CHP'nin gelecek perspektifleri

GİRİŞ: 2000’LER NASIL ŞEKİLLENDİRİLDİ?

1) 1990’LARA DAİR BAZI ANIMSATMALAR

(i) 1990’lar koalisyon hükümetleri dönemiydi. Bu dönemin siyasi şekillenmesini belirleyen ana eğilim, bütün siyasi partilere yayılan liberalleş(tir)me dalgası oldu. 24 Ocak 1980’de başlayan, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle desteklenen, ANAP’ın 1983-1991 iktidarıyla pekiştirilen ekonomide liberalleşme ve küreselleşme süreci, ANAP sonrası dönemi de etkileyecek biçimde tüm siyasi sisteme içselleştirilecekti. IMF-DB ikizlerinin telkinleri kadar, neoliberal politikalara yatkın olan Çiller (1993-96) ve Yılmaz (1997-99) Hükümetlerinin ideolojik/siyasal konumları da bu süreci hızlandırdı. Erbakan (1996-97) Hükümetinin sistemi zorlayan “Âdil Düzen Programı” ilk altı ayda uygulanamaz duruma düşerken, neoliberal yönelişle kısmen çelişen bu REFAHYOL koalisyonunun ömrü bir yıldan uzun olamadı.

Liberalizm/küreselleşme yönünde bir dönüşümün “kaçınılmaz” olduğuna ikna edilen yönetim kademeleri, 1990’ların ikinci yarısında geleceği bağlayıcı yeni taahhütlere girişeceklerdir. AB’nin üyelik havucunun cazibesiyle 1995’te Gümrük Birliği ilişkisine imza atılması ve 1996’da Birliğe girilmesi, Türkiye’deki planlama anlayışının dışına çıkılarak VII.Plan (1996-2000) metnine liberal vizyon kazandırılması ve 2000’lerde uygulamasına tanık olunacak tarımda Doğrudan Gelir Desteği’nin Plan hedeflerine alınması, 1998’de IMF ile –ihtiyaç dışı– bir Yakın İzleme Düzenlemesi gerçekleştirilmesi ve böylece 9 Aralık 1999’da imzalanacak Stand-by Düzenlemesine zemin hazırlanması, vb. bu çerçevede anımsatılabilir.

(ii) Bu dönemin ilginç bir özelliği de, zayıf koalisyon dönemlerinde ekonomi bürokrasisinin alan kazanması ve “uluslararası finans bürokrasisiyle” güçbirliğine yönelebilmesi oldu. Bürokrasinin, Osmanlı’nın son yüzyılını anımsatırcasına, yerli siyasilerin tarım ve diğer alanlardaki sözde popülizmini altedecek biçimde bir dış otoritenin devreye sokulması yönünde çalışması ve bu çerçevede IMF/DB ile yeni ekonomik düzenlemelerin devreye sokulmasını etkileyebilmesi, bu dönemin kaydadeğer yeni bir bağımlık ilişkisidir. Böylece, Türkiye’de siyasetçinin iplerinin ve ekonomide karar alma düzeneklerinin IMF/DB aracılığıyla dış hegemonik güçlerin denetimine geçmesi süreci 1998’den itibaren yeniden çalışmaya başlayacaktır.

(iii) Koalisyon hükümetleri döneminin üçüncü önemli eğilimi, merkez sağ ve merkez solun aşırı sağ lehine zemin kaybetmesiydi. Bu zemin kaybetme, önceleri, ANAP için 1987-89 sürecinde daha çok SHP ve DYP lehine çalışmış, SHP için ise 1989-1991 döneminde DSP lehine uç vermişti. RP ve MHP ittifakının 1991 seçimlerinde artış eğilimine giren oyları, henüz onyılın başında dinci-milliyetçi sağdaki yükselişi haberliyordu. 1991-1995 dönemi DYP-SHP Koalisyonu, her iki iktidar partisini aşındıran bir sürece dönüşecekti. Ama muhalefetteki ANAP da bu süreçten nasibini alacaktı. 1991-1995 koalisyonunun ekonomik ve sosyal politikalarının başarılı olamadığı, üstelik 1994 krizine yol açtığı, Güney Doğu ve Doğu’da çok yüksek insani ve ekonomik maliyetleri olan büyük bir iç çatışmanın yaşandığı ortamda yapılan 1995 genel seçimleri, iktidardaki kitle partilerinin (1995 Şubatında CHP-SHP birleşmesine rağmen) oy kaybıyla ve Refah Partisi’nin ipi birinci sırada göğüslemesiyle sonuçlandı.

DYP-SHP Koalisyonu, “tarihi bir uzlaşma” olarak topluma sunulmuştu. Gerçekte ise, merkez solun, merkez sağ güdümünde, daha fazla bir sistem partisine dönüştürülmesi alıştırmasına dönüşmüştü. 1986’da ANAP’la başlayan özelleştirmelerin bu dönemde hızlanması ve 5 Nisan 1994 kararlarıyla emekçi ve çiftçi aleyhine bir IMF programına SHP’nin angaje edilmesi, merkez solun “emek yanlısı” olma iddiasını da aşındıracaktı. 1991-1993 dönemini kapsayan birinci koalisyon protokolünün daha solda duran –ama pek de uyulmayan– hükümleri, Çiller’in Başbakanlığı döneminde hazırlanan ikinci koalisyon protokolünde metinde bile yer bulamayacaktı. Aslına bakılırsa, SHP açısından asıl kritik hata, Çiller liderliğinde 1993’te yenilenen koalisyonda yer almaya devam kararı olmuştu.

1995-96 döneminde bir yıllık ANAYOL (ANAP-DYP) koalisyonu denemesinden sonra 1996’da kurulan REFAHYOL (RP-DYP) koalisyonunun önü 28 Şubat 1997 tarihli askeri muhtırayla kesilecekti. Post-modern denilen bu müdahalenin de Atlantik ötesi uzantıları olduğu ve asıl hedefinin Büyük Ortadoğu Projesi ile bağlantılı bir “Amerikancı İslam” (“ılımlı” İslam) hareketinin inşası olduğu bugünlerde daha iyi anlaşılmakta.

