Değişimin hangi evresindeyiz?

GİRİŞ

Sosyoloji biliminin üzerinde durduğu üç önemli mesele vardır. Birincisi, çok farklı sosyal yapılardan gelen bireylerin bazı konularda gösterdikleri ortak davranış ve düşünüş biçiminin nedenidir. İkincisi, toplumdaki eşitsizliğin kaynağıdır. Üçüncüsü ise, sosyal değişimlerin açığa çıkardığı güçlerin niteliği ve bunların etki alanlarıdır.

Bu yazımızın konusu, yukarıda yaptığımız sıralamanın sonuncusuyla sınırlı olacaktır; yani Türkiye’de 1960’lı yıllardan bu yana yaşanan sosyal değişimlerin ne tür güçleri açığa çıkarttığı ve bunların etki boyutunun ne olduğu tartışılacaktır.

Sözünü ettiğimiz “değişim”i, özellikle “sosyal değişim” olarak belirtmemin nedeni ise, bu konunun tartışılırken kolaylıkla ekonomideki genleşmeler ve gelişmeler aracılığı ile Türkiye’deki değişimlerin açıklanmaya çalışılmasıdır. Benim amacım, sayısal karşılaştırmalar yaparak, istatistikten yararlanarak Türkiye’deki maddî kültürün ve tekniğin genleşmesini anlatmak değil. Çünkü, sayısal büyüklükler ve maddî genleşme bize kültürel duraksamanın, antidemoktatik gelişmelerin, değişime karşı gösterilen direncin kaynakları hakkında bilgi vermiyor. Aksine, maddî büyüme toplumda doğrudan doğruya “toplumsal gelişme ve kalkınma” olarak algılandığından, ileride başa gelebilecek olumsuz gelişmelerin de gözden kaçmasına neden oluyor.

20. Yüzyıl’ın siyasi tarihine baktığımızda, birçok Avrupa ülkesinde, olağanüstü ekonomik büyümenin ardından, yine olağanüstü bir “vahşet” , “kaos” ve “yıkım” yaşanmıştır. Avrupa’nın kültür ve sanat merkezi olarak bilinen kentlerinde, birden bire ırkçı faşist partiler yeşermiş ve palazlanarak Yüzyıl’ın unutulmaz katliamlarını gerçekleştirmişlerdir. Böylesine umut kırıcı olayların yaşanacağı ise, ne ekonomik büyüme rakkamlarına, ne tiyatroların koltuk sayısına, ne de o kentteki sanat etkinliklerinin çokluğuna bakarak tahmin edilebilirdi. Çünkü bu veriler nereden bakılırsa bakılsın çok olumlu bir görüntü sağlıyordu.

Ancak, madalyonun öbür yüzü çevrildiğinde, nefretin, kinin, öfkenin mayalandığı ve tehlikeli boyutlarda saldırganlık potansiyeli taşıyan alt-kültürlerin ortaya çıktığı görülebiliyordu.

Kültürün, sanatın, siyasi gösterinin, şatafatlı kentleşmenin ve renkli bohem hayatının altında, ilk bakışta pek farkedilmeyen “protofaşist” ve “militarist” iri bir gövde yatmaktaydı. Bu gövde doğrulup da iktidarı ele aldığında neler yapabileceğini tüm dünyaya göstermiştir. Avrupa 1919 ile 1945 arasında, önce belirli bölgelerde, daha sonra yaygın bir coğrafyada nazizm ve faşizm olarak adlandırılan vahşeti korkunç boyutlarıyla yaşamıştır.

Yukarıda kısaca değindiğim, 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında yaşanan canavarlık o yıllarda dünyanın en gelişmiş, kalkınmış ve sanayileşmiş ülkelerinde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, günümüzü analiz ederken, değerlendirmelerimizin bizleri yanıltmaması için “gelişme”, “kalkınma” gibi sayısal verilere dayanan analizler ve bunların sonuçlarından çıkacak olumlamalara itibar etmedim. Gelişme ve kalkınma gibi sözcüklerin yerine “ sosyal değişimlerin sonuçlarına” yönelmek istedim ve “değişim” kavramını bunların önüne çıkarttım.

SOSYAL DEĞİŞİM KAVRAMI ÜZERİNE KISA BİR NOT

Batı toplumlarında “sanayi devrimi” olarak bilinen ve 18. Yüzyılın ortalarında başlayıp günümüze kadar devam eden süreçte yaşanan “sosyal değişimler”, sosyal ve siyasi tarih açısından en çarpıcı olanıdır.

