Küresel kriz, Yunanistan, AB ülkeleri ve Euro

GENEL MANZARA

2008 yılının sonlarına doğru ABD’de finans kesiminde patlak veren ve kısa sürede ABD’de reel kesime geçen, daha sonra da AB bölgesine sıçrayarak tüm yerküreye yayılma eğilimi gösteren küresel krizin sona geldiği tahminleri yapılırken, bu kez de Yunanistan’da derin bir kriz başgösterdi ve başta Almanya ve Fransa olmak üzere, IMF’nin de desteği ile, tüm AB ülkelerini tedirginlikle yangını söndürmeye yönlendirdi. İş bununla da bitmedi, bu kez de İspanya ve Portekiz’de çalışanların gelirlerinin geriletilmesi projeleri gündeme geldi. Bu arada İngiltere’de oluşan çok büyük boyutlarda kamu açıkları da ilgilileri telaşlandırdı.

Farklı evrelerde farklı boyutlarla ortaya çıkan kriz dalgalarına karşı alınan önlemlerin etkilerinin tam olarak tartışılıp bir karara bağlanmasına mahal kalmadan, peşpeşe patlayan dalgalar kamu yetkililerini şaşkına çevirirken, dünya çapında rezerv para olarak kabul edilen doların patronu FED (ABD Federal Merkez Bankası) kabaran dalgalar arasında kendisine kesin bir rota çizmekten âciz kalmakta ve akademik çevrelerden de çok yoğun eleştiri oklarına hedef olmaktan kurtulamamaktadır.

ABD’de akademik çevrelerin ünlü simaları da krizi ve krize karşı alınan önlemleri yorumlarken, kimi zaman meslekdaşlarını suçlamaktan, kimi zaman da ekonominin iyi yönetilmediği gerekçesi ile yöneticileri hedef almaktan kaçınmamaktadırlar. Ancak, bundan üç beş yıl evvel birilerinin kalkıp da Merkez Bankaları siyasetten bu denli bağımsız olamaz ya da piyasalar bu kadar serbestleştirilmeyip üzerlerinde kısmî devlet denetiminin bulunması kaçınılmazdır ya da finansal işlemler denetlenmelidir gibi savlar ileri sürseydi, bugün tam da eleştirilerini bu noktada yoğunlaştıran tüm profesyonel ekonomistler şiddetle karşı çıkar ve bu eleştirileri yapanları geçmişte kalmış fikirlerin nostaljik temsilcileri olarak nitelerlerdi.

Kapitalizmin üçüncü derin krizini yaşama şansına kavuşmuş olan, küreselleşmecilerin ifadesiyle eskilerde kalmış fikirlerin nostaljik temsilcisi konumundaki ekonomistlerin en büyük şansı ve hattâ zaferi “küreselleşme”yi ve onun kurallar manzumesi olan “Vaşington Uzlaşması”nı insanlığın büyük bir zaferi gibi dalgalandıran ve kimseye söz hakkı tanımayan Nobel-yaldızlı profesyonel akademisyenlerin ne hallere düştüğünü görmek olmuştur! Halklara yazık olmadı mı? Tabii ki, oldu! Keşke onlar da siyasal tercihlerini farklı biçimlerde yapabilecek bilinç düzeyine ulaşmış olsalardı! Dileyelim ki, tüm yaşanan acılar ekonomik sistemde köklü bir dönüşüme yol açamasa da, hiç değilse büyük kitleler için “yanlış bilinç”ten kurtulma kapılarını aralamış olsun! Halklar, aralanan bu kapıdan kapitalizmin olgunlaştıkça nasıl saldırganlaştığını ve dünyamızı üçüncü kez bir paylaşım savaşına dahî sürükleyebilecek kadar pervasız olduğunu idrak etsin! Halklar, aralanan bu kapıdan görsün ki, kapitalizmin asıl dürtücü gücü insana ya da topluma hizmet endişesinden değil, tam tersine, önündeki tüm engelleri yıkarcasına aşarak kendi birikimini ve gücünü pekiştirme hedefinden gelmektedir. Böyle bir sistemin bireysel haklar alanında olduğu kadar siyasal düzlemde de demokrasi kurallarıyla bir alâkası yoktur.

ÇEKİRDEK DOKU

Su yüzüne çıkan görüntüleri Platon’un “mağaralardaki hayaller” görüşüne benzeterek, sadece hayallerin yüzeysel tanımlanmasıyla yetinmeyip, diyalektik metodla, çekirdek dokudaki oluşumlarını ele alarak, yaşadığımız krizi, krizin çevreye yayılım sürecini, krize karşı geliştirilen ve alınan önlemlerin çözümlenmesini yaparak ancak meseleyi anlaşılabilir ve daha ileri boyutlarda tartışılabilir konuma getirebiliriz. Açıktır ki böyle bir çözümleme, sistem-içi bakış ya da sisteme eleştirel bakış açılarından farklı olacaktır. Ben buradaki çözümlemeyi, sisteme eleştirel bakış açısından yaparken, aynı zamanda, yeri ve sırası geldikçe de, sistem içi eleştirilere de yer vererek, bu tür yaklaşımların oluşumu açıklamadaki yeterlilik gücünü test etmeye, daha doğrusu yetersizliklerini göstermeye çalışacağım.

Yaklaşık bir buçuk yıl evvel, Aralık 2008 yılında bu dergide kriz konusunu tartışırken şöyle bir tanımlama yapmışım: “.... birikim dürtüsü ile tetiklenen sermayedar piyasa için üretim yaparken, bir yandan sermaye birikimi nedeniyle hızlı ve yüksek miktarda üretim gerçekleştirmekte, diğer yandan da (sermayelerarası rekabet sonucunda) makinalaşma nedeniyle daha az emek kullanarak işsizlik yaratmakta, böylece artan üretime karşın piyasaların (üretimdeki artış hızında) genişlemesini engellemektedir. Üretim sürecinde istihdam edilen emek ile sermaye arasındaki gelir bölüşümünün teknoloji düzeyi yükseldikçe emek aleyhine gelişmesi de piyasaların daralmasında önemli bir faktördür.” Bu açıklama şu iki noktayı çok net olarak ortaya koymaktadır: (1) krizler sermaye dokusunun işleyiş sürecinde oluşan arz ve talep dengesizliği sonucunda ortaya çıkan sistemik bir olgudur; (2) eğer birinci sav geçerli ise, krizlerin önlenmesi dışsal önlemlerle olanaksız olup, ancak sermayenin mülkiyet biçiminin ve böylece gelişim sürecinin denetlenmesi ile mümkündür! Kriz ve krize karşı alınan önlemlerin analizinde sistem-içi ve sistem-dışı bakış açıları arasındaki temel fark da bu savdan kaynaklanmaktadır.