İzleyen ANASOL-D koalisyonu ve DSP azınlık hükümetleri dönemlerinde kaydadeğer iki gelişme olacaktı: Birincisi, yukarıda değindiğimiz Temmuz 1998’de IMF ile uzun sürecek bir yeni bağımlılık ilişkisinin başlatılması; ikincisi, 1999’da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması (veya Türkiye’ye teslim edilmesi)... Bu sonuncu olayın önemli etkisiyle, 1999 seçimlerinde DSP ve MHP, oylarını öngörülmedik biçimde tırmandıracak ve üçlü koalisyonun bir ve ikinci sıradaki büyük ortakları olacaklardır. Ancak, sistemin henüz tam denetimi altına girmemiş olan bu koalisyon ortaklarına 1 Ocak 2000’den itibaren IMF’nin çok kapsamlı bir stand-by düzenlemesiyle çeki-düzen verilmesi ve Dünya Bankası’nın daha önce görülmedik biçimde bu programın yapısal düzenleme mimarı olarak tam gövde sahneye sokulması, Türkiye’de ekonominin ve siyasetin yeniden yapılandırmasına atfedilen önemi göstermekteydi.

2) 2000-2002 EKONOMİK VE SİYASİ KRİZİ

(i) 2000 yılında IMF ile girişilen stand-by düzenlemesi, 1998’de olduğu gibi, Türkiye bir dış ödemeler dengesi sorunu yaşamadığı yani gerekli koşullar oluşmadığı halde başlatılmıştı. Döviz kuru çıpasına dayalı –yani kademeli bir sabit kur sistemine bağlı– bu ekonomik istikrar ve yeniden yapılandırma programından, beklenebileceği gibi, daha birinci uygulama yılı sonunda büyük bir cari işlemler açığı ve bunun sonucunda güçlü bir devalüasyon ve mali krizle çıkılacaktır. Programın başında Türkiye’de varolmayan dış açık sorunu IMF programının uygulamasıyla yaratılacak ama çöküşün sorumluluğu (Anayasa kitapçığı masalıyla) yerli siyasetçilerin üzerine yıkılacaktır. 2001 Şubat çöküşünün Koalisyon Hükümeti üzerinde yarattığı korku ve panik, DB üzerinden ekonomi bakanı ithal edilmesi, daha hızlı yapısal düzenleme dayatmalarına gidilmesi (15 günde 15 yasa) ve IMF çevreleriyle anlaşma tazelenmesiyle sonuçlanacaktır. Böylece yaratılan krizin etkisiyle programın “kaçınılmazlığı” daha da vurgulanmış olacak ve Türkiye’nin elinden iktisadi/mali/kurumsal politika araçları daha kolaylıkla sökülüp alınacaktır. Ekonomik gereklere dayanmayan 2000 programının aslında bir iktisadi-siyasi şekillendirme programı olduğuna ilişkin Bağımsız Sosyal Bilimcilerin saptamaları, 2002’de Ecevit Hükümetini dağıtan siyasi krizle daha fazla paylaşılır olmuştu; bugünlerde herhalde daha bütünsel bir kavrayışın önü açılmıştır.

(ii) IMF/DB programının pek dikkati çekmeyen bir yan etkisi daha olacaktır: Bölgesel kalkınmaya aktarılan bütçe ödeneklerinin kökten sınırlanması… Üstelik, tam da büyük iç çatışma dönemi bastırılmış ve kısmen küllenmiş, örgüt itibar kaybetmiş, yani bu bölgede kapsamlı bir ekonomik ve sosyal program uygulanmasının en elverişli ortamı oluşmuşken! GAP yatırımları dahil tüm altyapı ödenekleri, AKP’nin ilk 5 yılını da kapsayacak şekilde 2007 sonuna kadar sembolik düzeylere indirilecektir. Ama bu arada IMF/DB ikizleri, sıkı koşullarla bölgeye bütçeden harcama yapılmasını engellemelerinin üçüncü yılında, manidar bir şekilde, “köye dönüş” ve benzeri projeler için bölgeye kendi üzerlerinden (Ankara’yı dışarıda bırakarak) fon aktarılmasını gündeme getirebilmişlerdi! Bu girişimler, bölgeye kaynak aktarılmasının engellenmesinin, harcama daraltıcı programın bir yan etkisinden ziyade bölgeye doğrudan müdahaleyi içeren amaç setinin önemli bir ögesi olduğunu akla getirmekteydi.

(iii) 2000-2002 döneminde muhalefet safları da ilginç bir siyasal yapılandırmaya sahne olacaktır. IMF Programı uygulamaya konulduğunda Meclis içi muhalefet sıralarında DYP ve Refah Partisi’nin uzantısı olan Fazilet Partisi (FP) oturmaktaydı. Fazilet Partisi, IMF programına daha köşeli bir karşı çıkışı dile getirmekteydi. Bu arada Fazilet Partisi’nin liderliğini ele geçirmek için aday olan A. Gül ve çevresindekiler Recai Kutan, yani Erbakan karşısında Kongreyi kaybetmişlerdi. Türkiye siyasi tarihinin çok öğretici bir örneği de bu süreçte yaşanacaktı: Kongreyi kaybedenler (ki bunlar daha sonra AKP kurucusu olacaklardır), bu sırada Fazilet Partisi’nin de kapatılması için yürütülen inceleme sürecinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na Partinin kapatılmasına destek verecek kanıtları taşıyanlar da olmuşlardı. O kadar ki, ek kanıtların çokluğu karşısında, Başsavcı ek bir iddianame hazırlamak zorunda kalacaktı! Takiyye eğitiminden geçmiş olan bu ekip, Fazilet Partisi 22.6.2001’de kapatıldıktan hemen sonra Saadet Partisi (SP)’nin 20.7.2001’de kurulmasını bekleyerek 14.8.2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurmuş olacaklardı. SP’nin milli görüş çizgisinin devamı olarak kurulmuş olması, değiştiği yolunda bir retorik geliştiren AKP’nin işine çok yarayacaktı. Böylece 2002 erken seçimlerinden bir yıl önce, iktidara ve IMF programını uygulamaya talip olacak “muhafazakâr-liberal” siyasi hareket hazırlanmış durumdaydı.

