayan Dışişleri Bakanı huduttan hududa koşarak vizeleri kaldırmaya, herkese kardeşlik ilan etmeye, Başbakan muazzam heyetlerle Yunanistan’a gidip bu ülkenin Bakanlar Kurulu toplantılarına katılmaya başladı ve “Kürt Açılımı” (Milli Birlik, uhuvvet ve muhabbet projesi) ilan edildi. Kandil’deki PKK komutanları silahlarını bırakıp Danimarka’ya iltica edecekler, militanlar da aşağıya inip düz ovada siyaset yapacaklardı.

Hükümet bütün cephelerde aynı anda harekete geçti ve bütün cephelerde aynı anda bozguna uğradı. Ermenistan’ı Rus etki alanından çekip alamadıkları gibi, Azerbaycan’ı Rus etki alanına doğru ittiler; Suriye zaten İsrail’le gerginlik siyasetini dehşetle izliyordu, bu sokulganlık karşısında iyice âsâbı bozuldu. Yunanlılar ise bu aşırı muhabbete bir anlam verememiş olmalıydılar. Bu arada, “Biz güçlüyüz, ara buluruz!” tavrı, İran’la yapılan nükleer takas anlaşmasına, bu anlaşma da tam bir fiyaskoya dönüştü. Hükümetin eli, Heybeliada Ruhban Okulu’nu açıp, ardından Patrik Hazretleri’nin ekümenik vasfını kabul ederek, Rusya’daki Ortodoks Kilisesi’ne alternatif bir İstanbul Patrikliği kurulmasına bir türlü gitmiyordu (ne de olsa bir Millî Görüş damarı var derinlerde, seçimler de yaklaşıyor…).

Açılım ise müthiş bir saçılıma dönüştü. Aslında modern bir gerilla hareketi ve yüksek bir siyasi bilince ve esnekliğe sahip olan PKK, tasfiye edileceğini anladığı anda bütün gücüyle ve bir gerilla hareketi için görülmemiş derecede geniş bir coğrafyada saldırıya geçti. Bu kritik anda, Karayılan, “Ancak Birleşmiş Milletler gözetiminde silah bırakırız,” diyerek müthiş bir siyasi atak yaptı. Seçimler yaklaşıyor ve hükümet stratejik derinlikte kulaç atmakta zorlanıyordu. Gaz vermekten başka çare yoktu. Dışişleri Bakanı, Yahudiler’in kadim sözü “Seneye Kudüs’te” deyişini hatırlatan bir tarzda, “Mescid-i Aksâ’da namaz kılacağız,” falan diyerek ortalığı iyice germeye başladı. Hatta saçmalamaya başladı, fakat kimse yadırgamıyordu. Dünya tarihinde, “Komşularımızla tam entegrasyon istiyoruz,” diyen ikinci bir dışişleri bakanı var mıdır acaba?

Bu arada Hillary Clinton “telefon diplomasisi”yle kendisini mütemadiyen arıyor, İsrail’le arayı düzeltin, İran’a mesafeli olun, ne oldu Ermenistan sınırı, hani Ruhban Okulu, diye tazyik yapıyordu. Davutoğlu, Avrupa’nın otel odalarında İsrailli bakanla gizlice görüşüyor, Ermenistan’ı el altından ikna etmeye çalışıyor, Suriye’yi cesaretlendirmek için sürekli Şam’a gidiyor, Barzani’ye “ağbi” diye hitap edip yardım istiyor, Barzani ise, “PKK’yi affedin,” diyordu. Öcalan’la gizli müzakereler yürütülüyor, avukatları kendisinin, “Önümü açın ki PKK’yi iki günde bitireyim,” dediğini duyuruyorlardı. Hiçbir yazıya ve yoruma tesadüfen yer vermeyen The Economist, “Türkler ile Kürtler Bir Arada Yaşamalı mı?” gibi enteresan bir soruyu ortaya atıyordu.