Batı’nın sanayileşmesi sırasında ortaya çıkan değişimlerde sınıf çatışmalarının kaldıraç görevi yaptığı bilinmektedir. Bununla birlikte yapılacak yapısal analizlerde, sosyal değişimlerin yapıcı ve yıkıcı (disruptiv/integrativ) momentlerinin aynı ölçüde dikkate alınması gerekmektedir.

Bu konularda W.F.Ogburn (1886-1959) farklı bir sistematik geliştirmiştir. “Sosyal değişim” –social change– kavramını sosyoloji bilimine sokan da yine kendisidir. Ogburn geliştirdiği sistematikte olayın iki yönüne dikkat çeker: “Birincisi, karmaşık (kompleks) toplumların farklı yaşam alanlarında (aile/ekonomi/ hukuk/ eğitim gibi...) yaşanan sosyal değişimler farklı hızlarda (tempo/ritim) gerçekleşir; birinde diğerine nazaran daha hızlı bir değişim yaşanabilir. İkincisi ise, bir toplumda maddi değişimle sosyo-kültürel değişim arasında ortaya çıkan faz farkı her zaman gerilimlerin kaynağıdır.”

Ogsburn, farklı zamanlarda yaşanan değişimler konusunda daha da ileri giderek, toplumsal gelişmeye ivme kazandıran değişimlerin genel olarak tekno-ekonomik kaynağa dayandığını, ancak belli bir zaman farkıyla gecikmeli olarak maddi gelişmeyi izleyen sosyal değişimlerin kültürel tabiatlı olduğunu söylemiştir.

Ogsburn’un, tezlerinde hangi oranda haklı olduğunu tartışmasına girmeden –bu elbette sosyologların kendi aralarında yapacakları derinlemesine bir tartışmayla aydınlatılabilir, ancak fazlasıyla konumuzun dışına çıkılmış olur– makale boyunca onun bu tesbitlerini göz önünde tutacağımı belirtmek isterim.

KENDİLİĞİNDEN VE PLANLANMIŞ DEĞİŞİMLER ÜZERİNE

Batı toplumlarında yaşanan sanayileşme süreci, tamamen bu toplumların içinde bulunduğu sosyal, ekonomik, politik ve kendilerine ait kültürel koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır; bir bakıma “sanayileşme” Batı’nın kucağına doğmuştur denilebilir, yani “endogen” bir özellik taşır. Onun içindir ki, sanayileşme sürecinde ortaya çıkan sosyal değişimlere Batı toplumları nisbeten daha kolay uyum sağlamıştır.

Ancak diğer toplumlar sanayileşirken, özellikle Doğu toplumlarında, ağır kültür çatışmaları yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir. Sanayi toplumunun nitelikleri doğu toplumlarının geleneksel yapısına uyumda zorlanmış, özellikle de Türkiye gibi “planlanmış sosyal değişim” öngören toplumlarda kültür çatışmaları daha da ciddi boyutlara varmıştır. Egemen siyasi güçler tarafından planlanan sosyal değişim süreci Türkiye’de 1923’den , Japonya’da 1868’den, Çin’de 1912’den ve Rusya’da 1917’den itibaren yaşanmaktadır. Bu ülkelerden bazıları, örneğin Japonya bu süreci “Enkulturasyon” olarak yaşamıştır, yani süreci kendi kültürüne adapte ederek sanayileşmeyi ve modernleşmeyi denemiştir. Türkiye ise, modernleşmeyi Batı kültürüne adapte olma zorunluluğu olarak algılamış ve süreci öylece yaşama yolunu seçmiştir, bu da sosyolojide “Akkulturasyon” olarak adlandırılmaktadır, yani düne kadar kendine yabancı olan bir kültüre uyma zorunluluğu da denilebilir.

Günümüz Türkiye’sinde, siyasi arenada süregelen tartışmaların çerçevesini de önemli ölçüde son doksan yıl boyunca denenen ve epeyce de zorlandığımız “Akkulturasyon” politikası belirlemektedir. Doğan tartışmaların tarafları siyaset pratiğinde kendilerini bu eksen etrafında tanımlamaktadır. Kemalistler ve ulusalcılar “Akkulturasyon” uygulamasını, “Kemalizm” olarak kendi dillerine çevirmiş ve bunu doktrin olarak benimsemişlerdir. Onlara göre, Batı kültürünü tartışmasız benimsemeyen ve iyi taklit edemeyenler karşı devrimci, gerici, şeriatçı unsurlardır. Modernizm yolunda kesintisiz bir ilerleme çizgisi üzerinde yol alan bu Kemalist iktidar biçimi, önüne çıkan engelleri de her zaman yıkmayı başarmıştır.

