'Biz bize benzeriz'!

Demokrasi soyut kavram değil, yaşanan somut gerçekliktir. Kapitalist toplumda o gerçekliği belirleyen temel olgu sermayenin varlık koşullarıdır. Bir başka deyişle, sermayenin egemenliğinin biçimini onun fiili imkanları, gelecek perspektifi, beklentileri, korkuları, tabuları, vb... belirler. Türkiye’ninki kadar sermaye birikimi fukarası bir kapitalizm, Türkiye Avrupa Birliğinin üyesi de olsa, dışında da kalsa, kapısında beklerken de, en azından “Avrupa değerleri” ölçeğinde bir demokrasi gerçekliğini kaldırabilir mi?

“Biz bize benzeriz!”...

Bu sözün altında çok yalın, somut bir hakikat yatıyor. Ciddiye alınmadığı için hem demokratları, hem de encamı devletin izanına ve insafına emanet bir “demokratikleşme”yle şimdilik yetinmeye kendilerini mahkum gören bazı solcuları kapitalist gerçeklikten beslenen bir “despotik devlet” heyulasıyla yüz yüze getiriyor.

Bizi bize benzeten hep söylenegeldiği gibi “tarihten gelen” kutsal devlet geleneğimiz mi? Yoksa, birikim fukarası kapitalizmimizin dünya ve yurt bağlamında varlık koşulları mı? Tarihsel geleneğin de, bugün hala sürdüğü kadarıyla bizim bize benzememize bir katkısı varsa eğer, o koşulların yapılanmasında kapitalistler için vazgeçilemeyecek bir yeri olması nedeniyledir. Türkiye burjuvazisinin bugünedek sağlayabildiği sermaye birikimi sözgelimi AB ülkeleriyle kıyaslandığında devede kulak bile değil. Her sorunun, her kördüğümün altında bu olgu yatıyor. “Despotik devlet”in ne olup olmadığı bununla doğrudan bağlantılı.

Sözünü ettiğim demokrat ve “solcu” çevreler bu bağlantıyı gözardı etmekte son derece ısrarlılar. Despotik devletin “devlet”liğini öylesine önemseyip benimsiyor, kendilerine malediyorlar ki onunla “despotik karakter” ve her ikisiyle sermaye gerçekliği arasındaki yapısal organik bağı göremiyorlar: kendi demokrasi ve özgürlük özlemlerinin gerçekleşmesini ısrarla devletten bekliyor, gerçekleşmemesini de ondan biliyorlar. Despotik devletten kurtulmanın yolu, bizi bize benzeten maddi koşullar hiç irdelenip sorgulanmaksızın yeni bir “toplumsal sözleşme” aktinde ya da devletin “kendini yeniden yapılandırması”nda aranıyor, o yüzden de sonuç hep hüsran oluyor. Çünkü düşünmenin yerini salt özlem tutuyor. O özlemin gerçekleşmesi önünde engel şurda üç beş vali, burda üç cumhuriyet savcısı, orda askeriyle siviliyle beş on başka bürokrat ya da siyasetçi ve ola ki mevcut durumdan yararlanıp haybeden para kazanan birkaç sinsi holding sahibi mi? Son haftaların moda deyimiyle “öteki Türkiye”nin tepesinde hali faaliyette olan bütün bir ekonomik yapılanma ısrarla gözardı ediliyor. Ormanda ağaçlara bakmaktan ne orman, ne de ormanı besleyen toprak görülüyor.

82 ANAYASASI NEDEN DEĞİŞMİYOR?

Bu ülkede geçerli seçim yasası, partiler yasası, toplu sözleşme ve grev yasaları, sendikalar yasası, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasası, vb., vb. niçin demokratik değil? Doğru dürüst hukuk devleti niçin yok? İnsan hakları neden hiçe sayılıyor? İşkence neden bir türlü üstesinden gelinemeyen bir “sorun”? Sayısı on binleri aşan “faili meçhul” olgusu nedir? Düşünce özgürlüğü niçin baskı altında? Kürt sorunu gibi ülke nüfusunun neredeyse üçte birini doğrudan ilgilendiren özel bir sorun niçin çözümsüz kalarak bütün ülke halkı üzerinde genel baskı nedeni oluyor? 82 Anayasası denilen polis devleti nizamnamesi yirmi yıldır tepemizde asılı duruyor. Niçin duruyor?