(iv) 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizleri aslında 1980 sonrasındaki neo-liberal programların ve yürürlükteki IMF/DB reçetelerinin iflâsı olmakla birlikte, Türkiye daha sağa kaydırılarak “sistem” içinde tutulacaktı. 1990’larda başlayan merkez sağın erimesi süreci 2002’de tamamlanmış oluyor; siyasal İslam daha önce merkez sağın kontrolünde bir hareket iken, şimdi merkez sağı da kontrolüne alarak tek başına iktidar olacak kıvama geliyordu. Siyasal İslam, 1995’lerdeki RP döneminde kısmen taşıdığı “anti-kapitalist” söylemin tam tersini benimseyerek neo-liberal küreselleşme ideolojisinin militan bir savunucusuna dönüşüyor, ABD’nin Irak’a müdahalesinde Kuzey Cephesi açılmasını kolaylaştırma taahhüdünü henüz iktidara oturmadan verebiliyor, böylelikle meşrûiyetini dinde, liberalizmde ve dış desteklerde bulan –ve ayrıca, bağımsızlıkçı Kemalist ideolojiyi ve cumhuriyetçi kurumsal yapıyı geriletme misyonunu da üstlenerek– yeni tür bir iktidar modeli sunuyordu. Kısacası, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, iç siyasal meşrûiyetini dış destekler üzerinden kurmaya çalışan bir bağımlı iktidar modeli, bir yıllık partileşme süreci içinde tek başına iktidara oturabiliyordu.

3) AKP DÖNEMİNİN OLUŞTURDUĞU SÜREKLİ KRİZ ORTAMI

Peki, büyük bir iktisadi-siyasi altüst oluşla açılan 2000’li yıllar, Kasım 2002 seçimlerinde koalisyonun üç partisini ve muhalefetteki DYP’yi baraj altına yollayarak ve AKP’nin çoğunluk hükümetine ortam hazırlayarak acaba yeni tür bir siyasi istikrar mı müjdeliyordu? Yoksa bu tek parti hükümetini özel kılan nitelikleri, siyasi krizi geride bırakmak yerine nitelik değiştirerek onu bu dönem için sürekli mi kılmıştı?

Gerçekte, Cumhuriyet değerleri ve kurumlarıyla çatışma içine giren ve onları kendine göre başkalaşıma tâbi tutan AKP hükümeti, Cumhuriyet döneminin en önemli siyasi krizini doğuran siyasal hareketin de adı olacaktır.

Türkiye’de 2000’li yıllarda siyasetin krizi, son çeyrek yüzyılın yükselen hareketleri olan siyasal İslam ve Kürt milliyetçiliğinin, iktidarı ve ülke gündemini belirlemeye başlamış olmasından kaynaklanmaktadır.

Siyasetin krizini alışılmadık bir düzleme taşıyan ise, her iki yükselen toplumsal hareketin de dış güçlerden medet uman ve destek alan bir yapıda oluşmasıdır. Dış destek ile bu hareketler arasında hem neden hem de sonuç ilişkisi bulunmaktadır. Bunun anlamı, Türkiye’deki siyasal krizin sadece Türkiye’nin bir iç meselesi olarak ortaya çıkıp gelişmemiş olmasıdır. Kriz büyüdükçe, yani ülke giderek daha fazla zaafa uğradıkça, dış dinamiklerin belirleyiciliği zemin kazanmakta, hattâ dış güçlerle örtük koalisyonlar kurulmakta, ülkenin bağımlılık ilişkileri derinleşmektedir.

Siyasal İslamın merkezi yönetimde 9 yıla yaklaşan damgası, yerel yönetimlerin önemli bölümünde ise 10 yıllık bir dönemin vizesini almış bulunması; Cumhurbaşkanlığı, YÖK ve kısmen yargıyı kendine bağlaması; karşı devrimci icraatında önemli tutunma pozisyonlarını (kadrolaşma, mevzuat, eğitim, sağlık, sosyal yardımlaşma ağları, dinci dernek ve vakıflar) elde etmiş olması; merkezi ve yerel yönetimlerin rant dağıtma kanallarını kontrolü altına almış olması; Ergenekon dâvasını ve telekulak fütursuzluğunu birer sindirme silahı olarak kullanma olanaklarını geliştirmesi; askeri kesimin stratejik/taktik hatalarını lehine çevirmesi ve dış istihbaratı da kullanarak TSK’yı etkisizleştirmesi/Dolmabahçe türü pazarlıklara zorlaması; vergi denetimlerinin medyaya karşı kullanılması ve böylece büyük sermayenin sindirilmesi gibi gelişmeler hem iktidarın kendine güvenini arttırmış hem de bu gücün karşısında durabilecek cepheyi daraltmıştır.

Bugün gündemde olan Anayasa paketi referandumu tam da “demokrasiyi ve yargıyı kendine göre biçimlendirme” anlayışının tezahürü niteliğindedir. Batı tipi demokrasilerde yürütme-yasama-yargı arasında kurulmuş olması gereken güçler ayrılığı, sekiz yıllık AKP döneminin de “katkılarıyla” bugün artık Türkiye’de yasama-yürütme arasında mevcut bulunmamaktadır. Yasama çoğunluğu koşulsuz bir biçimde yürütmenin emrine girmiştir. Bunun tek istisnası 1 Mart 2003 tezkeresinin oylaması olmuştur ama bunun yeni bir örneğinin oluşması olasılığı da (Anayasa’da parti kapatmanın zorlaştırılması değişikliğinin geçmemesini saymazsak) artık neredeyse yok gibidir. Ama şimdiki asıl tehdit, iktidar partisinin yargıyı da tam kontrolü altına alma isteklerinden kaynaklanmaktadır. AKP’nin Anayasa paketi tam da bunu amaçlamaktadır. Bunun gideceği son durak faşizan ve otoriter bir güç merkezileştirmesinden başka bir şey değildir ama iç ve dış dünyaya demokrasi girişimi olarak pazarlanabilmektedir. Karşı-devrimci yüzü açığa çıkan bir iktidar eliyle gerçekleştirilmek istenen bu tasarım, siyasette ve toplumda gerginlikleri büyütmekte, yargının çeşitli katmanlarını bu gerginlik içinde taraf olmaya itmekte ve TSK’yı cepheden hedef almaktadır. Bu bir çözülme sendromudur.