Özünde milliyetçi (ulusalcı), ancak antiemperiyalist olduğunu varsaydığı için de kendini “solcu” sanan bu ideolojinin mensupları, her ne hikmetse Batı modernizminin demokratik teammüllerini hiç dikkate almaz. Söylem daha çok, “ulusalcı-solcu” jargona uygundur, yani uluslararası siyasi arenada bilinen adıyla söz konusu olan, “nasyonal-sosyalist” siyasi kamptır. İçinde bol miktarda yabancı düşmanlığı, içe kapanma, kendine acıma gibi arabesk söylemi barındırmakla kalmaz, Batıcılığı fetişleştirdiği için Batı sistemiyle işbirliğinin en ince ayrıntılarını da barındırır, hattâ Batı’nın sistemine ters düşenler, onlara göre aynı zamanda “vatan hainidir”.

Günümüzde bunun en has temsilcisi CHP olduğuna göre, bu partinin işinin ne kadar zor olduğunu da bilmekte yarar var. Antikapitalist görünüp, onun bir numaralı işbirlikçisi olmak zor bir zanaat olduğu gibi, hiç bir şeyin değişmesini istemeyen radikal bir muhafazakar olarak keskin bir ideolojiyi tüm topluma dayatmak isterken, aynı zamanda kendisini değişimlerin şampiyonu gibi göstermek istemesi de epeyce maharet isteyen, zor bir iştir.

Bu görüşün karşısında yer aldığı düşünülen muhafazakar/liberal sağ partiler ise, CHP’den farklı yanlarına vurgu yapmak için sözünü ettiğimiz “Akkulturasyon” konusunda kendileriyle hemfikir olmadıklarını her fırsatta belirtmektedir. Çünkü, yıllar yılı kendine tamamen yabancı bir kültüre zoraki bir uyum sürecini yaşamış, istemiye istemiye, hafif sulandırarak da olsa, Batılı’laşma başlığı altında modernizmin koşullarına boyun eğmiş geniş bir seçmen tabanının baskısını ensesinde hissetmektedir. Hiç olmazsa namaza ve ezana sahip çıkarak, seçmen kitlesini yatıştırmaktadır.

Ancak, Batı’nın uluslararası kapitalist sistemine uyum ve onunla işbirliği konusunda, dolayısıyla bu anlamda modernizmle ve buna ait Batı kültürüyle hiçbir sorunu olmadığını da sıkça tekrarlamaktadır. Hem iktidarın, hem de muhalefetin Batı kapitalizmiyle bir sorunu olmadığı gibi, hızla gelişen maddi kültürün ortak kullanıcısı olma ve ülkeyi ekonomik büyüme ve kalkınma sürecinde tutma konusunda aralarında herhangi bir tartışma da yoktur.

Kavga daha çok, Ogsburn’un değindiği alanda çıkmaktadır. Benimsediğimiz ve kolaylıkla devraldığımız tekno-ekonomik gelişmenin nimetlerinden yararlanan ve bundan da bir şikâyeti olmayan bu toplum, acaba sosyo-kültürel yapısını ne ölçüde Batı’nınkiyle uyumlu hale getirebilecektir ? Getirmek zorunda mıdır? Getirmese ne olur?

Toplumun bu konularda hem tereddütü, hem gönülsüzlüğü, hem de işin doğası gereği gecikmesi söz konusudur.

DEĞİŞİMİN HANGİ EVRESİNİ YAŞAMAKTAYIZ ?

“Sosyal değişim, tekno-ekonomik gelişmeyi izler, yani onun gerisinden gelir.”

Yapılan bu saptamanın, değişimin dinamik yapısını dışlamadığını biliyoruz. Herşeye rağmen değişim kendine has ivmesiyle yol alır ve toplumların kültür yapısını, değer yargılarını, yaşam biçimini etkiler ve dönüştürür. Sosyal değişimin varacağı bir hedef, duraksayıp vazgeçeceği bir evre yoktur. Değişim süreklidir. Biz yalnızca güncel boyutunu irdeleyebiliriz, değişimin toplumda bugün için açığa çıkardığı sosyal olaylara ve güçlere bakıp, yakın gelecekte bizi nelerin beklediğiyle ilgili kafa yorabiliriz. Becerebilirsek, olumsuz, ya da kaotik gelişmeler konusunda uyarılarımızı yaparız.