Bütün bunların değişmesini, akıl almaz “çağdışı” uygulamaların son bulmasını mı istiyorsunuz? Son bulsun o uygulamalar, ne olacağını görün! Özgürlük hükümferma olduğunda mülkün halini görün... Hangi özgürlük? Ne kadar özgürlük? Avrupa Birliği’ne giriyoruz ya güya, işte o ülkelerdeki kadarı (o da gerçek anlamda ne kadar özgürlükse...)

Olacaklara “devlet” belki bir süre dayanabilir ama sermaye hiç dayanamaz. Derhal, “Anarşi var!” diye kıyameti kopararak felaket tellallığı yapmaya başlayacak, bir yandan da el altından ya da açıktan açığa darbe kışkırtıcılığına girişecektir. Sicilinde yazılıdır.

Bu ülkede devlet değişmeyi hiç denemedi değil. 27 Mayıs Anayasası neydi? l963’de işçilere grev hakkı tanındı, iki yıl geçmeden Süleyman Demirel “Bu ülke bu anayasa ile idare edilemez!” diye bas bar bağırarak o zamanki Adalet Partisini tek başına iktidara taşıdı. Sonra da “Yürümekle sokaklar aşınmaz,” demekle neyi kastettiği anlaşılamadan, toplumsal uyanışın boyu ekonomik gelişmenin boyuna ayakları testereyle budanarak uydurulsun diye 12 Mart çıkageldi. O yetmedi, 12 Eylül... Onun getirdiği anayasa (silah zoruyla akdedilen “toplumsal sözleşme”!) hala yürürlükte. Yürürlükte ama yıllardır herkes, habire, “Bu anayasa değişsin!” diyor. Diyor ama o anayasa bir türlü değişmiyor. Neden değişmiyor? Nerdeyse beş yıl oldu, “demokratikleşme” yönünde Meclisteki bütün partilerin katılımıyla bazı anayasa değişiklikleri yapıldı. Gerekli uyum yasaları hala çıkarılmadı. Yani Anayasa resmen yürürlükte değil! Bu nasıl oluyor? Neden oluyor?

SERMAYENİN İÇİNDEKİ UKTE

12 Mart 1971’den bugüne otuz yıl! Ondan on yıl önce görece de olsa özgürlükçü bir anayasayla yönetilmeye layık görülen bu ülkenin insanlarına bugün yine “özgürlükçü” bir anayasa gerekiyorsa, bu son otuz yıl içinde, bu güne kadar, neden gerekmedi? Gerekiyordu da neden çok görüldü?

Bütün bu süreçte Türkiye giderek daha çok ve daha hızla sermayenin Türkiye’si oldu ve Türkiye’nin sermayesi devletin arkasında değil, hep birkaç adım önünde yürüyüp yol gösterdi.1 Aynı süreçte Türkiye’nin ekonomisi altyapısıyla, teknolojik donanımıyla, sermaye birikimiyle, vb... taa nerelerden buralara kadar geldi ama aynı yıllarda sözgelimi Güney Kore’nin nerden nereye geldiği de sermayenin içinde hep ukte kaldı. Bugün de öyle. O Güney Kore ki son kırk yılda Türkiye’de olabildiği kadarıyla dahi demokrasi deneyi ve deneyimi geçirmedi. Halen Türkiye’de “Güney Kore modeli”nden gözü kamaşmamış bir büyük sanayici, bankacı, ihaleci, inşaatçı, enerji dağıtımcısı, telekomcu (bunların laik ya da dinci olmaları hiç farketmez), ya da yeni liberalizm hayranı çoğu eski solcu siyasi ekonomi ukalası varsa söyleyin, biz de tanıyalım!

SERMAYENİN VARLIK KOŞULLARI

Burjuvazi sermaye birikiminin hacmini ve seyrini sağlam kazığa bağlamadığı sürece sermaye doğru dürüst sermaye olamaz. Birikim fukarası sermaye de demokrasinin olsa olsa “eh işte o kadar”ını, “bizim koşullarımız” nasılına elveriyorsa öylesini kaldırabilir. Devlet de o sermayeye o haliyle kol kanat germekten, onu koruyup kollamaktan başka ne yapabilir? Yapmasını isteyen çok ama yapmıyor işte! Yapıyor mu? Yapmıyor olmasından habire yakınmak yerine, niçin yapmadığını tarihsel gelenek ya da bürokrat kafası gibi hikmeti kendinden menkul mistifikasyonlara saplanmadan irdelemek gerekir.

