90'ında devrimci delikanlı

1 Mart 2006, Mihri Bellinin 90. yaş günü kutlamasıydı. Bini aşkın insan Yeni Melek sinemasındaydı.. O aslında böyle kutlamalardan hoşlanan bir insan değil. Bu yüzdendir ki, gecenin sonunda yaptığı konuşmada, asıl sorunlarımıza dönelim dedi ve sözü solun birliğine getirdi. Bu mesajı verdi kendi yordamınca.

Mihri Belli hakkında yazmak kolay değil. İlk yazımı redakte ettiği günkü gibi bir duygu sarıyor içimi. Yazıyı yazdığıma pişman olmuştum o gün. Ama daha sonraları onun sıkı tutumunun yararını kavradım. Açıkça söylemek gerekirse, hayatımda beni en çok etkileyen insanların başında gelir. Buradan şu çıkmasın. Mihri Belli, kimilerinin bazen öne sürdüğü gibi, kendisine biat etmeyi koşullayacak bir önderlik anlayışı içinde olmadı. İnatçıdır, ama eğer davanın adamıysan, buna ikna ise, eleştiriye açık bir insandır.

Bu yazı bir portre denemesi değil. Adı, Türkiye sosyalist hareketinin günışığına çıkıp yeniden kitlesel ölçekte kurulduğu 1960’larda, ortaya attığı Milli Demokratik Devrim stratejisiyle özdeşleşen; düşünceleri, eylemleri, yetenekleri, başarıları ve başaramadıklarıyla sosyalist hareketin içinde ve dışında ilgiyle izlenen özgün bir hayatı 90 yıldır hala delikanlı ruhuyla sürdüren sıradışı bir devrimciden söz ediyoruz. Belirli bir kalıba sığabilecek bir kişiden değil.

Bu nedenle, burada söyleyeceklerim, onun hakkında yalnızca bir fikir verebilir, ama bütünüyle yansıtmaz.

Bir dönem Türkiye solunda, ortaya çıkan hemen her yeni grubun, kendi siyasi varoluşunu önce Mihri Belli ile “hesaplaşma”içinde tanımlaması adeta bir gelenek olmuştu. Özellikle MDD hareketinin türevi olan gruplar için böyleydi. Bir bakıma doğaldı bu, Belli, bu hareketin önderiydi ve tarihsel köken arayışı ister istemez yolu ona götürüyordu. Ama bu hesaplaşmalar, geçmişin olumlu yanlarını koruyarak aşma bilinciyle değil, daha çok suçlama ve inkar mantığı ile yapılırdı. “50 yıllık revizyonist gelenek” diye tarihi bir kalemde kesip atanlar vardı.

1974’de Ecevit onu 12 Mart’ın sorumlusu, gençleri ateşe atan adam olarak işaret etmişti. Bu sosyalist solda da yankısını buldu. Kimileri onu sorumlu tutuyor, adeta kendi başarısızlıklarının faturasını ona çıkarıyordu. O kadar ki, kendileri cuntacılığın teorisini yaptıkları ve MDD hareketindeki ilk ayrılık bundan çıktığı halde, 12 mart’tan sonra aynı çevreler bu teoriyi ona mal ediyorlardı. Bugün CHP’nin saflarında milletvekilliği yapan eski PDA’cı bir zat, bir gün aynen şöyle demişti, Mihri Belli, asker-sivil-aydın zümrenin öncülüğünde devrimi savunuyormuş, öylemi? Şaşırmıştım, Aydınlık Sosyalist dergide yer alan eleştiriler, sanki hiç yazılmamıştı! Tarihin cilvesine bakın ki, bugün bu çevreler, genelkurmayın siyasi sözcüleri gibi davranmaktan kıvanç duyuyorlar!

9 Mart cuntasıyla da ilişkilendirildi. Doğan Avcıoğlu’nun lideri olduğu bu cuntanın içinde olmak başka, onun başarısının beklentisi içinde olmak başka şeydir. Bu ikincisini eleştirebilirsiniz. Ama o dönemde, hemen herkes bu beklentinin içindeydi. Bu cunta başarılı olsaydı, ilk işinin kendilerini enterne etmek olduğunu söyledi M. Belli, son bir söyleşisinde. Gerçekten de Madanoğlu davasında, Madanoğlu’nun kendisi, gençliği Mihri Belli’nin etkisinden kurtarmaktan sözettiği bilinir.

Kuşkusuz, Belli’nin Kemalist burjuva devrimi konusundaki tutumu ve o dönem sol Kemalistleri müttefik olarak görmesinin bu eleştirileri çekmesinde payı var. Ama bu yazının amacı bunları tartışmak değil. Yine de şunu söylemek gerekir ki, merkezi bir örgütten yoksun olan ve dağılma eğilimindeki bir hareketin, denetimden uzak gruplarının kimi ilişkileri de hareketin manevi önderine mal edilmesi kaçınılmazdır. Bir başka önemli nokta, Kemalizm konusunun, politik yanı itibariyle, Komünternin ve SBKP’nin başından beri izlediği politikadan bağımsız olarak tartışılamayacağıdır.