Hal böyle olunca, bence, önce “kriz” sözcüğü etrafında şekillenen bir yanlış algılamayı düzeltmemiz gerekmektedir. Genelde, biz kriz olgusunu bir tür patlama ya da çöküş olarak algılıyoruz, çünkü sistemdeki patlama anı bilincimize çıkmaktadır. Oysa, aynı deprem olgusunda olduğu gibi, krizler de belirli bir zaman kesitinde birikim yapıp olgunlaştıktan sonra patlama şeklinde tezhür etmektedir. Krizlerin birikim aşamasına “kronik kriz”, patlama aşamasına ise “akut kriz” dersek, krizlerin sermaye birikim sürecinde devamlı yaşanan bir olgu olduğunu ve kapitalizmin temel dürtüsünün de sermaye birikim süreci olduğu kabulünü yaparak, kapitalizmin kriz üreten patolojik bir yapıya sahip olduğunu rahatlıkla ileri sürebiliriz. Algılama düzeyi itibariyle akut patlamaların dikkatimize giriyor, buna karşın kronik kriz aşamalarının bilinç dışında kalıyor olmaları, bunların sistemik anti-kriz mekanizmaları ile perdeleniyor ve erteleniyor olmasından kaynaklanmaktadır.

Kapitalizm kronik krizini reel sektörde, sermayenin organik bileşiminin emek aleyhine değişmesi ve bu sürece bağlı olarak yaşanan arz ve talep arasında giderek açılan farktan kaynaklanan kâr sıkışması nedeni ile yaşarken, devamlı olarak talep yönünü destekleyici ve kronik krizin akut hâle dönüşmesini engelleyici politika önlemleri geliştirmiş ve bunları başarılı bir şekilde devreye sokmuştur. Kriz erteleyici en masum ve dikkat çekmeyen önlem reklam sektörünün gelişmesidir. Reklam sektörünün kapitalist sisteme katkısı, bir hizmet sektörü olarak ek istihdam yaratmasından çok, talep düzeyini yükselterek piyasada oluşan durgunluğun önünü almasından kaynaklanmaktadır. Lionell Robbins’in iktisat öğretisi tartışmalarında “sonsuz ihtiyaçlar” kavramını ön plâna çıkarmasının tarihsel dönemine (1932) baktığımızda, böyle bir atılımda kapitalizmin piyasaların genişletilmesine olan ihtiyacının rolünü açıkça görürüz.

Kapitalizmin piyasaları genişletme politikasının en güçlüsü, Keynes’in ünlü Genel Teori başlıklı eserine dayanılarak, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında Batı dünyasında uygulamaya koyulmuş olan “sosyal devlet politikaları”dır. Birinci Paylaşım Savaşı, 1917 Devrimi ve 1929 Krizi kapitalist dünyayı dehşete sürüklerken, Keynes’in Marx’ın teorisini tersinden okuyarak ünlü eserini yayınlaması sisteme bir süre için rahat nefes aldırmıştır. Marx’ın “üretim fazlası” görüşünü Keynes’in “tüketim noksanı” olarak yorumlaması ve eksik tüketim alanının kamu bütçesi operasyonları ile doldurulması önerisi, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında kapitalist dünyaya “pembe dönem” olarak adlandırılan bir dönem yaşatmıştır. Bu proje sermaye dışı kesime üretim araçları mülkiyetine girme olanağı vermeden, kamu kesimi alanının genişletilmesi ve açık bütçe politikaları yoluyla salt gelir dağılımının bir miktar düzeltilerek piyasaların genişletilmesi amacını gütmekte idi. Dönemin koşullarına baktığımızda, bir yandan komünist dünyanın genişlemesi, diğer yandan yoğun emekçi mücadeleleri ve özellikle de sermayenin sonu gelmez piyasa talepleri sosyal politikaların önünün açılmasını kolaylaştırmıştır. Bu yönü ile bir tür aldatmaca ve sipariş sistem olarak görülmesi gereken sosyal devlet politikalarının sermaye dışı kesimlere fazla bir şey kazandırmadığı gibi, tam tersine, tarihin sermayeden yana akışını kolaylaştırdığını ileri sürmek yanlış olmasa gerek. Nitekim, günümüzde komünist korkusunun olmaması ve yoğun emekçi mücadelelerinin yaşanmaması yanında, sermayenin piyasa gereksinimi de küreselleşme ile karşılandığından sosyal devlet politikaları derin bir kriz içindedir. Görülüyor ki, bir kazanım diye adlandırılan sosyal devlet politikaları da, buradaki konumuz açısından, sermayeye yönelik piyasayı genişletme hizmetinden ve böylece kronik krizin akut safhaya geçmesini önlemeden öte bir işleve sahip değildir.

Keynesyen talep-yanlı piyasaları genişletici politikalar sonucunda ulus-devlet sınırları içinde sermayenin daha da büyüyerek olgunlaşması, daha ileri düzeyde büyüyebilmesi için ulus-devlet sınırlarının aşılmasını zorunlu kılmıştır. Sosyal devlet politikaları devreye sokulduğunda nasıl toplumlar hak elde ediliyor sevincine ulaşmışlarsa, günümüzde yaşanan küreselleşme olgusu da bir medeniyet yürüyüşü aşaması olarak halklara tanıtılmaktadır. Oysa, en basit anlatımıyla küreselleşme; kâr sıkışıklığı krizine girmiş olan merkez sermayenin bir yandan faktör piyasalarını diğer yandan da ürün piyasalarını genişletmek amacıyla tüm yerküreye yayılma dayatmasından başka bir şey değildir.