II- CHP’nin ÖNÜNDEKİ YENİ PERSPEKTİFLER

1) 2002-2010 SÜRECİNDE CHP’NİN TARZ-I SİYASETİ

(i) Cumhuriyet Halk Partisi, 12 Eylül dönemini saymazsak, 1999-2002 dönemini kendi tarihinde ilk kez parlamento dışında tamamladıktan sonra 2002’de iki partili bir oluşumun anamuhalefet partisi olarak sorumluluk üstlendi. 2007-2010 döneminde dört partinin grup kurduğu Meclis’te gene anamuhalefet partisi konumunu korudu. Bütün bu dönem boyunca CHP dikkatini daha çok Meclis içi muhalefet üzerinde yoğunlaştırdı. Ama Meclis dışında da “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti” kavgasının başını çekti.

Meclisteki muhalefet tarzının bazı özellikleri ve sonuçları kısaca özetlenebilir:

a) CHP, AKP’nin hukuk dışına ve özellikle anayasal hukuk dışına çıkma çabalarına karşı önemli mücadele örnekleri verdi. Özellikle 2002-2007 döneminin iki partili yapısında bu konuda üstlendiği sorumluluk daha büyüktü. Bu dönemde bağımsız bir Cumhurbaşkanı olarak Sayın Sezer’in yürüttüğü denetim çabaları da CHP’nin uğraşlarıyla tam bir tamamlayıcılık ilişkisi içinde oldu, birbirine katkı ve destek sağladı. CHP, yasama denetimini parlamentoyla sınırlı tutmayarak anayasal denetim düzeneğini sonuna kadar kullandı; AKP’nin hukuku hafife alması veya etrafından dolaşma ısrarı, bu konuda CHP’nin belki de tarihi bir rekor kırmasına yol açtı. Aynı nedenle Sayın Sezer de anayasal denetimi en çok kullanan Cumhurbaşkanı oldu. 2002-2007 dönemi Anayasal denetim bakımından bir zirve oluşturdu. Sayısal veriler de bunu kanıtlamakta (Gülen, 2009, s. 196 vd.):

– Ekim 2002-Haziran 2007 döneminde TBMM’de kabul edilen 582 yasadan (uluslararası sözleşmelerin onaylanmasına dair 327 yasa bunun dışındadır) 60’ı (%10’u) Cumhurbaşkanı tarafından TBMM’ne geri gönderildi. Bunların 28’inde Cumhurbaşkanı’nın uyarıları sonuç verdi.

– Cumhurbaşkanı, yürürlüğe giren 511 yasanın 21’i (%4’ü) için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

– CHP ise, yürürlüğe giren yasaların 103’ünü (%20’sini veya her beş yasadan birini) Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Haziran 2007’de sonuçlanan 59 davadan 35’inde iptal istemi, 11’inde yürürlüğün durdurulması istemi kabul edildi.

– Böylece AKP’nin taşınmaz malların kullanımına/talanına, özelleştirme uygulamalarına, eğitim sağlık ve sosyal güvenlik alanında hak kayıpları doğurmaya, sağlıkta piyasalaştırmaya, mali kontrol ve denetimi köreltmeye ve genel yönetimi etkisiz kılmaya yönelik pek çok yasal düzenleme girişimi Anayasa’ya aykırılık yönünden sonuçsuz kaldı.

b) Hukuka ve Anayasa’ya aykırı yasaların bir bölümüne sendikalar, demokratik kitle örgütleri, STK’lar, üniversiteler, yargı organları, CHP ve Cumhurbaşkanı Sezer ile birlikte tavır aldılar. Bu nedenle AKP’nin bazı girişimleri hukuk engeline takılmak dışında bu tür toplumsal tepkiler nedeniyle de askıya alınmak zorunda kaldı.

c) CHP, doğrudan bir emek partisi olmadığı halde, iktidarın sermaye lehine, emek aleyhine çalışma koşullarını yeniden düzenleme çabalarına, esnek çalıştırma koşullarını egemen kılma ve işçi haklarını temelden geriletme düzenlemelerine karşı sendikal konfederasyonların toplamından daha büyük bir direnç gösterdi. (İş Kanunu ve sosyal güvenliğe ilişkin düzenlemeler buna iyi birer örnektir).

d) CHP, iktidarın kamu yönetimi temel kanunu gibi düzenleme girişimleriyle, merkezî ve yerel yönetimi piyasanın taleplerine göre yeniden yapılandıran, yerelleştirme görüntüsü altında temel kamu hizmetlerini piyasa koşullarına terkeden ve yurttaş yerine “müşteriyi” koyan, kamu yönetiminin bütünlüğünü parçalayan, hesap vermekten ve denetimden kaçışı özendiren, rant kanallarını kendi yandaşlarına yönlendiren, yeni mali bağımlılık ilişkileri yaratan eğilimlerine karşı önemli başarılar elde etti (Oyan, 2004, s. 5-13).

e) CHP, son Anayasa paketine kadar, AB uyum düzenlemeleri çerçevesinde AKP’nin Meclise sunduğu Anayasa değişikliklerine, bunları iyileştirme yönündeki çabalarını sürdürerek, esas itibariyle destek verdi.

