Referandum: Evet'çi, Hayır'cı, Boykot'çu solculuk

12 Eylül Anayasa Değişikliği Referandumu’na karşı siyasal tutum açısından Türkiye solu “Evet’çiler”, “Hayır’cılar” ve “Boykot’çular” olmak üzere üçe ayrıldı. Solun oyunun sayısal değeri ne ki siyasi değeri ne olsun denilse yeridir. Fakat solun “Evet” ve “Hayır”ları, keskin bir sahiplenmeye büründü. Kendi örgütlenme ve gelişme sorunlarına uzun zamandır bu kadar iştahla sarılmamış olan solun büyük bir hevesle Referandum’un bir parçası hâline gelmesi şaşırtıcı oldu. Türkiye solunun zihin coğrafyasında önemli ve telâfisi güç bir tahribat olduğu anlaşılıyor. Bu tahribatı AKP ve CHP de farketmiş olmalı ki, propagandalarında “Evet’çi” ve “Hayır’cı” solcuları tepe tepe kullandılar. Kullanılan solcular ise gördükleri bu ilgiye şaşırdılar, sola iade-i itibar edildiği zehabına kapıldılar. Kavga onların kavgasıymışçasına yırtındılar.

Önce “Evet’çi” solculara bakalım ve AKP’nin sahte ve riyakâr “demokratizm”ine kendini kaptırmanın büyük bir ahmaklık olduğunu baştan söyleyelim. Her birinin ve cümlesinin şeytana papucunu ters giydirecek kadar kurnaz olduğunu yakından bildiğimiz “Evet’çi” solcu ve sosyalistlerin ahmak olmadıklarını da ekleyelim. O zaman niye, “Evet!”?

Referandum’a sunduğu değişiklikler manzumesine bakarak AKP’nin 12 Eylül Anayasası’na karşı olduğu sonucunu çıkaran ve bu nedenle “Evet’çi” olan bir solcu ve sosyalisti siyasetten bîhaber olarak peşinen damgalamakta beis yoktur. AKP 12 Eylül Anayasası’na hangi nedenle karşı olacakmış ki? Temsil ettiği sermaye kesiminin çıkarını koruyup kollamada anayasal bir güçlük yaşadı da mı bunu güçlü bir değişiklikle aşmaya çalışsın? 12 Eylül Anayasası’nın “yürütmeyi egemenleştiren” genel çerçevesi AKP iktidarından daha çok kime yaradı?

“Evet’çi” solculuğun bir gerekçesi de, AKP’nin merkeze “çevre”den geldiği, siyasileşmiş İslamî geleneğin doğasından intisap ettiği bir erdemle zaten “darbe karşıtı” olduğu gibi saçma sapan bir algılamadır. Türkiye’de gerçekleşmiş bulunan bütün askerî darbelerden en büyük yararı sağlayan siyasal zümrenin siyasi İslamcılar olduğunu AKP bilmiyor olabilir mi? Hadi o bilmiyor diyelim, ama Evet’çi solcular bal gibi bilirler. “Önümüz açılacak!” diye etekleri zil çalan bugünün Evet’çi solcuları gibi o günün İslamcıları da 27 Mayıs askeri darbesinden ziyadesiyle hoşnuttular. DP’nin siyasal likidasyonuna varan Demirel’in AP’si içinde, neredeyse olayın başına geçmeye cüret etme mertebesinde meydanı boş bulmuş ve palazlanmışlardı. Aynı İslamcılar, aynı saikle 12 Mart askerî diktatörlüğünü de selamlamış, örneğin Yeni Asya’cılar, “Bu ses tarihimizin sesidir. Bu ses sanki Mohaç’tan gelen sestir. Bu ses Malazgirt’ten yükselen bir sestir,” (10 Şubat 1971) diyecek kadar heyecanlanmışlardı. 12 Eylül Anayasa hazırlığını duyuran MGK sözcüsü Muharrem Ergin, “Bir huzur ve sükûn müessesesi olarak dinin cemiyet hayatındaki yeri büyüktür ve İslam, Türklüğü koruyan çok önemli bir manevî silahtır,” derken 12 Eylül Anayasası’nın  kimleri himayesi altına alacağını da haber vermişti. Gülen ve Cemaatinden başka Tayyip Erdoğan’ın göbeği ve gönlüyle bağlı bulunduğu İskender Paşa Dergâhı ve  Millî Görüş cemaatlerinin 12 Eylül ve Anayasası’nın sadık “Evet’çiler”i olduklarını herkes bilirken bizim bugünkü “Evet’çi” solcularımız bilmezler mi? Diyelim ki, askerlerle İslamcılar bu kadar yakın olamaz gibi bir hurafeleri var. Çoğu o gün siyaset sahnesindeydi. “Laik- okullar birer anarşi yuvası hâline geldi. Bu laik okullardan yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilemez,” diyenin 68’in Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay olduğunu unuttular mı?

