Saraçhane 2007

Toplumsal güç ilişkilerini yeniden tanımlamak zorunda kaldığı bir sarsıntı geçirmeden Türkiye birden anayasa tartışmasına girdi. Bunun, 22 Temmuz seçiminde kazandığı başarıdan sonra AKP'nin kendini yeni bir "kurucu güç" yerine koyduğundan daha gerçekçi bir açıklaması olmalıdır.

Mevcut anayasanın temel kurgusunu "Kemalizm" dediğimiz bir ideoloji temellendirmektedir. "Değiştirilemez" denilen ilk üç maddesi bununla ilgilidir. Tartışma buraya yoğunlaşmakta, mesele bundan ibaretmiş sanılmaktadır. Değildir. Türk sermaye egemenliği sistemi 25 yıldır bu anayasa ile devinmektedir ve aynı anayasa içinde, AB normları doğrultusunda sözde "demokratikleşmekte" dir! Böyle bir saçmalık olabilir mi? Senedi Ittifak'tan (1808) bu yana dokuz anayasamız olmuş. Bunlardan ikisi, 1909'da fiilen cumhuriyet kuranı ile, 1961'de toplumu yeni baştan kurmaya teşebbüs edeni akılda kalmıştır. Akılda kalan nedir? Sol açısından akılda kalacak kadar önemli olanı, her ikisinin de işçi ve emekçi sınıflara "ödün" vermesidir. Niye? Çünkü emekçi sınıflar bunu istemişler, istemeye cüret etmişlerdir.

1908'de bir yıl içinde Türkiye'de 480 kadar yasa dışı grev yaşanmıştır. 1961'de kabaran ve ünlü Saraçhane Mitingi’ne kadar varacak olan bir işçi uyanışı vardır. Bu ikisi ve diğerleri, Türk sermaye egemenliğinin kendini somut duruma göre yeniden temellendirmek zorunda olduğu durumlardan doğmuştur. Bugün Türk sermaye sınıfı egemenliğinin, "küreselleşme" olarak tarif edilen dünya durumuna entegre olabilme sorunu vardır. Bu durum, bu sınıfın ulusal devlet dahil bütün araçlarını, emekçi sınıfların veya varsa başka diğer sınıfların küreselleşmenin sonuçlarına karşı direncini dengeleyecek biçimde tahkim edip güçlendirmesini gerekli kılmaktadır. AKP'de biriken bugünkü siyasi güç sermaye sınıfının örgütlediği güçtür ve "küresel bir ayanayasa" ile tahkim edilmek istenmektedir. Küresel olan aynı zamanda otomatik olarak sözde ·"özgürlükçü!" de olacağı için bütün şaşkın liberal zevat anayasa tartışmasında AKP'ye destek çıkmaktadır...

Tartışma bugünkü biçimiyle derinleşir ve yeni bir anayasa ile sonuçlanırsa, bu anayasanın "yeni"liği, sermaye sınıf hâkimiyetini pekiştirmek ve küreselleşmeci güçlerle bütünleştirmekten ibaret olacaktır. Işçilerin, emekçilerin, milyonlar hâlinde yıkıma uğrayan yoksul köylülerin, işsizlerin, yeni bir anayasa için tartışmaya siyasi güçleriyle katılma olanakları yoktur. Bu nedenle onlara görüş soran da yoktur. O zaman yapacakları veya onlar adına yapılacak şey, "kaale alınacakları" bir şey yapmaktır. "Özgürlükçü anayasa!" ise hodri meydan! Işçilerin sendikal özgürlüğü yok. Memurların, asker ve polislerin, emeklilerin, köylülerin sendikalaşma özgürlüğü ve bu temelde doğru dürüst grev gibi, işçi dayanışması gibi anayasal hiç bir hakları yok. Kapitalist sınıfın kayığında şarkı söylemekten başka özgürlükleri yok. Bunlar da olsun diye bugünden harekete geçmek. Sendikaları, dernekleri, işçilerin ve emekçilerin olduğu yerleri bu bilinçle donatmak. Mâdem "yeni bir kuruluş"... kurucular arasına girmek için mücadeleye güç toplamak. Ortaya, ne istediğini açıkça gösteren bir talep çıkarmak. Sesini duyurmak değil, ses getirecek araçlar bulmaya ve kullanmaya yönelmek. Günü geldiğinde ve kimseye sormadan, Saraçhane'de veya başka görünür bir meydanda, sağ ve sol yumruklardan birini havaya kaldırmak. Bu korkulan şeyi korkusuzca ve de kendine yakıştırarak yapmak!

İşte mesele.