Eğer varsa, başka zaman dilimlerinde, başka toplumlarda yaşanan benzer sosyal dönüşümler incelenerek, kendi toplumumuz için öngörülerde bulunabiliriz.

Hızlı bir sanayileşme süreci yaşamış Batı toplumlarına baktığımızda, sürecin aynı zamanda büyük göçlere neden olduğunu görürüz. Kent nüfuslarının hızla artması, akıp gelen göçün beraberinde katı bir taşra kültürünü de sürükleyip getirmesi, daha önce “küçük-kent” olan bir yerleşim yerinin, kısa sürede “büyük-kent” e dönüşmesi, yerleşik kentli nüfusla, yeni taşralı göçmenlerin kültürel sürtüşmesi, yoksulluk ve işsizlik gibi ağır sorunların da bunlara eklenmesiyle, daha önce değindiğimiz “sub (alt) kültürlerin” ortaya çıkmasına neden olur. Sosyal yapıdaki ayrışmalara etnik, dinî farklılıklar da katıldığında, yapı alabildiğine karmaşıklaşır (kompleks yapılar).

Türkiye benzer bir süreci 1960’lardan beri yaşamaktadır. Taşranın kentlere yığılması, sanayileşmeyle birlikte başlayan sosyal dönüşüme kendi rengini katmış ve bunun siyasi sonuçları da ortaya çıkmıştır. Taşra kültürü, yerleşik kent kültüründen etkilenmiştir elbette, ancak öte yandan taşra kültürünün belirgin özellikleri, kırsal göçten bunalan büyük kentleri ciddi biçimde etkisi altına almıştır. Üstelik gelen taşra göçünün bunu algılaması mümkün olmadığı için –çünkü, taşıyıp getirdiği taşralılık kendi öz kültürüdür, o kendi alışkanlıklarını ve geleneklerini yadırgamaz, aksine buna yabancı olan eski kentliyi yadırgar– kendini saran farklı kültürün şokunu yaşayan kentli, sosyal değişimin olumsuz yanının etkisiyle, ne tarafa döneceğini şaşırır.

Son elli yıl içinde tüm kentlerimizde yaşanan bu “değişimin açığa çıkardığı sosyal gücün” üzerinde durmakta fayda var. Bana göre, açığa çıkan güç “taşra kültürü”dür ve bunun belirlediği sosyal ve siyasi yapıdır.

Özetlemek gerekirse, yaşanan sosyal dönüşümün günümüzdeki en belirleyici özelliğinin “taşralılığın” ve buna ait kültürün kent yaşamına ve siyasete yaptığı güçlü etkidir.

TAŞRALILIK (Provinzialismus)

“Taşralılık” olgusunun benzer biçimde yaşandığı, ancak kültür geçmişi açısından birbirinden oldukça farklı iki coğrafyayı irdeleme şansımız var. Birincisi, sanayileşmeyi ve hızlı kentsel büyüme sürecini kendi sosyal, ekonomik ve politik kültürünün ürünü olarak yaşayan Almanya’yı; ikincisi, Batı’daki sanayileşerek kalkınma modelini kendine örnek alıp uygulamaya sokan Türkiye’yi. Bu farklı kültürdeki ülkelerin sanayileşirken yaşadıkları ortak sorunun, taşra nüfusunun nisbeten kısa zaman dilimi içinde büyük ölçüde kentlere akması olduğunu kabul edebiliriz.

Ancak, sanayileşmenin yarattığı büyük göçün farklı coğrafyada ve kültürdeki toplumlarda bir ortak payda yarattığını kabul etsek de, bu ortaklık yalnızca olayın kendisiyle sınırlı değildir. Olay farklı zaman dilimlerinde, farklı yoğunlukta yaşanmış olsa da, büyük göç sonucu yaşanan sosyal değişimin açığa çıkarttığı taşralılığın, bunun niteliğinin ve niteliklerinin ortaya konularak yapılan tanımının da büyük benzerlik taşıdığını söylemek mümkün.