Belli’yi, Doğu Berlin grubunun TKP’si de çok suçlamıştır. “Partiye, maceracı Mihri Belliyi getiren o oldu” diye Şefik Hüsnü suçlanmıştır. (Vedat Türkali ise, “parti onunla gençleşti” der). Hikmet Kıvılcımlı ile onu MAH (MİT’in eski adı) ajanı olmakla suçlamışlardır. Gerisini söylemeye gerek yok. 1951 tevkifatı ile başlayan çatışmayı, sonunun nasıl geldiğini herkes bilir.

TİP’i bölmekle eleştirildi. Ne var ki bu eleştiriyi yapanlar, parti yönetiminin tasfiyeci tutumunu göz ardı ederler. Ama Belli, bu bölünmenin doğru bir bölünme olduğunu söyler. TİP’in parlamentarist yönetimi, devrimci hareketin gelişmesine engel olmaktaydı. Devrimci gençliğin atılımını kucaklayacak bir atmosfer içinde değildi TİP. Faşist saldırılara, cinayetlere karşı etkin bir tutum geliştirmiyordu. Ama bu bölünme, ne kadar doğru ise, alternatif bir siyasal örgütün inşa edilmemesi de o denli tarihsel bir hataydı. Belli bu hatanın özeliştirisini, önce 1972’de “Devrimci Hareketimizin Eleştirisi” adlı broşüründe yapmıştır. Daha sonraları yeri geldikçe bu hata üzerinde durması, sanırım, devrimci muhalefetin kendi içinde de bölünerek bugüne kadar gelmesi konusunda duyduğu rahatsızlık olmalıdır.

***

Mihri Bellinin bu kadar eleştirilmesi hatta daha çok suçlanması, bana göre, teoride ve pratikte bir kopuşu temsil ediyor olmasındandır. Belli’nin nereye oturtulacağının zihinlerde belirsizlikler yaratmasının nedeni budur. Belli 3. Enternasyonal geleneğine bağlı bir komünisttir, ama bu bağlılık daha çok geleneğin devrimci içeriğine, ruhunadır. Ondan öğrendiklerimin zihnimde en çok iz bırakanı, Marksizmi kavramak ve uygulamak bağlamında “bağımsız ve yaratıcı tutumdur”. Bu tutumu, 1962’de, Sovyet-Çin çatışmasının uç verdiği günlerde SBKP’nin, bizzat kendisine yaptığı, “TKP’yi canlandırın, dış büronun başına da İ. Bilen’i getirin” önerisine, “dış büronun başına kimi getireceğimiz bizim işimizdir” diyerek karşı çıkışında gösterir. Bu önerinin ardında SBKP’nin komünist partilerin uluslar arası konferanslarında, ÇKP’ye karşı bir oya daha sahip olma mantığı vardı o günlerde.

Asıl önemli yan, sosyalizm mücadelesine devrim bilincini taşımış olmasıdır. Oyların yüzde 51’ini alarak iktidar olmayı hayal eden egemen zihniyeti kıran ve iktidar mücadelesinin gerçek mahiyetini kavramaya sevkeden onun devrimci tutumudur. Bu TKP’nin geleneğinde olmayan bir şeydi.

İlginçtir, Belli’yi küçük burjuva milliyetçilikle eleştirenler oldu, ama Yunanistan iç savaşında üç yıl savaşan tek Türkiyeli komünist de odur. Filistin devrimiyle bağı kuran da o. Mücadeleye ilk başladığı yer Amerikan Komünist Partisidir. Bugün Kürt sorunu konusunda onun enternasyonalist tutumu göz ardı edilemez.

Mihri Belli’nin siyaset tarzı, uslubu, belki ona eleştiri oklarının yönelmesinde belirleyici bir etken olmuştur. Bir çoğumuza, hele hayata kitabi kalıplar içinden bakanlara onun termonolojisi aykırı gelebilir. Ama onun politik tutumu ve pratiği konusunda bir yargıda bulunmak gerekirse, herhalde, hiçbir zaman egemen sınıfların, düzenin ve onların iktidarının ekmeğine yağ sürecek bir tutum içinde olmadığını, tam aksine, görüşlerinin ve tutumunun egemen güçlerde hep bir nefret ve kaygı uyandırdığını söylemek zorundayız. Belki de politik mücadeleyi gerilla tarzında ele alışındandır bu. 1979’da faşist süikastçısı, çok yakın mesafeden şarjöründeki bütün mermileri boşaltmasına karşın üç kurşun isabet ettirebilmesi bundandır. Onun için, emperyalizmi ve işbirlikçilerini, sınıf düşmanını, halk düşmanlarını tecrit etmek, geriletmek ve inisyatifi ele geçirmek birincil meseledir. Devrimcinin mücadele tarzı ve kullanacağı dil de buna göre olmalıdır. Bana göre bir çok formülasyonunu, sözgelimi “yurtseverliğin azı seni enternasyonalizmden uzaklaştırır, çoğu enternasyonalizme yakınlaştırır” şiarını bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. M. Belli, onun deyişiyle, daha çok “bir dava adamıdır” ve dava adamı nasıl devrimin yolunu açmaya kendini adamışsa, o da böyle yapmıştır. Taktiklerini eleştirebilirsiniz, ama onların bu yolu açmak için olduğundan kuşku duyamazsınız. Her ediminde, hatalar bulsanız da, kendini devrime adayan adamın izini bulursunuz.