Bu arada hükümet ABD ve NATO’nun âsâbını daha da bozacak stratejik bir hamleye hazırlanıyor, Rusya ve Ukrayna ile bir “Karadeniz İttifakı”nın kurulması için müzakereler yapıyordu. Böyle bir ittifakın kurulması, üç ülkenin Karadeniz’de denetim kurması, dolayısıyla bu suların ABD’ye kapatılması anlamına geliyor. Oysa ABD’nin Avrasya stratejisi, hatta Afganistan’daki savaşın lojistik desteği ve İran’ın kuşatılması açısından Karadeniz çok önemli. Ayrıca Karadeniz, Kafkas petrolleri ve nakil hatları, Orta Asya’ya yakınlığı nedeniyle önümüzdeki yıllarda neredeyse Basra Körfezi kadar önem kazanacak. Rus askerleri Gürcistan’a girdiklerinde, ABD ve NATO donanması boğazlardan geçerek Karadeniz’e açılmak istemiş, fakat Rusya’yla karşı karşıya gelmek istemeyen Türkiye hükümeti bu girişimi engellemişti. Aslında bu Karadeniz olayı yeni değildir. 1 Mart tezkeresi çevresinde yapılan müzakereler sırasında, ABD’nin Doğu Karadeniz kıyılarında üs istediği ve reddedildiği dünya basınında yer almıştı. “Karadeniz İttifakı”nın kurulması, Türkiye’nin NATO içindeki konumunu zorlayacak gibi görünmektedir. Bu konuda esas direnişin hükümet çevrelerinden değil, TSK’dan geldiği görülmektedir. Hükümet, kuşkusuz, İran’ın denizden kuşatılmasına yardımcı olmak, eşzamanlı olarak Rusya’yla karşı karşıya gelmek istemez. Fakat TSK’nın bu konuda, özellikle Montrö Sözleşmesi bağlamında, daha açık bir stratejik yaklaşım sergilediğini görüyoruz. Mesela, Genel Kurmay’ın resmî yayın organlarından Hava Kuvvetleri Dergisi’nin Ekim 2008 tarihli sayısında şu satırlara rastlıyoruz: “Karadeniz sahillerine NATO donanma üssü kurulması konusu, ABD ile Romanya ve Bulgaristan arasında yapılan ikili anlaşmalarla ortaya çıkmıştır. Karadeniz’de Montrö Sözleşmesi’yle ters düşülen bir oluşuma destek vermemiz, bizi Montrö Sözleşmesi’nin uygulanmasıyla ilgili zor duruma düşürecektir. Bununla beraber, NATO’nun bölgede önemli bir üyesi olarak bu oluşumun karşısında olmamız, bizi ABD/NATO ile karşı karşıya getirebilecektir. ABD, konuyu NATO nezdinde gündeme getirmiştir.”

Yani burada iki tarafı sorunlu bir değnek söz konusudur. Eski Hava Kuvvetleri Komutanı ile Karadeniz ve Boğazlar’dan sorumlu Kuzey Deniz Saha Komutanı’nın ve özellikle çeşitli amirallerin, “darbe yapacaklar, çocukları havaya uçuracaklar” denilerek ikide bir tutuklanmalarının bu meseleyle bir ilgisi var mı, bilemiyoruz. Bilsek de, “komplo teorisyeni” sayılmamak için, bir şey diyemeyiz.

İSYAN

Bu panaromik yazının bu noktasında bir toparlama yapmak gerekirse, Türkiye’nin dış siyaset ekseninin yerli yerinde durduğunu, ancak dingilinin kaydığını bir kez daha söylemek gerekir. Türkiye, aynı eksende, fakat dağılmış biçimde, savrularak yol almakta ve eksene karşı duyarlılığı her geçen gün biraz daha artmaktadır. AKP’nin Genel Başkanı, siyasi yolculuğunun başında şöyle demişti: “Bize göre demokrasi amaç değil, ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Türkiye, kendisine din olarak Kemalizmi almış, başka hiçbir dine hayat hakkı tanımayarak [onu] kitlelere zorla dikte ettirmiştir. Oysa en üst belirleyici İslam'ın ilkeleridir. Her şey ona göre belirlenir.” (İkinci Cumhuriyet Tartışmaları, derleyen, Metin Sever, Can Dizdar, Başak Yayınları 1993.) Aynı şekilde AKP’nin, Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminin başından beri izlediği ekseni de kendi hedefleri açısından bir araç olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Buna göre, ABD ve “ılımlı İslam” iktidarda kalmanın aracı, AB ise demokrat ve laik kamuoyunu avutma ve oyalama aracıdır. Daha pek çok araçtan söz etmek mümkündür; mesela Darbe Tehlikesi, TSK’nın ideolojik sert kabuğunu kırma, onun terfi sistemini ve bir askeri güç olarak dengesini bozma, onu ele geçirme ve profesyonelleştirme aracı; Anayasa Değişiklikleri ise AKP’nin kendi hegemonyasını erkler ayrılığı ilkesini ortadan kaldırarak yayma aracıdır.