(ii) Peki CHP neyi eksik veya yetersiz yaptı? Satırbaşlarıyla sayalım:

a) Meclis dışı çalışmalara, demokratik kitle örgütleriyle ve özellikle sendikalarla ilişkilere yeterince ağırlık vermedi; seçim dönemleri dışında kitleleri toplamaya özel bir ilgi ve çaba göstermedi; toplumun AKP’ye ve büyüyen eşitsizliklere yönelik tepkisini yeterince örgütleyemedi.

b) Bu bağlamda iktidara sol perspektiften yeteri kadar yüklenemedi; halkın gerçek gündemini yakalayamadı; sınıfsal temelli muhalefetten kaçındı; salt kendi emeğiyle yaşamını kazanan ücretli ve küçük üretici kesimlerin gücünü açığa çıkaramadı veya siyaset dili kitlelerle yeterli bağı kurmasını engelledi. (Kılıçdaroğlu ile birlikte bu kesimler yeniden siyaset sahnesine çekilmeye başlandı). Buna karşılık, IMF’yi ve büyük sermaye çevrelerini karşısına almamak veya karşısındaki cepheyi genişletmemek temelinde fazla dengeci bir siyaset anlayışı götürdü.

c) Demokrasinin sınırlarını genişletmek konusunda yeterince inisiyatif kullanamadı; daha çok reaktif konumda kaldı. Örneğin seçim barajını aşağı çekme gibi ön alıcı ve iktidarın gerçekte demokrat olmayan yüzünü açığa çıkarıcı önerileri yapabilmek için genel başkan değişimini beklemek durumunda kaldı. Veya yaptığı öneriyi gündeme taşımakta yetersiz kaldı; örneğin Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmetler Kanunu’nun 35 inci maddesinin değiştirilmesi konusu Sayın Baykal tarafından önerilmiş olmakla birlikte, bu konuda ısrarcı olunmadı; oysa bu önerinin 27 Nisan 2007 e-muhtırasının hemen sonrasında CHP Grubu tarafından bir kanun teklifine dönüştürülmüş olması, CHP’ye çok büyük bir itibar sağlardı.

d) Güneydoğu veya Kürt meselesinde öneri geliştirmekte veya mevcut çözüm önerilerini topluma ulaştırmakta zayıf veya edilgen kaldı. (Kürt meselesinin çözümsüz kalması, Türkiye’nin geleceğini ipotek eder bir ortama sürüklenmesine, dıştan güdümlü adımlar atılmasına neden olmaktadır. Bu meselenin bir çözümü olacaksa, bu ancak anti-emperyalist köklerinden referans alan bir CHP tarafından gerçekleştirilebilir).

e) Parti örgütünün yeniden yapılandırılması, gençlik ve kadın kollarına dinamizm kazandırılması, yönetimlerin gençleştirilmesi konularında belirleyici adımlar atılamadı. Parti üst yönetiminin gerçek bir işbölümü temelinde yeniden yapılanması sağlanamadı. Örgüt içi demokrasinin işleyişinde daha sağlıklı, örgüte daha fazla güven duyan, önseçim veya eğilim yoklamasına daha fazla yer veren yapılar oluşturulamadı.

f) Parti kendisini iç ve dış dünyaya yeterince iyi anlatamadı; halkla ilişkilerinde yetersiz kaldı; medyanın iktidar yanlısı (veya iktidar karşısında sinen) tutumuna karşı yeterli önlemler alamadı, zamanında araçlar geliştiremedi. Özellikle dış dünyaya karşı savunma pozisyonunda kaldı; yabancı dilde yayın yapmadığı ve dış temasları daha etkili bir biçimde örgütlemediği için meydanı AKP ve onun yandaşı siyasi liberallere bıraktı.

2) CHP’NİN ÖNÜNDEKİ KRİTİK HEDEFLER

CHP Genel Başkanına yönelik olarak Mayıs 2010’da düzenlenen komplo, Türkiye’de siyasete müdahalenin sadece iktidar yapılarıyla sınırlı olmadığını bir kez daha kanıtladı. CHP bu süreçten, beklenilenin aksine, güçlenerek çıktı. Kendisine yönelik saldırıyı bir fırsata dönüştürmesini bildi. CHP’de genel başkanın sorunsuz değişimi, hem son iki yıldır toplumda yıldızı parlayan bir genel başkan adayının Parti yapısında kabul görmüş olması, hem de Partide sürekliliği temsil eden Genel Sekreter’in çabalarının birleşmesiyle mümkün olabildi. CHP’nin önünde şimdi yukarıda sayılan yetersizliklerin hızla giderilmesi durmaktadır, ki bunların bir bölümünde şimdiden önemli mesafeler katedildiği görülmektedir.

CHP’nin önünde şimdi üç kritik hedef bulunmaktadır:

Bir, 12 Eylül 2010 tarihindeki Anayasa referandumunda iktidarın sivil dikta heveslerine güçlü bir darbe vurmak;

İki, 2011 Genel Seçimlerinde iktidar olmak;

Üç, iktidar sürecinde 1991-95 döneminin yanlışlarını tekrarlamamak ve böylece birden çok dönem boyunca iktidarda kalmayı başararak AKP’nin kamu yönetiminde, yargı sisteminde, toplumsal dokuda yol açtığı tahribatı onarabilmek.

Şimdi bu hedeflere varmak için Partinin yeni örgütlenme ve siyaset yapma biçimleri üzerinde kendi iç gündemini belirlemesi gerekecektir.

3) TÜRKİYE’DEKİ DIŞA BAĞIMLI YAPININ SORUMLUSU SAĞ SİYASETLERDİR

Türkiye, 1980’de başlayan üçüncü küreselleşme dalgasına 24 Ocak-12 Eylül evliliğiyle hazırlıksız bir biçimde eklemlenmiş, dolayısıyla sınai gelişmesini tamamlamadan ticaret eksenli bir işbölümünü benimsemek durumunda kalmış; 1984’ten itibaren kamu kesimi hesapsız bir iç ve dış borç sarmalına sokulmuş; 1989’da bu defa finansal serbestleştirmeye (sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasına) koşar adım geçerek sıcak paraya yüksek getiriler sunan bir ekonomi hâline getirilmişti. Ama bu yapı onu dış şoklara açık hâle de getirdiğinden 1994 ve 1999 mali krizlerini büyük daralmalarla geçirmişti. Ardından Türkiye 2000 yılında IMF/DB ile radikal bir yapısal programa itilmiş, tarımsal yapılarda büyük tasfiyelere yol açılmış, ekonomi düşük kur-yüksek faiz kıskacına sokularak sıcak paraya ve ithalata dayalı bir yapı oluşturulmuş, büyük dış açıklara yol açan ithalatın finansmanı içinse özel sektörün dış borçlanmasından, kamu varlıklarının özelleştirilmesinden, yabancılara toprak satışından medet umulmuştur. Ekonominin dışa bağımlılığı arttıkça tıpkı Tanzimat sonrasında olduğu gibi kendisine dışardan program, “reform”, bakan ve hükümet dayatılan ülke konumuna düşürülmüştür.