Vehbi Koç gözünü kan bürümüş insanlık düşmanı bir canavar mıydı? Halim selim, makul bir Cumhuriyet yurtdaşı, işini bilir, dini bütün bir iş adamıydı. O malum mektubu “sivil anayasa” hazırlıklarına “ışık” tutmak için, ülkeyi ve ülkenin geleceğini düşünerek yazıyor ve orada onulmaz sendika düşmanlığından amiyane şovenizme kadar bütün despotik devlet tutkularını sergiliyor. Hepsinin ardında pratik iş adamı rasyonalitesi yatıyor olmalı değil mi?.. “Pratik iş adamı rasyonalitesi”ni sorgulamayan, ona karşı çıkmayan ya da onu kaçınılmaz bir gereklilik gibi gören “despotik devlet” karşıtları neye karşı olduklarının farkındalar mı? AB’ye “uyum” bağlamında baştaki yönetimin getirmek istediği sözde iş güvencesi yasa tasarısına bütün özel girişimciler alemi, en başta da Koçgiller nasıl da şah damarlarına basılmışcasına ayaklandılar! Yarın çalışanlar sözkonusu tasarının kendilerine sahiden yarar bir hale gelmesini sağlamak için orda burda “yasal” kısıtlamaları aşarak iş bırakmaya, “sokağa dökülmeye”, vb. kalkışırlarsa ne olur? Olacaklar “ne için” olur?

“Bizim koşullarımız” sermayenin bizi bize benzeten varlık koşullarıdır. Bu sermayenin çok hızlı birikime ve tekelleşmeye, çok yüksek kârlara, bahası sürekli kemerleri sıktırılanlardan çıkarılan muazzam soygunlara, vurgunlara, yani aşırı sömürüye, dolayısıyla çok disipline, asayişe, istikrara, vb. ihtiyacı var. Bunlarsız ya da bunları o ölçülere vardırmadan sermaye birikiminde yeterli ve etkin bir ilerleme sağlayabilir mi? Zamanında sanayi devriminden nasibini almamış, sonradan dünya kapitalizmine ayak uydurabilmenin yapısal sorunları ve zorluklarıyla boğuşmaktan bitap düşmüş, eşitsiz gelişmenin avantajlarına rağmen uluslararası işbölümünde nal toplamakla kalmış ve bir yarım yüzyıl Soğuk Savaş oyuncağı olmuş, halen yayılmacı potansiyeli ve dinamikleri komşularınca ve emperyalizmin kapalı av alanı rekabetçi dünya pazarınca kösteklenip engellenen bir kapitalist ekonomi kendi insanlarını yiyip bitirmeden “gelişmekte” olabilir mi? Böyle bir toplumda (ya da “toplumsal gelişme aşamasında” diyelim isterseniz!) demokrasi de, özgürlük de her alanda, her an için “tehlike” oluşturur. Tehlike, geleneğin esiri bürokrat kafanın icad ettiği yanılsama, aldanma ya da aldatmaca değil, düpedüz gerçektir. Siz ne sanıyorsunuz? Demokrasi ve özgürlük taleplerinizin gerçekte ne olduğunu biliyor musunuz? Ya da kimler için demokrasi, ne kadar özgürlük, ne özgürlüğü istiyorsunuz?

“VAHŞİ KAPİTALİZM”

Hukuk devletinin ne kadarı bize yarar, ne kadarı yaramaz, insan hakları kimler için geçerlidir, kimler için değildir, düşünce özgürlüğünün ne kadarından mazarrat doğar, Kürtler ana dillerinde eğitim görürlerse bölünür müyüz bölünmez miyiz, 312. Maddeyi kaldıralım mı kaldırmayalım mı, bütün çalışanlara grevli, toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme ve eylem hakkı tanınırsa başımıza ne gelir, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasında daha demokratik ve uygar düzenlemelere gidilirse kıyamet kopmaz mı, 141, 142 ve 163’ü kaldırmakla iyi mi ettik, kötü mü?.. Bunlar ve benzeri daha nice soru, mevcut egemenlik sisteminin halini ve geleceğini şiddetle etkileyecek tehlikelere dair gerçek içerikli sorulardır. O tehlikelerin süregiden sınıf mücadelesi bağlamında, yani “bizim koşullarımız”da geçici olduklarının da hiç bir teminatı yoktur.