Besbelli ki her şeyi, hattâ siyaseti bile unutmuşlar. AKP için önemli olan, tesis ettiği sermaye hâkimiyetinin bu anayasa ile yürüyüp yürümediğidir. Yürüdüğü besbellidir. Şurasını veya burasını yontmasına gelince, elbette yontmak zorunda. Çünkü bu anayasa 1982 yılında yazılırken ortada küreselleşme diye bir hadise yoktu. Sermaye sınıfının istediği, o günkü çıkarına uygun böyle bir anayasaydı. Bu anayasayı, çokça ve yanılgıyla söylendiği gibi “5 General” yapmamıştı. Koç’ların, Narin’lerin, Süren’lerin ve bir cümle azgınlaşmış holdinglerin, bu 5 generale o günkü çıkarlarının kılıfı olacak bir anayasa için yaptıkları baskı ve yönlendirmeyi de hatırlamak gerekir. Dünya “monetarizm” denilen yenileşmiş bir emperyalist ekonomi siyasetinin pençesindeydi. Soğuk Savaş dönemiydi ve antikomünizm bütün dehşetiyle sürmekteydi. SSCB ve sosyalizm henüz çökmemişti. Askerî faşist diktatörlük Türkiye solunu henüz daha tam anlamıyla sindirebilmiş değildi. Solcu, sosyalist kıyımına yeni başlanmıştı. Hukuk denilen şeyin ırzına geçilmiş, elli milyonluk koca bir toplumun bekaası sıradan beş generalin eline geçmişti. Bu anayasa, işte o günlerin anayasasıydı. Aradan geçen zamanda Soğuk Savaş bitti, sosyalizm yıkıldı, Küreselleşme başladı. Buna bağlı olarak Türk sermaye egemenliğinin koşulları değişti. Buna paralel doğan yeni ihtiyaçlar gereği 12 Eylül Anayasası 1987’den beri yeri geldikçe  sermayenin gereksinmeleri doğrultusunda ve Küreselleşmenin getirdiği yeniliklere adapte edilerek zaten değiştirilmekteydi. DTÖ’nün Türkiye üzerinde ekonomik egemenliğini tesis için Ecevit “Tahkim”e açık olsun diye Anayasa değişikliği yaparken anayasal rejime bugün AKP’nin dokunduğundan daha hafif dokunmuyordu. AKP’nin de referanduma sunduğu değişikle yapmak istediği, sermayenin değişen ihtiyaçlarını yerine getirmeyi sürdürmekten ibarettir. Bu partinin “demokratikleşme” diye en küçük bir derdi yoktur. Olsaydı eğer, 12 Eylül Anayasası, işçi ve emekçilerin örgütlenme, grev ve direnme hakkını kökünden yoketmiştir, bunlara el atardı.  Olsaydı örneğin yüzde 10 seçim barajı yerinde durur muydu? Bu seçim barajı  “Evet’çi” solcuların da oylarını, o halde aynı zamanda onurlarını çöpe atmaktadır. Bu hakikati sineye çekerek demokrasiden yana olunabilir mi? İşçi ve emekçilerin haklarından sözetmeden nasıl demokratizm olabiliyor? Bunun gibi daha bir çok nokta, hâlen geçerli olan faşist siyasal çerçeve ile AKP arasında hiç bir çelişki bulunmadığına kanıtken “Evet’çi” solcu olmanın akıl karı bir iş olmadığı açıktır.

“Evet’çi” solcuların niye Evet’çi olduklarına açıklık getirmek için kala kala “Geçici 15. Madde” kalıyor. Bir “Evet’çi” sosyalist, Referandum  “12 Eylül’ün koruyucu zırhını deldiği için”(Oya Baydar, vb...) Evet’çi olduğunu açıklamış. Evet deyip hazıra konmaya dünden hevesli olduktan sonra neyin hangi zırhı deldiğinin ya da delmediğinin ne anlamı var?