Peki bu bağımlılık ilişkilerinin oluşmasında sağ ve sol siyasi hareketler arasında belirleyici farklılıklar olmuş mudur veya var olduğu bilinen farklılıklar korunabilmiş midir?

Çok partili yaşamın 60 yılının sadece 10 yılında CHP’li veya SHP’li koalisyonlar yer almıştır. SHP-CHP’nin katıldığı son hükümet koalisyonu üzerinden 15 yıl geçmiştir. Dolayısıyla, ekonomideki bugünkü dışa bağımlılık, büyüyen gelir dağılımı dengesizliği, düşen reel ücretler, artan yoksulluk ve işsizlik, çözülen köylülük ve tarım, istihdam yaratma kapasitesini yitirmiş sanayi, teknoloji üretemeyen ve hattâ teknolojik bilgiyi satın alamayan edilgen yapı, bölgesel sorunun çözümsüzleşmesi, sonuçta giderek pekişen bu bağımlı yapıda dış siyasi ödünler noktasına gelinmesi, esas itibariyle sağ iktidarların eseridir.

Yalnız burada DSP’nin siyasi sorumluluğu üzerine özel bir ayraç açmak gerekecektir. 1999-2002 döneminin DSP-MHP-ANAP koalisyonu (hattâ 1997-1999 arasındaki DSP’li hükümetler), ülkenin IMF/DB yörüngesine girmesini kolaylaştırıcı rolü nedeniyle önemli bir sorumluluk taşımıştır. Bu, 1990’lı yıllarda merkez solun sistem tarafından kuşatılmasının, bağımsızlıkçı köklerinden uzaklaşmasının doğrudan bir sonucudur. CHP/SHP hareketi şimdiye kadar bu kadar kritik bir kopuşa sürüklenmemiştir. Her ne kadar 1991-95’in SHP’li koalisyonlar döneminde Partili bakanların bir bölümünde liberal basıncın etkisiyle eksen kaymalarından söz edilebilirse de, bu sağa kayma, 2000’lerde IMF ile girişilen tarzda bir teslimiyet çizgisine asla varmamıştır.

Tekrar başa dönülürse, bugün ekonominin ve toplumun yaşadığı sorunların asıl kaynağı, sağ siyasi hareketler ve onların dış dünyayla kurdukları bağımlılık ilişkileridir. Son sekiz yılın dinci-liberal sağ iktidarı, bu bakımdan geçmiş tüm sağ iktidarlardan nitelik olarak farklı bir teslimiyet çizgisinin meşrulaştırıcısı olmuştur. Bu bakımdan kendisine biçilen rolü layıkıyla oynamıştır da denilebilir. Ama içerde zayıflama belirtileri, dış politikada zaman zaman kontrol dışına çıkan eksen kaymaları, dünya hegemon gücü açısından, bir alternatifinin de hazır tutulması ihtiyacını büyütmektedir.

4) EKONOMİDE SADECE MAKİNİST DEĞİL RAYLAR DA DEĞİŞMELİDİR

Bir CHP iktidarının sol karakterinin en temel ayırım çizgisini, uygulamaya talip olacağı ekonomik program oluşturacaktır. Bu durumda bazı sorular akla gelmektedir:

AKP’nin “solda” bir simetriğinin oluşturulması niyetleri devam etmekte midir? AKP’ye Kemal Derviş çizgisinde liberal sol bir alternatif hazırlama çabaları son bulmuş mudur? CHP’yi yeniden şekillendirme çabaları acaba tek hamlelik bir operasyon muydu, yoksa bunun devam senaryoları yazılmakta mıdır? AKP’nin uyguladığı IMF politikalarını (Mayıs 2008 sonrasında IMF’siz IMF politikalarını) daha iyi uygulamaya talip olmak çizgisine indirgenmiş liberal bir CHP ekonomik programı uzak bir olasılık mıdır? Bu can alıcı soruların ucu bugün için açık mı, yoksa şimdiden doyurucu karşılıkları var mı?

Bize göre, CHP Genel Başkanı’nın bir halk iktidarını, toplumun en savunmasız katmanlarının taleplerine öncelik veren bir halkçı düzeni sürekli vurgulamasının gösterdiği ilk şey, CHP’yi liberal bir programa sıkıştırmanın güçlüğüdür. Esasında Türkiye’nin “mali kural” gibi bütçe sınırlamaları içine sokularak, tarımda, bölgesel kalkınmada, sanayide, sosyal güvenlikte, yoksullukla mücadelede iddialarını gerçekleştirmesi beklenemez. Bölüşüm öncelikleri olan sol bir programı benimseme durumundaki CHP’nin bu tür kısıtlar altına sokulması hiç beklenmemelidir. Dış ve iç sermaye çevrelerinin telkinleriyle sağ iktisadın en radikal kanadının anayasal iktisat zorlamaları içine hapsolmuş bir Türkiye, emek yanlısı politikalar uygulamaya hazırlanan CHP’nin Türkiye’si olamaz.