Piyasaları genişletici ve kronik krizleri önleyici önlemler kategorisinde hızlı manevraları ile devreye giren bir sektör de finastır. Aynen reklam alanında olduğu gibi, finans sektörü de bir yandan yeni istihdam alanı olarak görülebilir olmakla beraber, bu sektörün sistem bağlamındaki asıl işlevi, toplumun gelecekteki gelirini şimdiye çekerek, piyasaları genişletmektir. Zira, finans sektörünün yapısı ve işleyişine baktığımızda, reel sektörde oluşturulan “artık değer”in kredi olarak piyasaya enjekte edilerek, yeni tüketim ve bunun kamçılayacağı üretim alanları açmak, yâni sömürü alanlarını genişletmek, bunu da belirli bir faiz (sömürü) karşılığında bireylerin gelecek dönem gelirleri üzerine ipotek koyarak yapmak demektir. Finans sektörünün reel sektörden daha hızlı gelişmesi ve sistemi ani şoklara sokması salt bu sektördeki işlemlerin elektronik hızda yapılıyor olmasından değil, bu sektöre girenlerin kapitalist dürtü ile davranış sergilediklerinde reel sektörde bulunmayan ek olanaklardan yararlanma şansına sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, reel sektör, reel üretim bazında genişleme ve yayılma olanağına sahipken, finans sektörü bilanço ve kâğıt üzerinde yayılma imkânını kullanabilmektedir. Reel üretim tabanında bir kredi enstrümanı, bir başka finans kurumuna belirli bir iskonto haddinden satılarak yeni kredi olanağı yaratılabilmektedir. Her kredi olanağının finans sektörü ve yöneticilerine yeni kazanç sağlama kapısı olarak yorumlandığında, finans sektörünün ne denli hızlı büyüyebileceğini, hatta reel sektör tabanından uzaklaşabileceğini görmek zor olmasa gerek. Bunun da ötesinde, yanlış öngörülerle oluşturulmuş değersiz tabanlı krediler ya da zamanla geri dönüş olanağı kalmadığından dolayı değersizleşen krediler (subprime mortgages/credits) dahi yine belirli bir faiz haddinden iskonto edilerek başka kredi kurumlarının aktifinde yer aldığında, aktife dayalı yeni kredi olanakları yaratılmış olmaktadır.

Böylece kar topu gibi yuvarlanarak büyüyen, büyüdükçe hem finans hem de reel sektör değerlerinde balonlar yaratan, ancak reel sektördeki değişim değerleri itibariyle üretici sektör tabanından uzaklaşan finans sektörü en ufak bir halkadaki kopuşta peş peşe yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya gelmektedir. Finansal sektörün bu denli tehlikeli boyutlarda büyümesi, her kumar oyununda olduğu gibi, oyun sürerken kimsenin dikkatini fazla çekmediği gibi, tam tersine, kumarı kızıştırarak, akan çeşmeden kaplarını doldurmaya çalışan avantacıları da coşturabilmektedir. Krizin ilk aşamalarında milyarlarca dolarlık değer kayıplarının ortaya çıktığını ifade etmek, aslında reel bir değerleme olmayıp, reel sektörde karşılığı olmayan hayalî köpük değerlerin gerileyerek söndüğünü ve ilk değerlerine gerilediğini ifade etmektir. Nitekim, ABD’de mortgage borçlarının ödenememesi yorumu, kredi borcunun ne borçlunun emek değeri karşılığı ile ne de bizzat ipotekli taşınmazın piyasa değeri ile ödenebilir olduğu şeklindedir. Kredi sahibinin emek değeri, kapitalist sistemde reel sektörde yaratılmış olan bir reel değeri, taşınmazın piyasa değeri ise bu varlığın başka bir reel değerle değişim oranını gösterir. Başka bir deyişle, her iki değer de, reel sektörde değişim karşılığı olan değerdir. Balonlaşmış finansal borcun ödenememesi, yaratılmış balonun reel bir değişim değeri olmadığını göstermektedir. Bu itibarla, krizin ilk anında milyarlarca finansal değerin gerilediğini ya da değersizleştiğini ileri sürmenin fazla bir anlamı yoktur, zira o değerler zaten gerçek değer ifade etmeyip yapay olarak şişmiş değerlerdir. Finansal alandaki balonların patlaması, ilk ağızda, ekonomide reel bir kayba işaret etmiyor olmakla beraber, ekonomide gelir dağılımını değiştiriyor olabilir. Şöyle ki, elindeki kâğıt değerli iken bunu nakde çeviren ya da ipotekli evinin değeri şişmişken evi satan bireyler, piyasa dalgalanmaları karşısında geç davranan bireylere göre avantajlı konumda olurlar. Ancak, krizin ikincil reel etkisi ve psikolojik olarak gelişen diğer etkilerinin reel sektörü geriletmesi krizin reel etkileri olarak görülür.

Reklam sektörünün gelişmesine, sosyal devlet politikalarının yaygınlaştırılmasına, finans sektörünün reel sektör tabanından koparcasına olağanüstü büyümesine rağmen, öyle anlaşılıyor ki, tüm talep yükseltici işlevlerle devreye sokulmuş olan politik ve ekonomik araçlar yetmedi ki, 2008 krizi patlak verdi. Yâni, operasyon arz yönüne dönmüş oldu! Ya da, Harry Magdoff’un deyimi ile “Sömürgesiz Emperyalizm Dönemi” başlatılmış oldu! Küreselleşmenin ardından derin krizin gelmesi, hiç bir şekilde salt finansal balonlarla açıklanamayacak bir oluşumun sonucudur. Bu oluşum, talep desteklerinin yetersiz kaldığı aşırı olgunlaşmış kapitalist dönemde artık bazı sermaye dokularının değersizleştirilerek, arz ayarlamasının kaçınılmaz olduğunun işaretini vermektedir.

Ekonominin yükselme dönemlerinde küreselleşme politikaları yoluyla çevresel ekonomileri emperyalist ilişkilerle sömüren merkez ekonomiler, kriz dönemlerinde de yine küreselleşme politikalarıyla krizin maliyetini çevreye saçarak hafifletme yoluna gitmişlerdir. Kapitalizmin en olgunlaşmış ve en kırılgan dokusunda patlak vermiş olan kriz, küreselleşme sürecinde hızla çevresel ekomilere yayılırken, merkez ekonomilerin aldığı önlemlerin merkezdeki yıkıcı etkisi çevresel etkilerle hafiflemekte, çevre ekonomilerin aldıkları önlemler ise yine çevresel etkilerle merkeze önemli avantajlar sağlamaktadır. Reel ve finans sektörlerinin çok sıkı şekilde birbirine bağlanarak, küresel düzlemde bir tür üretim ve finans zinciri oluşturması sonucunda olumsuz etkiler güçlü alanlardan zayıf alanlara, olumlu etkiler ise ters yönde haket etmektedir. Örneğin, ABD’de krizin ilk şokunu hafifletebilmek için FED milyarlarca doları piyasalara saçarken, doların uluslararası rezerv para olma niteliği nedeniyle ABD’deki enflâsyonist etkisi gereği biçimde hissedilmemiştir. Buna karşın, Türkiye’de otomotiv sektöründe getirilen ÖTV indirimi de yurt içi ve yurt dışı üretici ve imalatçılara önemli yeni faaliyet alanı sağlamış oldu. Görülüyor ki, üretim ve finans süreçlerinin uluslararası düzlemde birbirine zincirleme bağlanması, yükseliş ve kriz dönemlerinde, farklı şiddetlerde olmak üzere, daima güçlü para ve güçlü üretim alanı lehine olumlu sonuç yaratmaktadır.