Ancak oportünizm ve demagoji marjinal bir siyasi akımı uygun konjonktürde merkeze ve iktidara taşısa da, orada kalmasını sağlayamaz. Bir “yeni Osmanlı Devleti”, bir “Müslüman Süper Güç” kurmak için ekseni araç olarak kullanmak, ancak bir noktaya kadar mümkün olabilir. Bununla birlikte, AKP’nin ülke içinde tam bir hegemonya kurmak için elinden geleni yaptığı, Davutoğlu’nun “stratejik konsept”ini gerçekleştirmek için fırsat kolladığı, bu yolda dingili dağıtmasına rağmen, eksenden şimdilik kopmamaya çalıştığı açıkça görülmektedir.

Spekülasyon alanına girip, bundan sonra ne olabilir, diye soramaz mıyız? Çeşitli ihtimaller düşünülebilir. Eksen, dingili başka bir siyasi kimlik altında toplayabilir; ancak bu ihtimal zayıf görünmektedir; daha doğrusu, emperyalist bölgesel stratejinin zamanlama sorunları, bu tip uzun vadeli uygulamaları geçersiz kılabilir. Eksenin, 1961’den itibaren Türkiye’de uygulanan ulus-devlet modelini, bir an önce özerk, federatif bir yapıyla değiştirmek; ideolojiden tamamen arındırmak; ülkeyi siyasi, askeri ve iktisadi bakımdan bütünüyle kendisine bağımlı kılmak istediği görülmektedir. Bunun için, ikinci bir ihtimal olarak, mevcut parlamenter sistemin yerine, daha hızlı ve askeri çözümleri deneyebilir.

Üçüncü bir ihtimal, AKP’nin dağılmış olan dingili toparlaması, İslamî Devrimi’ni tamamlaması, Amerikan emperyalizminin bölgesel ve uluslararası taşeronu olarak alt-emperyalist bir Yeni Osmanlı devleti kurmasıdır. Tabiî bu bağlamda “İSYAN” ihtimalini de dışlamamak gerekir; çünkü bu, ulusların, halkların ve ezilen sınıfların tarihsel belleğine hakaret olur. Ancak demokratik bir devrimle kurulacak yeni bir Kurucu Meclis, çoğulcu, özgürlükçü, laik ve sosyal bir yeni devletin anayasasını hazırlayabilir.

Son bir ihtimal daha var ki, bu da dingilin toparlanamayacak hâle gelmesi ve eksenin çevresinde parçalanması hâlidir. Bu sonuncu durumda, kanlı bir iç savaşın ardından ortaya çıkacak tablo, biraz karikatürize edersek, şöyle olabilir:

Doğuda, Amerikan üsleriyle korunan, İsrail’e de muhtaç olduğu askerî/stratejik derinliği kazandıran, geniş bir “Bağımsız Birleşik Kürdistan” devleti. Orta Anadolu’da, doğusuyla sürekli savaş halinde, birinde yıldız olan üç hilalli bayrağa sahip bir Türk Cumhuriyeti. Ve nihayet Batı’da, Ortodoks Patrikliği’nin ve Hilafet-i Osmaniyye’nin merkezi, çelik ve camdan yapılmış gökdelenleriyle Hong Kong ya da Dubai’yi andıran, Boğaz sularında 6. Filo’nun sürekli karakol kurduğu bir İstanbul’un uluslararası finans merkezi olduğu; Akdeniz’e doğru turizm cennetleriyle kaplı, kerhaneleri ve kumarhaneleriyle ünlü, “AB müktesebatı”nı sindirmiş, gerçekten demokratik ve huzur içinde, mavi bayrağındaki yıldızların arasında bir Ortodoks Haçı ve modern bir Halife tuğrası olan, bambaşka bir ülke.

“İnsan ne korkunç bir yaratık, her duruma alışabiliyor!” demiş Dostoyevski.