Bugünkü yapısal sorunlarından kurtulabilmesi için Türkiye’nin kendisine yeni bir yol çizmesi gerekmektedir. Daha iyi bir lokomotife değil, doğru hedeflere döşenecek yeni raylara ihtiyaç vardır. Dünya bugün neo-liberal küreselleşme modelinin tıkandığını fark ederken ve bu modele etkili düzeltmeler getirmeye çalışırken, dış ekonomik ilişkilerde yer yer korumacı önlemlere geri dönüşler olurken, devletin piyasalara müdahalesi kaçınılmazlaşırken ve hattâ olası bir neo-liberal dönem sonrasının koşulları tartışılmaya başlanırken, Türkiye’yi bugün yöneten muhafazakâr-liberal zihniyetin büyük bir imanla bağlı kaldığı modelin aşılmasını da CHP’nin gerçekleştirmesi gerekmektedir. Gerçi Türkiye’de yaklaşık 10 yıldır uygulanan ekonomik programın sonuna gelindiğini ve yeni politikaların gerekli olduğunu –hiç olmazsa aşırı değerli TL’den, bunun sonucu olan dışa kanamadan ve dış açıklardan kurtulma gereğini– şimdi artık birçok çevre dile getirmektedir; ama CHP’nin savunması gereken daha köklü bir dönüşümdür. Hindistan, Çin, G. Kore gibi Uzakdoğu örnekleri, Latin Amerika deneyimleri, son 30 yılda uluslararası finans kuruluşlarının önerilerine uyanların değil, uymayanların küresel sistemden daha kazançlı bir biçimde yararlanabildiklerini kanıtlamıştır. Şimdi bunun Türkiye modelini oluşturmak niçin mümkün olamasın?

İşte tam bu noktada CHP’ye tarihi sorumluluklar düşmektedir. Türkiye’ye gerekli olan, öncelikle bir zihniyet devrimidir. Kendi aklına ve gücüne güvenmeyi; bağımsızlığı ve ülke çıkarlarını öncelikli olarak koruma reflekslerini geliştirmeyi yeniden öğrenmek ve bunu ülke insanının tüm davranış kodlarına içselleştirmek konusunda CHP’ye tarihî bir düzeltme görevi düşmektedir.

5) CHP, AVRUPA SOSYAL DEMOKRASİSİYLE AYNI EKONOMİK PROGRAMI SAVUNAMAZ

Avrupa sosyal demokrasisi, 1980 sonrasındaki yeni küreselleşme sürecinde çeşitli Avrupa ülkelerinde uzun iktidar deneyimleri yaşadı. Bu partiler, sistemin egemen blok tarafında yer alan ülkelerini, bu bloğun ortak çıkarları doğrultusunda, küresel sisteme entegre olarak yönettiler. Bu, Batı’nın sosyal demokrat partilerinin liberalleşerek iyice sistem partilerine dönüşmelerine, sistem tarafından tamamen ehlileştirilmelerine yol açtı. Onların bölüşümcü hedefler doğrultusunda devlet müdahalelerini ve kamu harcamalarını savunan ilkelerini, dünyada kalkınmacı politikaları destekleyen ve küresel dengesizliklere karşı tavır alan üçüncü dünyacı dayanışmalarını, ulus-aşırı şirketlere karşı eleştirel konumlarını tarihe gömdü; tüm “sivri” uçlarını törpüledi. Bu partiler, iktidar deneyimleri sırasında, hâlâ bağımsızlık reflekslerini yitirmemiş, özelleştirmelere karşı eleştirel konumu benimseyen gelişmekte olan ülkelerin sol partilerine soğuk bakmaya başladılar. Aralarındaki çelişkiler giderek uzlaşmaz bir noktaya sürüklendi. Bunu kendi çıkarları açısından gidermenin yolu, gelişmekte olan ülkelerdeki merkez sol hareketleri de sistem partileri haline dönüştürmekten geçiyordu. Bunu başardıkları yerler oldu. Türkiye sağı açısından tam başarı elde edilirken, Türkiye solu açısından ancak kısmi ve geçici başarılar elde edilebildi; Türkiye solundaki bağımsızlık refleksleri tam olarak köreltilemedi. İşte AB sosyal demokrasisinin CHP karşıtlığı ve 2000’lerdeki AKP sevdası bu koşullarda yeşerdi.

Gelişmekte olan ülkelerde sol-demokrat partilerin iddia ve taleplerini, işgüvencesini sağlamaya, kayıtdışılıkla mücadeleye, Dünya Bankası tarzı yoksulluk programlarına ve kendilerine önerilen kimlik/cinsel eşitlik siyasetine indirgemeleri yeterli ve doğru bir mücadele pozisyonu oluşturmamaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde, bu arada Türkiye’de, kamu ekonomik girişimlerini (KİT’leri) tamamen tasfiye edecek, kamu harcamalarındaki artışı sınırlandıracak ve özellikle kamu yatırım ve kamu sosyal harcamalarını sınırlayacak tarzda tasarlanacak bir “kamuda yeniden yapılandırma” modeline sol-demokrat partilerin angaje olmaları veya kamu ekonomisinin bu yönde şekillendirilmesine kayıtsız kalmaları mümkün değildir. İki nedenle:

Birincisi, bu ülkelerde gerek devletin gerekse sosyal devletin boyutu esasen çok küçüktür; dolayısıyla devletin küçültülmesi yaklaşımı anlamsızdır. Ama daha da önemlisi, anlamsızlığın ötesinde yanlıştır. Yanlıştır, çünkü, faiz harcamaları dışarıda tutulduğunda, gelişmekte olan ülkelerde kamu harcamalarının millî gelir içindeki payı gelişmiş ülkelerdekinin yarısı bile değildir; oysa gelişmiş ülke olmanın olmazsa olmaz koşulu kamu hizmetlerinin geliştirilmesidir; dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerde devletin güdük olan boyutu büyütülmelidir; yani iddia edilenin tam tersi yapılmalıdır. Sosyal ve ekonomik yönlü kamu hizmetlerinin geliştirilebilmesi ve bölgesel dengesizliklerin aşılabilmesi içinse devletin çok yönlü mali/ekonomik araçlara gereksinimi vardır.