KRİZİN AVRUPA AYAĞI VE YUNANİSTAN

ABD’de patlak veren krizin derhal AB ekonomilerine yansımasını bir sıçrama olarak değil, potansiyel kriz ortamının ufak bir ateşleme ile açığa çıkması şeklinde yorumlamanın daha doğru olduğu kanaatindeyim. Zira, AB bölgesi de, ABD’den geri olmakla beraber, dünyanın ileri kapitalist bloklarından biri olduğu ve uzun süredir durağanlık aşamasında bulunduğu bilinmektedir. Euro alanında en geri ekonomiler topluluğu olan Doğu Avrupa ülkelerinin son krizde çöktükleri de bilinmektedir. Batı Avrupa ekonomileri tarafından finansal genişleme ve reel üretim destek alanı olarak devreye alınmış olan Doğu Avrupa ekonomileri, finansal krizin yaygınlaşması neticesinde ilk çöküş sinyallerini veren ekonomiler konumunda idiler. Euro para birliği Fransa ve Almanya’yı görece avantajlı kılarken, güçsüz ekonomileri zor durumda bıraktı. Güçlü ekonomilerin yan kuruluşları ve finansal operasyonları ile ayakta durmaya çalışan Euro alanı perifer ekonomileri, üretimin daralması ve finansal olanakların sıkışması sonucunda önemli güç kaybına uğradılar. Batılı bankaların bu ekonomilerdeki şubeleri birikmiş fonlarını merkeze taşıyınca, Doğu Avrupa ekonomilerinin durumu iyice vahimleşti.

Yunanistan da merkez Avrupa ekonomileri ile Doğu Avrupa ekonomileri arasında bir konuma sahip olarak, Doğu Avrupa ekonomilerinin çöküşünü izleyen ikinci dönemde gücünü kaybetmeye başladı. Yunanistan’ın gücü Balkan ülkelerinde yürüttüğü finansal işlemler yanında, tekstil, giyim eşyası, bazı tarım ürünleri gibi az sayıda kalemlerden oluşan ve ciddî sanayi ürünü ihtiva etmeyen ihracata dayanıyordu. Dış ülkelerden sağlanan finansal getirilerin durması yanında, dış pazarların daralarak ihracatın gerilemesi de Yunanistan’ın dış ödemeler dengesini olumsuz etkiledi. 2008 yılı sonu itibariyle carî işlemler açığının millî gelirin % 15,6’sı gibi olağanüstü boyutlara çıktığı Yunanistan’da, aynı dönemde verimsiz bir vergi sistemi ve yüksek kamu harcamalarına bağlı olarak yılda ortalama milli gelirin % 5 oranını aşan oranlarda seyreden ve 2009 yılında da % 13,5’a çıkan bütçe açığı sonucunda 2009 yılı sonu itibariyle borç stoku milli gelirin % 120’sine varan oranlara ulaşmış idi. İç ve dış açıklarla boğuşan Yunanistan’da bu durumda iç dinamikler koşulunda krize müdahale gücü kalmamıştı.

Dolar alanı karşısında yer almış olan Euro alanı içindeki Yunanistan’ın bu durumu ABD ve IMF’den çok AB blokunu tedirgin etti. Irak işgalinden beri su yüzüne çıkmış olan dolar- euro alanlar mücadelesinde, son krizde FED’in çaresizce etrafa savurduğu dolarlarla dolar alanının göreli zayıflaması karşısında, sıranın Euro alanına gelmesi kaçınılmazdı. Zira, “Son Borçlanma Kaynağı” olarak FED’in çevreye saçtığı dolarlar, bir yandan ABD’nin ihtiyacı olduğu ihracata katkı yapma potansiyeli taşırken, diğer yandan da doların rezerv para olma prestijini sarsarak, göreceli olarak Euro alanına avantaj sağlıyordu. Yunanistan krizi hakim paralar alanı savaşında önemli bir etki yaratarak bu kez de Euro alanının hakimiyetini tehdit etmeye başladı. IMF’yi de yedeğe alarak, Almanya ve Fransa’nın devreye girip Yunanistan’a malî destek sağlamasının birincil amacı dolar alanı karşısında euro alanını fazla yıpratmamaktır. Bu nedenle, Avrupa Merkez Bankas’na (ECB) yüklenerek euro arzının sınırsızca genişletilmesi yerine, ülkelerin elbirliği yapması yoluna gidildi.

Yunanistan krizini onarma programı çerçevesinde Avrupa Merkez Bankası (ECB) Yunanistan’ın kredi notunu düşürmeyerek psikolojik destek sağlamış oldu. Yunanistan’a asıl maddî desteği, IMF destekli Euro bölgesi ülke bakanlarının kararı ile, yaklaşık dörtte biri Almanya’dan gelen, Yunanistan millî gelirinin yaklaşık üçte biri tutarında 110 milyar euro dolayındaki malî yardım oluşturmuştur. İlk elden gelen bu desteğin tüm sorunları çözmede yeterli olmayacağı açıktır. Bu yardımın yanında Yunanistan’a da klâsik IMF reçetesi hazırlanmış bulunmaktadır. Nitekim bu reçetede, devlet bütçesinde harcamalar sınırlanacak, ücretler ve maaşlar geri çekilecek, kamu yatırımları yavaşlatılacak, özelleştirmelere hız verilerek ekonomide verimliliğin arttırılmasına (!) çalışılacak gibi standart önlemler sıralanmıştır.

Son küresel krizin AB ülkelerine de sıçramasıyla, doğal olarak, dolar ve euroya olan güven sarsılarak altına hücum arttı, dünya piyasaları sarsıldı, bundan da öte borç reddi ya da borçların silinmesi düşünceleri kafalarda oluşmaya başladı. Zira Yunanistan durumunda, millî gelirin üzerinde bir borcun millî gelirin üçte biri dolayındaki bir destekle çözülmesinin olanaksız olması karşısında merkez ekonomiler üç nedenden korkuya kapıldılar. Birinci olarak, Yunanistan’ın, henüz bu yola girmiş olmamakla beraber, borç reddine gitmesi ya da borç silme talebinde bulunması olasılığının diğer borçlu ülkelere örnek teşkil edebilir olmasıdır. İkinci olarak da, Yunanistan’ın borç temerrüdüne düşmesi, o ülkede finansal ve reel yatırımları bulunan merkez ekonomileri de güçsüz bırakabilir ve dünya borsalarını ciddî olarak sarsabilir. Üçüncüsü de, büyük propagandalarla yeryüzüne yerleştirilmeye ve oturtulmaya çalışılan küresel kapitalizm zaafiyete uğrayabilir ve çözülebilir. Böylesi bir çözülmeden, açıktır ki, birleşmeden yarar gören merkez ekonomileri zarar görür.