Bu sorunu tartışmaya açmamızın nedeni, Türkiye toplumunun içine sürüklendiği bir açmaza, kaosa işaret etmek ve bugünkü siyasi söylemlerin (bununla hem iktidarın , hem de muhalefetin ve özellikle de muhalefetin söylemini kastediyorum) toplumun sivil alanlarını da etkileyerek, içinden çıkılmaz durumlar yaratacabileceğinin uyarısını yapmaktır. Bu nedenle, yakın tarihe göz atarak, faklı zaman diliminde yaşanmış toplumsal yıkımların nasıl mümkün olabildiğine bakmak, yeterince uyarıcı etki yapar düşüncesindeyim.

Taşra kültürünün zaafiyetlerinden yararlanan ultramilliyetçi, ultramuhafazakar ve ırkçı siyasi akımlar ve bunların destekçileri olan egemen sınıflar, subkültürün temsilcisi toplulukların kafasına enjekte ettikleri düşmanlıklarla ilgili olarak zihinlerde yarattıkları öfke, nefret, kin ve öc alma gibi duyguları daha sonra sonuna kadar istismar ederek gerçekleştirdikleri katliamlarla, bugün her yerde insanlık tarihinin benzersiz canavarları olarak anılmaktadır.

Yakın geçmişte 60 milyona yakın insanını savaşın cehenneminde kurban veren Avrupa’da artık aklı başında hiç kimsenin; ırkçılıkla, kör milliyetçilikle, katliamlarla, yokedici zaferlerle, diktatörlüklerle, militarizmle övünmemesinin nedeni tamamen yaşadığı insanlık dışı vahşettir.

1920’lerde Almanya’nın Münih kentinde liderliğini A.Hitler’in yaptığı nasyonalsosyalist (NS) bir siyasi hareket kendini göstermeye başlar. NSDAP (Nasyonal-sosyalist Alman İşçi Partisi) adını taşıyan bu siyasi parti 1923-1933 arasında –yerel ve uluslararası sermaye tröstlerinden ve muhafazakâr politik çevrelerden sağladığı maddî ve siyasi destek ve teşvikle– hızlı bir gelişme gösterir ve sonunda Almanya’da iktidara gelir. Partinin genel merkezi de kurulduğu kent olan Münih’tedir. NS-partisi Almanya’yı “İkinci Dünya Savaşı” olarak siyasi tarihe geçen ve ülkenin baştan sona yıkımına neden olan bir kaosun içine sokar.

Savaş 1945’ de bittikten sonra olaylar tüm ayrıntısıyla büyüteç altına alınır ve Avrupanın geriye doğru 25..26 yılı incelenir. Bu incelemede, farklı mesleklerden birçok bilim adamının ve yazarın en fazla ilgisini çeken konulardan bir de, Nazi-hareketinin nasıl olup da Münih kentinde ortaya çıktığıdır. Prusya olarak anılan Almanya’nın kuzeyi militarizmiyle ve milliyetçiliği ile ünlüyken, “Neden Münih ?”, sorusunun yanıtı aranmıştır. Çünkü, 1900’lerin başında, Münih Almanya’nın kültür ve sanat başkenti gibidir, bütün Almanya da bunu böyle bilmektedir. Hattâ Hitler bile iktidara geldikten sonra bu kente “Kültür Başkenti” adını vermiştir. Yarattığı imaj buydu.

20. Yüzyıl’ın başlarında Almanya’nın önemli yazar ve sanatçıları, Münih’in ünlü bohem bölgesi Schwabing’de yaşıyordu. Resim sanatında Kandinsky, Franz Marc, Paul Klee, A. Macke gibi ünlüleri bünyesinde barındırmış, “Blaue Reiter” akımını yaratmış,, mimaride “ Jugendstil” in öncüsü olmuş, Thomas Mann, Heinrich Mann, Brecht, Feuchtwanger, E.Toller, Erich Mühsam, J.Becher, Ricarda Huch, Ödon von Horvath, Oskar Maria Graf gibi ünlü edebiyatçılara ev sahipliği yapmış olan Münih, bunun dışında müzik, tiyatro ve opera gibi sanat dallarında da sanatçıların tercih ettiği bir kent olmuştur.

20. Yüzyıl’ın başında Schwabing-bohemi modernizmin en parlak öncüsü idi, hatta altın çağını yaşıyordu da denilebilir. Ancak bu parlak kültürel zenginliğin yanısıra Münih, bir yığın fanatiği, aşırı uçlarda gezinen tipleri ve kriminal kişilikleri de bünyesinde barındırıyordu. Kültür başkentinin işte bir de böylesine karanlık bir yüzü vardı. Bunun 20’li yıllarda palazlanarak nazi hareketine yataklık ettiği sonradan tartışmasız biçimde kabul edilmiştir.