Şu da çok kötü ve hiç yakışmıyor: “Evet’çi” solcular, AKP’nin kendilerine “12 Eylül ile hesaplaşma” imkanı tanıma amacında olduğu vehmine kapılarak görülecek hesaplarını da bir bir saydılar. Mamak’ta işkence, göçmenlikte hasret, çekilen yoksulluk ve çocuğuna içirecek süt bulamamak...Bu mudur hesap? İşkencecisini affedenleri biz affetmeyiz, var mı ötesi.

Bir nokta daha: “Evet’çi” solculara “liberalleşmişler” diyerek bir bakıma, “Artık ne söylese yakışır!” demiş, “Biz liberalleştik!” diye yanıt vermelerine de fırsat vermiş oluyoruz. Öyle yağma yok! Bunlar bugün yaptıklarını aynı zamanda solcu-sosyalist olarak yapıyorlar. Bununla da övünüyorlar. Orda kalsalar iyi,  geçmişten ders almamış, sınıf mücadelesinin kabalığından kendini arındırmamış, dünyadaki değişimden bîhaber, inatçı mankafa-dinozor saydıkları kendileri gibi düşünmeyen solcuları ıslah etmek gibi büyük bir iddiaları da var. Kimseye lâf bırakmayacak kadar çok konuşuyorlar, kibirlerinden yanlarına varılmıyor. Kendi geçmişleriyle hesaplaşmaya harcadıkları gayretin binde birini 12 Eylül ile hesaplaşmaya harcasalardı, bu hesap bugüne çoktan görülmüş olacaktı, bunu farketmiyorlar.

O zaman nasıl bir sol düşüncedir ki AKP’nin siyasal vizyonuna “demokratizm”i yakıştırıyor ve AKP rüzgâra karşı iki damla işese bunu özgürleşmeye doğru bir gelişme sayıyorlar!

“Evet’çi” solcular için güya bunun bir tarihi var. Türkiye’de burnu sürtülmesi, hakkından gelinmesi, devlet ve toplum üzerindeki etkisinin sıfırlanması gereken bir Kemalist Cumhuriyet devleti var. Demokratikleşmenin AB standartlarına yükseltilmesini bu engelliyor. Siyasi literatürdeki adıyla bu militer ve zorba devletten kurtulmadıkça Türkiye’de demokrasinin önü açılmaz ve Türkiye AB demokrasisine üye olamaz. AB düzeyinde bir demokrasiye ulaşmadan da sosyalistlerin ve solcuların mücadelesinin önü açılmaz. Kim yaparsa yapsın, bunu sadece sivil siyasetin üstündeki askeri vesayeti kaldırmak için yapmış olsa bile, desteklenmelidir. AKP bunu yapmak istiyor ve bu nedenle 12 Eylül Referandumu’nda solcuların ve sosyalistlerin desteğini hakediyor. Mantık bu!

“Sosyalistlerin ve solcuların mücadelesinin önünün   –başkaları tarafından– açılması!” Elbette bu da sol bir düşüncedir ama solun ecdadına da bulaşmış, siyasi sefalet denmeyi hakeden bir sol düşüncedir. “Kendi yolumu kendim açarım,” demek ve bunun gereğini yapmak varken Demokrat Parti ülkeyi demokratikleştirecek ve bizim de önümüzü açacak hesabıyla o zaman ki Türkiye solunun yarısı, Sabiha-Zekeriya Serteller, M. Ali Aybarlar Bayar-Menderes hareketinin kuyruğundan yürümüşlerdi. O günün bu tür “Evet’çi” solcularına göre DP Türkiye’ye, Kemalizmin ve tek parti despotizminin hakkından gelmiş bir demokrasi getirecekti.