Yunanistan krizinin anatomisini genel hatlarıyla böylece ortaya koyduktan sonra, yapılan yardımların nedenini, muhtemel sonuçlarını ve hakim para alanları savaşındaki rolüne de değinmek gerekmektedir. Birinci konu olarak Yunanistan krizine yönelik kurtarma yardımının iki ana nedeni olduğu ifade edilebilir. Bunlardan birincisi, küreselleşme ile birbirine sıkı sıkıya bağlanmış ekonomilerde, hele de Avrupa Birliği’nde olduğu üzere, para birimlerinin de aynılaştırıldığı ekonomik birliklerde krize giren bir ülke kendi başına krizden çıkmada zorlanacağı gibi, krizi aynı para birimindeki ülkelere de hızla yayma eğilimi taşıyor olmasıdır. Krizin ilk patlak verdiği ABD’deki önlemlere baktığımızda, önlemin omurgasını hızla piyasalara para sürmenin oluşturduğunu görüyoruz. Böyle bir politikanın uygulanabilmesi ise, para kontrolünün siyasal denetim içinde bulunan merkez bankası sistemi bulunmasını gerekli kılmaktadır. AB ekonomilerinde ise, Avrupa Merkez Bankası (ECB) kurulması neticesinde euro bölgesindeki ekonomilerin böyle bir münferit devlet otonomisi olmadığı için, ilk ve âcil önlemi uygulama şansı söz konusu olamamaktadır. Öte yandan, Yunanistan özelinde ise, hükümetin elini kolunu bağlayan önlenemez kamu açıkları ve carî işlemler açığı da çıkış kapılarını tümüyle kapatıyordu. Bu itibarla Yunanistan’a dış yardım kaçınılmaz olmuştu.

Bu konuda ileri sürülen ikinci neden de, yine küreselleşme ve ekonomilerin birbirine kenetlenmesi nedeni ile, Yunanistan ile ilişki içinde bulunan ekonomilerin krizden hızla olumsuz yönde etkilenme potansiyeli taşıyor olmasıdır. Yunanistan’daki olumsuz ekonomik koşullar, bu ülkeye ihracat yapan ya da orada finansal işlemler sonucunda kâr sağlayan diğer ülkeleri de hızla krize sürükleyebilme gücüne sahiptir. Böylesi yakın ekonomik bağımlılık koşulu nedeni ile Yunanistan krizinde AB ülkeleri büyük bir panik yaşadı ve bu konuda ellerinden gelen gayreti esirgemedi.

Yunanistan euro bölgesinde olduğu kadar, kapitalist dünyanın da bir üyesidir. Hal böyle olunca, bir yandan kapitalizmin bir üyesinin çöküşüne engel olmak, diğer yandan da bu çöküşün ya da çöküşün dayatabileceği politik çözümlerin açığa çıkmasını önlemeye çalışmak merkez kapitalizmin ana işlevidir ve bu durum bizzat merkez kapitalizmin avantajınadır. Şöyle ki, kapitalizmin yükselişi ve insanlık tarihinin önemli bir aşaması olarak algılanan küreselleşme aşamasında tüm dünyaya saçılan, “tarihin sonu” ya da “ideolojilerin sonu” gibi bizzat kendisi ideolojik olan ifadelerin değersizleşmesini ve ters-yüz edilmesini engellemek tüm kapitalist dünya için olduğu kadar, özellikle de emperyalist güçler açısından fevkalade önemlidir. Yalnız bırakıldığı durumda, Yunanistan krizinin derinleşerek kapitalist güçlerin ve emperyalistlerin kesinlikle arzulamadıkları şekilde borcun silinmesi ya da borcun reddi yolları denenebilirdi. Böyle bir durum, kapitalizm üzerinde kuşku oluşturacağı gibi, ondan da öte ve mühim olarak, alacaklıların haklarının ortadan kalkmasına neden olurdu. Euro bölgesi AB ülkeleri dışında bu endişe başta ABD olmak üzere tüm emperyalistleri derin endişeye sevk eder. Bilindiği üzere, 1980’lerin ortalarına doğru Latin Amerika ülkeleri’nin gerçekleştirdiği Cartegana toplantısında borç reddi dillendirildiğinde, ABD derhal harekete geçerek, ülkelerle teke tek pazarlıklar sonucunda, gerçekten borçların bir bölümünü silmenin yanında, çok geniş özelleştirmelerle bu ülke ekonomilerine hakim olarak, borç reddi işlemini oldukça sessizce kapatmayı başardı.

Yunanistan krizi dolar-euro hakim para alanları kavgasını da ortaya çıkardı. Bilindiği üzere, doların dünyaca rezerv para olarak kabul edilmiş olması neticesinde, ABD müdanasızca ithalatını finanse edebilmekte, dünyanın en borçlu ekonomisi olduğu halde en düşük faiz haddinden borçlanabilmekte ve kendi potansiyellerinin çok üzerinde bir refah düzeyinde ekonomisini sürdürebilmektedir. Bu durum euro alanını rahatsız ettiği gibi, aynı olanaklardan yararlanma yolunda harekete geçmesini de tahrik etmektedir. Yine hatırlanacağı üzere, Fransa’nın Rusya Federasyonu ile anlaşarak Irak petrolünü euro üzerinden işleme sokması, ABD’nin Irak’ı işgali son buldu. Zira, böyle bir operasyon euro alanını dolar alanı aleyhine genişletiyor ve ABD’nin var olan olanaklarını tehdit ediyordu.