Mihri Belli gibi devrimcileri anlamak, herhalde iki büyük dünya savaşı arasındaki fırtınalı yılları ve ikinci savaş döneminin devrimci ruhunu kavramakla mümkün. O dönemin devrimcileri büyük davaların, büyük umutların, amaçların ve tabi büyük özverilerin insanlarıdır. Kendilerini büyük insanlığın kurtuluşuna adayan sarsılmaz inançların sahipleriydiler. Bunu dönemin edebiyatından da hissedebilirsiniz. Onlar için mesele, ezilen ve sömürülen sınıfları örgütlemek ve iktidara yürümekti. Ama kuşku çağının içine doğan, Ekim devriminin yenilgisi içinde filizlenen kuşaklar bunu anlamakta zorlanacaklardır. Ne var ki, anlamadan da devrimci mücadelenin yeniden şahlanışı kolay olmayacaktır.

Engels'in, Joseph Bloch'a 21 Eylül 1980'de yazdığı mektupta sunduğu, imkan ile gerçeklik arasındaki ilişkinin toplumsal tarih alanındaki maddeci kavranışı, Belli’nin rolünü anlamamızı kolaylaştırabilir: "...Tarih, her zaman, nihai sonucun sonsuz sayıdaki bireysel iradenin çatışmalarından doğması suretiyle gerçekleşir, ve her bir irade de, varolduğu haliyle bir dizi özel varlık koşulları çokluğu tarafından yaratılmıştır, dolayısıyla burada karşılıklı olarak birbirleriyle çatışan sayısız güç var demektir. Bu güçlerse, sonsuz sayıda bir paralel kenarlar grubu meydana getirirler ve bu gruptan bir bütün olarak bilinçsiz ve kör bir biçimde işleyen bir kuvvetin ürünü gibi görünebilecek olan bir bileşke --tarihsel olay-- ortaya çıkar. Çünkü, her bir bireyin istediğini başka bir birey engeller ve sonuçta ortaya çıkan şey hiç kimsenin istememiş olduğu bir şey olur... Ama ...çeşitli iradelerin istedikleri şeye ulaşamayıp genel bir ortalamada, ortak bir bileşkede kaynaşmalarından bunların sıfıra eşit olduklan gibi bir sonuç çıkarmaya hakkımız yoktur. Tam tersine bunların herbiri bileşkeye katkıda bulunur ve bu niteliğiyle onda içerilmiş durumdadır."

Engels'in çözümlemesi Türkiye'nin 1961-1971 dönemine uygulandığında, bu alandaki sınıf mücadelelerinin arka planı üzerinde Mihri Belli’nin özgül rolünün de en genel hatlarıyla tam olarak onun fikirleri ve seçenekleri doğrultusunda gerçekleşmediğini, ancak “bileşke”de ya da tarihsel olayda başka iradelere göre daha baskın bir rol oynadığını görmek kolaylaşır. Bu noktada da tarihsel kişilerin devrimci harekete katkılarının nasıl değerlendirileceği konusunda Lenin’in şu sözünü hatırlatabiliriz: “(Bu katkılar) tarihsel kişilerin zamanın istekleri karşısında neler vermedikleriyle değil, kendilerinden öncekilere kıyasla ne gibi yenilikler getirdikleriyle değerlendirilir.” Bu yeniliklerin neler olduğuna yukarıda işaret ettiğimi sanıyorum. Ama Ertuğrul Kürkçü’nün şu saptamasıyla bağlamak istiyorum sözü:

“Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli olmasaydı, biz uluslararası sosyalist hareketle dünya çapındaki Marksist tradisyonla bir bağ kuramadan kalırdık diye düşünüyorum. Bizi dünya sosyalist hareketine yaklaştıran, bu iki insan oldu. Onlar, Ekim Devrimi’nin ve Ekim Devrimi’nden sonra meydana gelmiş devrimlerin tecrübesini bize taşımak bakımından da çok ciddi bir kaynaklık görevi yaptılar.”