Münih’te 19. Yüzyılın ortalarından itibaren yaşanan hızlı büyüme ve sanayileşme, yukarıda sözünü ettiğimiz kırsal göçe neden olmuştur. Taşra kültürü Münih’in sosyal altyapısında protofaşist zeminin yapılanmasına neden olmuştur. Birinci Dünya Savaşının ardından yaşanan ağır ekonomik koşullar, hiperenflasyon, açlık, işsizlik gibi başedilmesi zor koşullar Münih halkının kendini bulmasını, yaslanacağı güvenli bir yönetime karar vermesini epeyce zorlaştırmıştır. Yelpazenin bir ucundan diğerine savrulup durmuştur, ancak yaşanan bir sürü yıpratıcı çatışmanın ardından ileride acısını çok fazla çekeceği bir rejimde karar kılmıştır. Münih’lilerin Nazilere yol veren bu tercihleri hem kendilerini, hem Almanya’yı felakete sürüklemiştir.

Münih halkının siyasi tercihlerinde belirleyici unsur, Schwabing-boheminin hümanizması, ya da modernizminin temsilcileri değildi. Belirleyici olanın daha çok, kentin bazı semtlerindeki kozmopolit yaşamın kaba bir milliyetçilikle eleştirilmesi, özgürlükçü ve liberal politikalara karşı çıkılması olmuştur, denilebilir. Taşralı yığınlar sanatçıya, entellektüellere düşmanlık beslerken, tiyatroları basıp, oyunları sabote ederken, Münih’in yerlisi olan,varlıklı eliti de o sıralarda siyasi arenadaki antidemokratik uygulamaları –işlerine öyle geldiği için– sonuna kadar destekliyorlardı. İleride balyozun kendi kafalarına ineceğini hesaba katmadan.

19. Yüzyıl’da Almanya’nın gelişmesinde en etkin rolü üstlenmiş olan üniversiteler, 1920’li yıllara gelindiğinde giderek artan biçimde ırkçı fanatizmin, milliyetçi histerinin ve kaba bir taşralı kültürün egemenliğine girmiştir. Örneğin, o günlerin en saygın sosyologlarından Max Weber, Münih’in orta yerinde ırkçı bir saldırı sonucu öldürülen sol politikacilardan Eisner’in katili olan Graf Arco’yu kınaması üzerine amfiden Nazi yanlısı öğrenciler tarafından şiddet kullanılarak uzaklaştırılmıştır.

1920’de Üniversitenin fizik fakültesince bir konferans için davet edilen Albert Einstein da, Yahudi olması nedeniyle saldırıya uğrama ihtimalinin yüksek olduğu konusunda uyarılmış ve bu konferans yine Nazi yanlıları tarafından engellenmiştir.

Münih’te yabancı düşmanlığı 20’li yıllarda o kadar ileri gitmişti ve ilkelleşmişti ki, aşağılama ve saldırılar Alman olmayanlarla sınırlı kalmıyor, Bayern’li (Bavyera’lı) olmayan diğer Almanları da kapsamaya başlamıştı. O tarihlerde Münih’i ziyaret eden Berlin’li gazeteci Kurt Tucholsky daha sonra izlenimlerini notlarına geçirirken şöyle yazar: “Bayern eyaletini ve özellikle de Münih’i ziyaret etmek isteyen turistlere ve bununla beraber Bayern’nin dışında yaşayan Almanlara akıl almaz zorluklar çıkaran Bayern bürokratları, bunları yerine getiremeyenlere çeşitli cezalar uyguluyor ve Bayern’li olmayan herkese düşmanca davranıyor. Bir Kuzey Alman için neredeyse Nicaragua’ya seyahat etmek Münih’i ziyaret etmekten daha kolay. Bayern’lilere has ulusal bir bira-göbeğine (epey irice bir göbek) sahip olmayan herkes Münih’te “yabancı” muamelesi görüyor. Özetle Münih’te bu adamların yapmak istedikleri açık bir Prusya düşmanlığıdır. Bu tavırları Münih’in Almanya’nın en aptal, en dar kafalı şehri olduğunun kanıtıdır, ayrıca da türünün en berbat örneğidir...”