Küresel krizin ilk dönemlerinde ABD Merkez Bankası’nın (FED) piyasalara olağanüstü boyutta dolar sürmesi doların dünyada değer kaybetmesine yol açmıştı. Bu süreci geri döndürebilmek için FED bu kez fazlalık paraları piyasadan çeşitli yöntemlerle toplamaya çalıştı. Ekonomiler “likidite tuzağı”nda seyrediyor olduğundan, yâni faiz indirimi yoluyla yatırımların canlandırılması olanaklı olmadığından, dolar üzerindeki faizin bir miktar yükseltilmesinde bir sakınca görülmedi. Dolara çok fazla değer kazandırılmak da istenmedi, çünkü düşük değerli doların ABD’nin ihracatını yükselteceği görüşü benimsendi. Dolayısıyla düşük değerli dolar üzerinde farklı yönlerdeki kurgulama FED’i zor durumda bırakıyordu. Düşük değerli dolar kısa dönemde ABD’nin ihracatını geliştirebileceği gibi, doların dünya çapında rezerv para olma özelliğini yitirmesi durumunda ise, uzun dönemde ABD’nin ithalatının rahat finansmanını engelleyebilirdi. FED ince hesaplamalarla bu hassas dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Ancak, bu konuda FED’in elini rahatlatan önemli bir olgu, doların uluslararası alanda olağanüstü boyutlarda yayılı ve işlem görüyor olması, piyasaya sürülen milyarlarca doların içte ciddî enflâsyona yol açmasını engellemesidir. Zira, eğer piyasalara bu denli aşırı boyutta dolar sürülürken doların dünya piyasalarında değer kaybı, içte enflâsyonla dengeleniyor olsa idi, ABD’nin ihracatı yükseltme hayalleri boşa çıkardı.

Yunanistan krizi bu kez de euroyu göreve çağırdı. Önemli miktarda euronun piyasaya sürülmesi, euronun dolar kadar uluslararası dolanımı olmamasına da bağlı olarak, euro/dolar paritesini 1,28 dolayına kadar geriletti. Devamlı olarak 1,5 paritesi dolayında, hatta zaman zaman onun üzerinde seyreden euro/dolar paritesinin böylesi gerilemesi euronun piyasalarda değer kaybına uğraması anlamına gelmektedir. Euro böylesi değer kaybına uğrarken dünya piyasalarında ve Türkiye’de doların yükseldiği görüldü. Bu durum, dolar-euro hakim alan çatışmasında doları öne çıkarırken, kısa dönemli ihracat olanaklarının bu kez AB blokuna geçtiği sinyalini de vermektedir. Ancak, yukarıda da ifade ettiğim gibi, hakim bölge parası oluşturmanın birincil görevi uzun dönemde ülke veya bölge ithalatının finanse edilmesi, ikincil görevi ise kısa dönemde ihracatı teşvik etmektir. Birbiri ile çelişkili olan bu iki görev arasında uzun dönemli amacın daima önde olduğu düşünüldüğünde, Yuınanistan krizi ABD karşısında AB blokunu ve dolar karşısında euroyu güçsüzleştirmiştir, denebilir.

AB bloku euronun dolar kadar güçlü rezerv para olmadığı bilinciyle, euro saçmada ABD kadar cömert olmadığı gibi, yardımın maliyetinin oldukça kontrollü bir şekilde karşılanabilmesi için de özel bir itina göstermeye çalışmaktadır. Zira, piyasadaki euro miktarının yükselmesinin AB blokunda enflâsyon yapma durumunda iç ve dış talep kısılacağından, krizden çıkmada önemli bir etken zayıflatılmış olur. Bu bağlamda, Avrupa Merkez Bankası’na (ECB) fazla yüklenilmeden, başta Almanya olmak üzere, münferiden ülkeler kamusal fonlardan fedakarlıkla desteği sürdürmeye çalışmışlardır. Bu nedenledir ki, Almanya Başbakanı Merkel, ABD’ye örtülü mesaj niteliğinde olarak, euro bölgesinin istikrarının önemli olduğunu belirtmiş ve AB ülkeleri maliye bakanları bu amaca yönelik olarak ülkelerin kamu finansmanının güçlendirilmesi, malî istikrarın korunması ve bir Avrupa destek mekanizması kurulması gerektiği konusunda anlaşmış bulunmaktalar.

Yunanistan’a yönelik yardımın bir yandan içte enflâsyon yaratmaması, diğer yandan da dünya piyasalarında euro-dolar paritesinin aşırı şekilde euro aleyhine seyretmemesi için yardımın bedeli, başta Yunanlı emekçiler olmak üzere, tüm AB ülke emekçileri üzerine yıkılmaya çalışılmaktadır. Yunanistan ve AB ülkelerinde dayatılan bütçe disiplini ilkesi kamu yatırımları ve kamu personel ve sair sosyal harcamalarda yapılan kısıntıları ifade etmektedir. Bütçede kısıntı yapılarak piyasadan çekilen talebin yerini piyasaya çıkartılan euroların alması durumunda aşırı enflâsyonun önü alınmış olmaktadır. Yardımın böyle planlanması, kriz sonrası sınıflar arası gelir dağılımının da önemli ölçüde değişmiş olacağını göstermektedir. Zira, finans kesimine ve kuruluşlara yapılan destek yardım üst gelir gruplarını korurken, bütçe kısıntısı yoluyla orta ve düşük gelir seviyeli halk kesimlerinin erimesi söz konusu olmaktadır. Kaldı ki, Yunanistan’daki yabancı firmalara ve finans kesimine yapılan yardımlar, yatırımların sahibi olan merkez ülkelerdeki ana firmalara ve alacaklı konumdaki Almanya ya da Fransa gibi merkez ülkelere ödenti olarak geri dönmüş olacaktır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Kapitalizmin üçüncü büyük küresel krizinin ABD’de çıkmış olduğu savı ne denli şaşırtıcı bir ifade ise, bunun uzantısında krizin şimdilerde de Yunanistan’ı vurduğunu ileri sürmek de o denli aldatıcıdır. Çünkü, kapitalizmin olgunlaşma krizi doğal olarak ABD’de çıkacaktı, çünkü ABD en üst düzeyde olgunlaşmış bir kapitalist ekonomidir. Böylece baş veren krizin çevresel konumlu ekonomileri vurması da çok doğaldır, çünkü merkezde patlayan kriz bağlı olduğu ağ içinde krizin yükünü, malî kırılganlık düzeyi yüksek olan çevreye yayar. Hemen tüm AB ülkelerinde borç stokunun milli gelire oranı % 100 oranının üzerinde seyretmektedir. Örnek olarak, dış borç milli gelir oranı; İngiltere’de % 408, Almanya’da % 180, İtalya’da % 130, İspanya’da % 171, İsveç ve Norveç’de % 200 dolaylarındadır. Bu tabloya ilaveten, hemen tüm ülkelerde borsalar çöküşte, işsizlik oranları ise % 10 dolaylarında seyretmektedir.