O günkü “Evet’çi” solcuların önünün ne kadar açıldığı malum iken üç aşağı beş yukarı aynı sınıf temelli siyasi geleneğin 2010’daki versiyonu AKP’den medet uman çağdaş “Evet’çi” solcuların önünün ne kadar açılacağını kestirmek hiç de zor olmaz.  Hâkim siyasi atmosfer 12 Eylül Referandumu’nda “Evet”in kazanacağını gösterdiğine göre, önü açılacak olan “Evet’çi” solcuların yakın bir gelecekte nasıl şahlandıklarına da tanık olacağız demektir! Ama kendi tarihlerinden ders çıkarmalarına yardımı olur düşüncesiyle hatırlatalım: Solun ve sosyalist mücadelenin önünün mecazi anlamda başka sınıfsal zümreler tarafından “açıldığı” Türkiye’de hiç  olmamış değildir. Hatırlansın, azgınlaşan Kemalizm idi bu ve 27 Mayıs’taydı. Bu günün “Evet’çi” solcularının çoğu  o günün kısa pantalonlu ve kulağına sol karsuyu kaçmış gençleriydiler. İnkâr etsinler bakalım, 27 Mayıs ile birlikte önlerini kimin açtığını ve 12 Mart ile birlikte kimlerin kapattığını...

AKP’de vehmettikleri “anti-Kemalist” misyona odaklanan solcu, sosyalist “Evetçi”lerin birer tilki  tüccar hâline geldiklerini de unutmayalım. Kendileri konuşup yazıyorlar: AKP’li olmamışlarmış. AKP’nin demokratizminin sınırlı, hatta sadece kendi yolunu açmak hesabında olduğunun farkındaymışlar. Ama bu, sola da “fayda” sağlıyormuş. AKP Kemalist despotizmin ve militarizmin hakkında geldikten sonra onlar artık bu işlerle uğraşmak zorunda kalmayacak, nefes alıp kendi işlerine (sosyalizm için mücadele) bakabileceklermiş. “Evet!” demeleri bundanmış.

Ne kurnazlık! Çar’ı meşrûtî monarşiye zorlayan (1906) Anayasacı Demokrat KADET’lere kuyruk olmak Troçki’nin aklına gelmişti, fakat Lenin böyle bir şeyi akıl bile edememişti!

“Evet’çi”ler kendilerini kandırmanın ucuz bir yolunu daha bulmuşlar: “Yetmez ama evet!”

Biz sormasak da hayat soracak: Peki, sana yetmeyen ve yeten nedir? AKP’ye yeten size niçin yetmemektedir? AKP kendine yetenin peşindeyse neyin peşindedir ve siz niye size yetenin değil de AKP’nin peşindesiniz? AKP’nin “askerleri sivil mahkemelerde yargılama” yolunu açma niyetinde olması mı heyecanlandırdı sizi? Bu kadar saf olunamaz. Sizi “sivil” olanı da yargıladı bu mahkemelerin, “askerî” olanı da. Aradaki farka fit oluyorsunuz. Özgürlük ufkunuz bu kadar mıdır?

Gelelim “Hayır’cı” solculara, sosyalistlere. Olaya Evet’çi solcuların sıkıştıkları yerden bakmaktadırlar. Aynı şeyi görmekte fakat Evet’çi solcuların Evet dediğine onlar “Hayır” demektedirler. O zaman niye Hayır? Elbette “yetmediği için Hayır!” Bu demektir ki solcu-sosyalist Hayır’cılar, katılımı yükseltmiş olmak pahasına, “Hayır” kazanırsa hiçbir şey kazanmayacaklarını bile bile kendilerinin olmayan küçük bir kavgaya girmektedirler. Üstelik bir de, bu Referandum’da en doğru siyasal tavır hâline gelen boykotçuluğu küçümseyerek. “Hayır”, son sözdür. Bu nedenle “Hayır”cı solcu-sosyalistler, son sözlerini söylemediklerini  isbat ve kendi oylarını CHP’li ve MHP’li Hayır oylarından ayırmak için “başka bir şeyler” daha söylemek (yapmak) zorundadırlar.

Referandumu boykot bir kaç nedenle en doğru siyasal tavır olacaktır. Birincisi, katılım düşecek, katılım özellikle yüzde 60’lara kadar düşürülebilirse, “Evet” ya da “Hayır”ın kazanmasının kıymeti harbiyesi kalmayacaktır. İkincisi, boykot ayrıca, taleplerini net çözüm formülleriyle ortaya koymaya başlayan Kürt özgürlük hareketine jesti aşan bir destek sağlayacaktır. Üçüncüsü, Referandumu boykot edenler  son sözü saklı tutmuş olacaklardır. Ve nihayet boykot, solcuları ve sosyalistleri, bu gülünç demokrasi tartışmasının onun bunun bir parçası olmaktan kurtaracaktır.