Bu türden abartılı bölgecilik ve yarattığı dar kafalı milliyetçilik sonunda o bölgeyi, ya da eyaleti halkıyla beraber kendi içine kapatan, aşırı muhafazakâr ve herkese kuşkuyla yaklaşan taşra kültürüne mahkum eder.

1920’li yılların ortalarına gelindiğinde, nasyonal sosyalistler Münih’teki kültürel havayı artık yeterince zehirlemişlerdi. O yılların en ünlü orkestra-şefi Bruno Walter’in Yahudi olduğu için Wagner ve Beethoven gibi Alman bestecilerin eserlerini çalmasının sakıncalı olduğunu iddia eden Naziler, Bayern Eyalet Meclisi’nde bu konuda bir yasak getirilmesini talep etmişlerdir.

1918 de doğduğu kent olan Augsburg’tan Münih’e göç eden yazar B. Brecht, başlangıçta çok mutlu olduğu Münih kentini 1924’de terk ederek Berlin’e gider. Nedeni de, son zamanlarda Nazi gruplarının tiyatro binasına gelerek oyunlarını sık sık sabote etmesidir. Oyun sahnelenirken ayaklarıyla tepinip, şarkılar söyleyerek tiyatro izleyicisini ve oyuncuları rahatsız etmek, Nazilerin o günlerde en belli başlı işlerinden biriydi.

“Kültürün başkenti” olma özelliğini hızla kaybeden Münih için daha sonra yapılan değerlendirmede, Münih’in geçmişte kazandığı bu olumlu sıfatının, aslında aldatıcı bir yakıştırma olduğu, Münih’in gösterişe dayanan kültürel etkinliklerinin yalnızca göz boyama niteliği taşıdığı, biraz eleştirel bakıldığında Münih’in kültür yaşamının geçmişte de epeyce yüzeysel ve ruhsuz olduğunun görülebileceği iddia edilmiştir. Münih’in kültür yaşamının yalnızca yüzeysel değil, aynı zamanda oradan buradan ithal edilmiş ruhsuz taklitlerden ibaret olduğu da söylenmiştir. Münih Almanya’nın en aptal kenti ünvanını diğer ünvanlarına eklerken, bunun nasıl hakedildiğine de bakmak gerekir. O yılları ayrıntısıyla inceleyen uzmanlar, Münih’in olumsuz sıfatlarının, onun yeteneksiz politikacılarının, darkafalı yurtdaşlarının, gerici basınının, yaygın bir yabancı düşmanlığının ve güvenlik güçlerinin kaba davranışlarının sayesinde ortaya çıktığını belirtmiştir.

Yirminci Yüzyıl’ın ilk çeyreğinde Avrupa’nın merkezindeki bir ünlü kentinde yaşanan olaylardan örnekler verirken ister istemez bugünün Türkiyesi’nden kesitler aklıma geldi. Kentlerimizde giderek kök salan ve benimsenen taşra kültürünün etkilerini siyasi arenada görmek mümkün. Taşra göçünün dengesiz unsurlarını örgütleyip kullanmak isteyen siyasi akımlar, onların vatanı koruma ve kurtarma adına işledikleri suçların, aynı zihniyeti paylaşan güvenlik güçleri ve sivil/askerî bürokrasi tarafından nasıl hoşgörüyle karşılandığını biliyoruz.

Hrant Dink’i öldürten zihniyetin sorumsuzca kullanılan robotlaşmış kadrolarının nasıl her sosyal ve siyasi olayda ortaya çıktığını görüyoruz. Son günlerde İnegöl’de bir futbol takımının amigosunun, “Burası İnegöl, buradan çıkış yok!” diye avazı çıktığı kadar bağırıp ve başkalarını da bağırtıp, ırkçı saldırısını gerçekleştirdiğine herkes şahit oldu.

Yaşamı boyunca aklını kullanmamış faşist bir kaatilin, nasıl Nobel Edebiyat ödülünü almış yazarımızı, “Orhan Pamuk akıllı olsun, akıllı...” diye tehdit ettiğini de gördük.

Siyasi cinayet işlemiş cahil, yeni yetme bir psikopatla güvenlik güçlerinin, olaydan sonra nasıl hatıra fotoğrafı çektirdiğini de gördük. Yalnızca Hristiyan oldukları için bazı insanların öldürülmelerinin caiz olduğu konusunda ikna edilebilen ne kadar çok gencimiz olduğunu da gördük.