“Kriz” ve “zengin ekonomiler” olgularının karşı karşıya gelmeleri ne denli çelişkili bir durum sergiliyorsa, fert başına yüksek gelirli ekonomilerde kamu borçlarının ya da dış açıkların bu denli yüksek olması da aynı derecede çelişkili bir manzara arz etmektedir. Kapitalizmin işleyiş sürecinde bu tür çelişkilerin açıklanması nasıl yapılabilir! Acaba, sistem sonuna mı yaklaşmaktadır, yoksa yönetsel ve politik düzeyde ciddî hatalar mı yapılmaktadır? Kapitalizmin işleyiş dinamiklerini anlayabilmek ve kriz olgusunu bu dinamiklerde bir yere oturtabilmek için bu sorulara akademik anlamda tutarlı yanıtlar oluşturmak durumundayız. Kapitalist sistemlerde devletin işlevleri ile işe başlarsak duruma aydınlık kazandırabiliriz. Kapitalizmde devletin temel işlevi, özel sermaye birikimine katkı yapabilmek için, Marksist anlamda sabit ve değişir sermaye kullanım alanlarında oluşan maliyetleri kamulaştırıp sosyalizasyonu yoluyla tüm ekonomiye yayılmasını sağlamaktır. Bu temel göreve ilaveten, 1970’lerden beri yükselen “arz yanlı ekonomi” doktrini çerçevesinde sermaye üzerindeki kamusal yüklerin hafifletilmesi politikasının uygulanması nedeniyle de kamusal finansman yükünün sermaye dışı kesimlere atılması sonucunda kamusal finansman biri açık finansman diğeri de dolaylı vergiler olmak üzere iki kaynaktan karşılanmaya başlandı. Sonuçta, ekonomilerde milli gelir ve fert başına gelir yükselirken, kamusal finansman artan gelire koşut olarak yükseltilemedi. Sermaye kesimine dahil yüksek gelirli gruplardan vergi alınamayınca ekonomide gelir dağılımı bozuldu ve buna paralel olarak da piyasaların büyüme hızı yavaşladı. Böylece varsıl ekonomilerde arz ve talep dengesizliği ve kâr oranı gerilemesi yaşanırken, kamusal finansmanın açık vermesi neticesinde kısılan kamu yatırımları ise daralan özel sektör faaliyetini destekler ya da ikame eder vaziyette devreye giremedi. İşte, genel hatlarını açıklamaya çalıştığım bu süreç sonucundadır ki, kapitalist dünyada varsıl ekonomiler oluşurken, gelir dağılımı bozulmakta, kamu kesimi açığı yükselmekte ve krizler yaşanmaktadır.

Özel kesim krize girerken kurtarma operasyonu amacıyla derhal kamu kesimi devreye girdiğine göre, hangi gerekçe ile, krizlerin önlenmesi amacıyla da olsa, kamu kesiminin olağan koşullarda da belirli büyüklükte olması politik olarak tercih edilmemektedir sorusuna verilecek yanıt ise şöyledir. Dikkat edilirse, kriz esnasında kamunun devreye girmesi, birinci yönü ile geçicidir, ikinci yönü ile de sağlanan malî destek sermaye mülkiyetine dahil olmadan gerçekleştirilmektedir. Son krizde ABD’de ve, daha cılız boyutta olmakla beraber, AB ekonomilerinde devletin bazı finans kuruluşlarının özellikle de çürük fonlarını satın alması ve bazı kuruluşlara hissedar olarak girmesi tipik bir kapitalist devlet mantığı ile yürütülen kurtarma operasyonu olduğu gibi, özel sermaye mülkiyetinde devamlılığı değil, geçici durumu ifade eder. Ülkemizde buna çok uyan bir örnek, zarar ettiğinde devlete devredilen, kâra geçtikten sonra tekrar özel kesime aktarılan Asil Çelik olayıdır. Oysa, krizi önlemek için de olsa, olağan dönemlerde büyük ve yatırımcı bir kamu kesiminin varlığı özel kesime rakip ve önünü tıkayıcı bir işlev görürür.

Kriz patlak verdikten sonra büyük devletler ve IMF gibi örgütler, itfaiye misali, derhal krizi baskılamaya koşarlar. Zira krizler, iyi denetlenemedikleri durumda finansal alanda alacaklılara zarar verebileceği gibi, küresel finansal ve reel akışları da aksatarak sistemi sarsar. Böyle bir olumsuz durumda yine güçlüler ve alacaklılar zararlı çıkar. Bu nedenle, krizlerin önlenmesi kaçınılmazdır, ancak alınan önlemlerden kimlerin yararlanacağı ve kimlerin maliyetleri yükleneceği meselesi toplumda sınıfsal konumlar itibariyle şekillenir. “Batmasına göz yumulamayacak kadar büyük” kuruluşlar yardımlarda aslan payını alırken, küçük kuruluşlar iflasa sürüklenir. Böylece, hem arz denetlenmiş hem de büyük kuruluşlar daha da büyümüş ve daha da monopolist bir doku kazanarak krizi atlatmış olur. Öte yandan, krizin yükünü ise, işsizlik, bütçe olanaklarının kısıtlanması ve iş dünyasında sömürünün derinleştirilmesi süreçleri ile emekçi kesimi ve yaygın halk kitleleri çeker.

Kriz dönemlerinin tipik oluşumları arasında altın ve sair değerli madenler gibi her dönemin geçerli akçesi maddelere aşırı hücum olur. Nitekim, bu kez de altın fiyatları tüm dünyada ve Türkiye’de büyük bir hızla arttı ve gelecekte daha da artacağı tahmini yapılmaktadır. Borsalarda olduğu gibi, altın piyasasında da avantajlı çıkabilmek için toplumun üst gelir dilimlerinde olmak gerekmektedir. Toplumun dar ve orta gelirli kesimlerinin altına yatırım yapma gücü olmadığından, krizden kendilerini koruma şansları söz konusu olamamaktadır. Sonuçta kriz sınıflar arasındaki uçurumu iyice derinleştirmekte ve sömürüyü kabul edilebilir hale getirmektedir. Zaten, kriz esnasında sermayenin muradı da budur!