Türkiye gibi ülkelerde sol-demokrat partilerin devletin küçültülmesi ve/veya merkezi yönetimin yetkilerinin yerel yönetimler lehine ufalanması yaklaşımına kolayca kapılmamaları gereğinin ikinci nedeni, gelişmekte olan ülke devletlerinin dış dünyaya karşı belirli bir bağımsızlık alanına sahip olabilmelerinin olmazsa olmaz bir varlık ve egemenlik koşulu olmasındandır. Bu da ancak ulus-devlet olma konumunu koruyabilmekten geçmektedir. Ancak bu şekilde yabancı ülkelerin ve ulus-aşırı şirketlerin basınçlarına karşı direnebilecek çapta kurumsal bir yapı ayakta tutulabilir ve stratejik ekonomik alanlarda tutunma pozisyonları ve gerekirse kamu girişimleri korunabilir.

***

Batı’nın sosyal demokrat partileri bugün toplumlarına merkez sağdan farklı bir toplum projesi sunamamanın derin krizini yaşıyorlar; bu nedenle Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da, İngiltere’de vs. iktidarı kaybettiler. Bu nedenle artık başka ülkeler için bir rol modeli olma cazibesini de yitirdiler. Gerçi başta İngiltere olmak üzere Batı Avrupa’nın dünyanın hegemon kutbu olarak oynadığı tarihi rol ve bu ortamda yeşeren sosyal-demokrasinin özgül karakteri, onun hiç bir zaman kendi dışında tekrarlanabilir bir model olmasına pek olanak vermiyordu. Son 30 yılın deneyimleri bu özgüllüğü daha da pekiştirdi. Bu bağlamda “sosyal-demokrasi”nin bir kavram olarak dahi, gelişmekte olan ülkelerde ve bu arada Türkiye’de Batı Avrupa’daki anlam kalıbı içinde kullanılmasının kavramsal ve tarihsel olarak sorunlu olduğu ifade edilebilir.

CHP gibi anti-emperyalist bir Kurtuluş Savaşı içinden geçerek kurulan ve bağımsızlıkçı karakteri başat olan bir siyasal formasyonun, Batı’nın hegemonik ilişkilerinin sağladığı dış artık ürünle bölüşümcü politikalar uygulayabilen siyasal formasyonlarıyla aynı dili kullanması, aynı ortak noktalardan hareket etmesi sanıldığından daha zor olabilir. Ama CHP’nin daha sol bir çizgiyi temsil ettiğini kavramak o kadar da zor olmayabilir.

Eğer bugün bile CHP’ye model olarak Batı Avrupa sosyal demokrasisi gösteriliyorsa, Türkiye’nin liberalleri Avrupalı kimi sosyal demokratlardan veya Avrupa Sosyalist Partisi’nin bazı yönetim kademelerinden gelen işaretlerle CHP’yi yargılamaya kalkışıyorlarsa, bunun ideolojik bir zorlamadan başka bir şey olmadığını ve arkasında öncelikle Avrupa’nın derin çıkar ağlarının bulunduğunu kabul etmek gerekecektir.

Batının sosyal demokrat partileri kendi sorunlarına çözüm üretemezken, bazen eski sömürgeci alışkanlıkların da etkisiyle, gelişmekte olan ülkelere program dayatmaya, daha da kötüsü, IMF/DB programlarını önermeye eğilimlidirler. Oysa, eşitsizlikleri derinleştiren mevcut küreselleşme biçimine eleştiri yönelten, küreselleşmeye sosyal bir alternatif kazandırmaya çalışan siyasal hareketlerin dünya çapında taban kazanması, Batı Avrupa sosyal demokrasisinden değil, özellikle gelişmekte olan ülkeler üzerinden, Türkiye’den, Latin Amerika’dan ve benzeri coğrafyalardan güçlü bir destek alarak inşa edilebilecektir. Bu bakımdan, CHP’nin küresel sistem tarafından şekillendirilmeye karşı kendini koruması sadece kendi geçmişi ve geleceği açısından değil, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, hattâ dünyanın geleceği açısından kritik bir öneme sahiptir.

Bugün gelinen noktada, son yılların bütün kazanımlarını korumak ve geliştirmek kaydıyla, CHP’nin yeni anlayışlarla, yeni çalışma yöntemleriyle, yeni örgütlenme biçimleriyle, yeni kadrolarla ve kuşkusuz yeni liderliğiyle doğru hedeflere yürümesi zorunluluğu kendini dayatmıştır. “Siyasal İslam”ın iktidara kök salmasını durdurmanın önemi, Türkiye için, CHP’nin başarı veya başarısızlığıyla ölçülemeyecek kadar yaşamsaldır. Bu beklentiye cevap vermek sorumluluğu Parti yönetiminin ve örgütünün omuzlarındadır. CHP, bilinçle, kararlılıkla, doğru seçilmiş kadrolarla, emekten yana bir programla bu tarihsel sorumluluğu yerine getirmek göreviyle karşı karşıyadır.

***

KAYNAKLAR

Gülen, Fikret (2009), “AKP’nin İktidar Olduğu Dönemde Yasama Faaliyetleri (2002-2007)”, İlhan Uzgel, Bülent Duru (der.), AKP Kitabı, Bir Dönüşümün Bilançosu, Phoenix Yayınevi, Ankara, s.195-224.

Oyan, Oğuz (1999), “Devleti Yeniden Biçimlendirme Çabaları ve Sendikal Tavır”, Türk-İş Yıllığı 99, 2 inci Cilt: Yüzyıl/Binyıl Biterken Dünyada ve Türkiye’de Durum, Türk-İş Araştırma Merkezi, Ankara, s. 13-28.

Oyan, Oğuz (2004), “Türkiye’de Kamu Yönetiminin Yeniden Düzenlenmesi: Bir ‘Reform’ Aldatmacası”, CHP Yerel Yönetim Dergisi, Sayı 10, Aralık 2004, s. 5-13.

Oyan, Oğuz (2008), Bizim Düşlediğimiz CHP. CHP’de Liberal Kuşatmaya Geçit Yok, 26-27 Nisan 2008 tarihinde toplanan CHP’nin 32. Olağan Kurultayı’nda dağıtılan broşür, 24 s.