Beethoven’in 9. Semfonisinin çalınacağı konser salonunu doldurup, konserden önce “Onuncu Yıl Marşı”nı ter kan içinde, bağırarak söyleyen bir güruhu da gördük. Bunu da vatanı kurturmak için yaptıklarını söylüyorlardı.

Bugün Atatürkçü, solcu, ilerici, sanatsever, vatansever, çalışkan, becerikli ve bunun gibi bilumum sıfatları taşımasından gurur duyulan bir belediye başkanının, üniversite rektörüyken sakıncalı olduğu için B. Brecht’in oyununu nasıl yasakladığını da biliyoruz.

Etnik ve dini temele dayanan tartışmalar ayyuka çıktığında, ilerici, solcu, aydın, sanatçı geçinen kişilerin birdenbire nasıl da milliyetçi/ırkçı söylemi benimseyerek, televizyon ekranlarında boy gösterdiğini de biliyoruz. Bir zamanlar savaş karşıtı, antimilitarist, sosyal demokrat Schwabing boheminin seçkinleri savaş ilan edildiğinde orduya gönüllü yazılmak için nasıl kuyruğa girdiyse, bizdeki sanatçı ve aydınların bazıları da siyasetin ateşi yükseldiğinde aynı refleksle ırkçı akımın peşine takılmakta mahsur görmemektedir.

Ellerine İstanbul’un şehir planı tutuşturulup da patrikhaneye molotof kokteyli attırılan taşralı milliyetçi vatansever gençler, başka bir defasında da Beyoğlu’nda açılan fotoğraf sergisini basıp çerçeveleri kırmışlardır. Bunlarla yapılacak küçük bir mülakatın, bu güruhun o güne kadar hiç bir sergiye gitmediğinin ve Beyoğlu’ndaki sergi salonunu da tamamen tarif üzerine bulabildiğinin ortaya çıkacağına neredeyse yüzde yüz eminim. Aynı, hayatında ilk defa tiyatro salonuna giren 1920’lerin Nazi gençlerinin, orada marş söyleyip Brecht’in oyununu engellemeleri gibi...

Münih’lilerin savaş öncesi Berlin’e ve Prusyalılığa duydukları olağanüstü nefret, öfke ve düşmanlık, bizdeki birçok Anadolu kasabasında ve kentinde bugün aynı biçimde İstanbul için beslenen duyguları andırır. Bunu futbol maçlarında yaşanan olaylardan, orada topluca atılan sloganlardan, koro halinde edilen küfürlerden anlamak mümkündür. Metropol düşmanlığı, kendine yabancı olan kültüre düşmanlıkla önemli ölçüde özdeştir.

Irkçılık bizde son yıllarda tehlikeli boyuta ulaşmıştır. Yukarıda da anlatmaya çalıştığım biçimde, toplumun her kesiminde kendini hissettiren protofaşist birikim artık aydın ve sanatçılar tarafından da kullanılmaya başlamıştır. Türkiye toplumsal bir kaosa doğru yol almaktadır. Yükseltilen ırkçı söylem her yerde kendine taraftar bulmaktadır.. Bu özellik şu anda dünyanın çok az ülkesinde görülmektedir. Irkçılık yapmak neredeyse birçok çevrede övgüyle karşılanmaktadır. Irkçılığın –bırakın serbest oluşunu– neredeyse alkışlandığı nadir ülkelerden biriyiz; ve artık yaptığımızın ırkçılık olduğunun bile farkında değiliz.

Muhalif, ya da muktedir tüm siyasanın bir an önce ultramilliyetçi, ultramuhafazakâr söylemi mahkûm eden bir tavır sergilemesi gerekir.

Yaşanan tüm örneklerden görünen o ki, Türkiye siyasetinin kendine çizdiği yol bu toplumu bir felaketle karşı karşıya bırakabilir. Taşra kültürünü yüceltip, onun üzerinden ve onu kullanarak ulaşılacak seçim başarıları cazibesini korudukça, ülkenin bir yıkımla karşı karşıya kalma ihtimali oldukça yüksek görünüyor.

Demokrasi yolunda sağlanacak iyileşmelerin siyasi çıkarıyla örtüşmediğini kabul eden kişi ve kurumlar, kendilerini otoriter ve totaliter akımlaran kucağına bırakır. Ama bunlar genellikle –dünya siyasi tarihinde birçok kez görüldüğü gibi–, tam muktedir olduklarını düşündükleri gün hüsrana uğrarlar.