Yunanistan krizinin İspanya, Portekiz, hatta İngiltere’ye sıçradığı ifadelerini de, bu ülkelerin de krizden etkilenerek kendi krizlerini yaşadığı şeklinde yorumlamak daha doğru olur. Bu cümleden olarak, İspanya ve Portekiz’de ücretlerin baskılanması ve kamu harcamalarının denetim altına alınması, bu ülkelerin krizden korunmaya çalışırken, bir yandan kendi emekçi sınıflarını ezmek, diğer yandan da yükü komşu ülkeye atmaya çalışmasından başka bir şey değildir. Ancak, yukarıda da söylemiş olduğum üzere, küreselleşmenin bir sonucu da reel ve finansal alanlarda birbirine bağlanmış ekonomileri birbirinden ayrı düşünmenin söz konusu olmadığıdır. Hele de, AB ülkeleri gibi paralarını da tektipleştirmiş bloklarda ülkeleri münferiden değil, toplu halde düşünmek daha anlamlıdır. Zaten, Almanya’nın Yunanistan krizi karşısında tüm AB ülkelerini malî disipline ve istikrar programına uymaya çağırması da, böylesi birbirinden kopamamazlık anlamı taşımaktadır. Krizlerde sermayeler arasındaki savaş hızlanırken, aynı durum ekonomik birlikler arasında da yaşanmaktadır. Piyasaların aşırı daralmasına yol açmadan, karşıt blokun zayıflaması ya da zayıflatılması güçlü bloka önemli avantajlar sağlar. Son krizde AB ile ABD arasındaki çatışmanın oldukça su yüzüne çıkmış olduğu görülmektedir.

1929 Krizi’nin bilançosu İkinci Paylaşım Savaşı’nda kapatılmış idi. Son krizin hesabının ne kadar süreceğini ve ne şekilde kapatılacağını tarih gösterecektir. Ne var ki, kapitalizm tarih sahnesinde durduğu sürece, hissetmediğimiz kronik krizler yaşanmaya, kronik krizlerin sorunu çözmede yetersiz kaldığı noktada ise akut krizleri algılayacağımız bilimsel bir gerçekliktir. Hal böyle olunca, ne 1929 Krizi’ne ne de son krize ateşleyici bir neden bulmaya çalışılmamalıdır. Örneğin, son krizin mimarı olarak ABD’de Merkez Bankası gösterilmekte ve Merkez Bankası’nın (FED) faizleri düşürdüğü, bunun sonucunda da ekonomik aktörlerin olağanüstü “hayvansal dürtü” (animal spirit) ile davranış sergileyerek finans kesiminin aşırı büyüdüğü, asit fonların oluştuğu ve aktif değerlerin aşırı şiştiği söylenmektedir. Evet, bu tablo doğrudur; hemen tüm analistler de manzarayı böyle vermekteler. Ancak manzarayı böyle vermek, akademik hiç bir anlam taşımadan, sadece “veri” toplamaktan öte bir anlam ifade etmemektedir; böylesi yaklaşım bilgi oluşturmak olup, bilimsel yaklaşım değildir. Çünkü, akademik ifade diyalektik mantıkla “nedensellik” üzerinde dururarak, tabloyu oluşturan parçaların ortaya çıkış sebeplerini ve aralarındaki ilişkiyi açıklayarak ortaya koyar. Diğer bir ifade ile, diyalektik anlatım oluşumun sürecini ve nedensellik ilişkisini ortaya koyar. Evet, FED bir dönemde faizleri indirdi, çünkü ekonomi durağanlaşmıştı ve bir ivmeye gerek duyuluyordu. Ekonomik aktörlerin “hayvansal dürtü” ile hareket ettikleri meselesine gelince de, kapitalizmin insanlara kazandırdığı davranış biçimi budur; sistemin işleyiş sürecinin bireysel davranışlarda bundan başka bir tür etkisi beklenemezdi ki! Bir bankacının çok güzel ifade ettiği gibi, “Müzik çalarken dansa devam edilir.” Müzik bitince batmamak için de, müzik esnasında olağanüstü büyüklüğe kavuşmak gerekmektedir. Bunu hayvansal dürtü olarak ortaya koymak yanlıştır. Çünkü, belki bir iki cins hariç, hiçbir hayvan ne denli yırtıcı olursa olsun, aç olmadığı ve saldırı tehdidi almadığı sürece etrafa saldırmaz. Oysa, kapitalist dürtü bireyi bunun tam tersinde tetikler; az kazanan daha kanaatkâr olurken, zenginleşen bireyler ulaştığı durumla yetinmeyip daha saldırgan olmaktadır!

ABD’de başlayan ve başta AB ekonomileri olmak üzere tüm yerküreye yayılan kriz karşısında alınmış olan önlemlerle krizin etkileri hafifletildi mi ya da tümüyle kriz aşıldı mı, sorularına verilebilecek yanıt, kocaman bir “belli değil” dir! Böylesi muğlak yanıt vermenin iki temel nedeni var. Bir defa, krizin oluşturduğu genel psikolojik ve güvensizlik havasının dağılması oldukça güçtür ve çok zaman alacağa benzemektedir. İkincisi de, krizin çökerttiği ekonomik faaliyetlerin ve yükselen işsizliğin talep üzerindeki olumsuz etkileri de kısa sürede silinemez. Kaldı ki, halen çalışma alanındaki çoğu personelin de işten çıkarılma kuşkusu devam ettiğinden, taleplerin baskı altında tutulması kaçınılmazdır. İleriye yönelik olumsuz düşünmeye sevkeden diğer bir unsur da, gerek dolar gerekse euro olarak piyasalara sürülen milyarlarca tutarında paranın ileriki dönemde hangi kanallarda ve nasıl ortaya çıkacağı hakkında kimsenin kesin bir kanaatinin olmamasıdır. Bu paraların piyasalara çıkması durumda enflâsyonist etki yükselecek, atıl tutulduğu durumda ise, bu denli para ihracının gerekçesi ortadan kalkmış olacaktır. Nihayet son bir nokta da, son dönem kurtarma operasyonlarının kamu bütçeleri üzerindeki olumsuz etkisinin ekonomilerde yük dağılımı ve toplam talebi olumsuz yönde etkilemesidir. Zira, bütçe disiplinine yönelinmesi durumunda bir yandan kamu harcamalarında, diğer yandan da istihdam alanında yeni daralmalar gündeme gelecektir. Şu hale göre, bir yandan krizin birincil etkilerinin tam olarak silinmemiş olması, diğer yandan da krizin etkilerini telafiye yönelik alınmış olan önlemlerin ikincil etkileri ve bu etkiler grubunun bileşkesinin ekonomiler üzerindeki genel görünümü hiç de iç açıcı gözükmemektedir. Bu görüntü ve olasılıklar ileriki dönemde de ekonomilerin bir hayli dalgalı bir dönemden geçeceğinin işaretidir. Uzun dalgalı krizin etkileri hafifliyor olarak algılansa da, sistem yeni kriz tohumlarını üreterek, şimdilik, yoluna devam edecektir!