Kısacası, sermayenin bizi bize benzeten varlık koşulları vahşi kapitalizm koşullarıdır.

Ne ki onların değişmesinin, yani Türkiye kapitalizminin “uygar”laşmasının da yolu yine vahşetten geçecektir. Evet, düpedüz –şimdi olduğu gibi– vahşetten! Türkiye gibi bir ülkede en son teknoloji ile çalışan steril fabrikalarda uygarlık üretemezsiniz. İşsizlik, yoksulluk, sarı sendikacılık, polis devleti üretirsiniz. Bazı dış dinamikler (AB üyeliği perspektifi, “Avrupa konsepti” ,”Kopenhag Kriterleri” vb...) belki sizi demokrasi ve özgürlük adına insan hakları, hukuk devleti, düşünce özgürlüğü alanlarında zorlayarak belli “taviz”ler vermeye itekleyebilir ama sözgelimi çalışanların iş bırakma ve sendikal örgütlenme/eylem özgürlüğünü inkardan, “yurttaş”lar arasında gelir dağılımını ileri ölçülerde eşitsiz ve adaletsiz sürdürmekten vazgeçmeye (sözgelimi, sanayicilere ya da “ihracatçı” kılığında soygunculara dağıtılan teşviklerden kısıp halk sağlığına yatırım yapmaya) küresel ekonominin kıyıcı rekabet ortamında hangi dinamik sizi “ikna” edebilir? Bakmayın siz Türkiye’nin “her şeye rağmen” (!) bir ekonomik harikalar diyarı ya da yakında öyle olmaya ciddi aday olduğu iddialarına. Böyle bir perspektif, gerçek olsa bile ya da gerçek olduğu ölçüde, Türkiye’nin çalışan insanlarının önünü açacak bir perspektif değildir. Türkiye kapitalizmi tam da bu iddiasıyla ekonomide vahşet koşullarına mahkumdur. (Ülkenin en ileri, uygarlığa “adım atmış” sanayi holdingleri birçok alanda taşeron imalata bağlı çalışıyorlar. Bu ne demektir? Kayıt dışı ekonominin erkek, kadın, çocuk demeden en düşük düzeyde ücretle, sendikasız, sosyal sigortasız, iş güvencesiz, vb. işçi istihdam eden önemli bir kesimi onlara çalışıyor demek değil midir?) Bugünlerde sık sık, orda burda, “Özel sektöre siyasal ve toplumsal istikrar içinde ne kadar yatırım imkanı sağlanır, ülkeye ne kadar yabancı sermaye çekilirse demokrasimiz o kadar gelişir,” deniliyor. Söylenene bakmayın, somut gerçekliğe bakın: İstikrar içinde özel sektör ve yabancı sermaye yatırımları, Türkiye gibi ülkelerde çalışan kitlelerin, işsiz kalmama uğruna işsizler, emekliler, her türden özürlüler ve dışlananlarla birlikte yoksulluk ve yoksunluk içinde yaşamalarına yatırımdır. Nufusun yarıya yakın bölümünü kapsayan tarım sektörünün içinin boşaltılmasına yatırımdır. İşsiz milyonların yoksunluk ve yoksulluk içinde de olsa boğaz tokluğuna iş bulabilme telaşına yatırımdır. O yatırımlardan “verim” sağlanabilmesi, sermaye birikiminin ilerleyebilmesi için mezarda emeklilik türünden uygulamalara, sağlıkta, eğitimde, vb. bütçe kısıtlamalarına, doğanın katline, çevrenin yağmalanmasına, kayıt dışı ekonomi “norm”larına, sendikasızlaştırmaya, taşeronlaştırmaya, giderek F tipi cezaevlerine yatırımdır. Kısacası, ekonomide vahşet koşullarına yatırımdır.

ÜLKENİN HALİ

Ekonomide vahşet koşulları sürdükçe de demokrasi ve özgürlük, bu arada insan hakları, hukuk devleti, düşünce özgürlüğü, vb. arslanın ağzında kalır. Kalır, çünkü vahşet koşulları, adı üstünde, ülkenin çalışan insanlarından asgari maliyetle azami “verim” sızdırmanın geçerli ve zorunlu olduğu koşullardır. O koşullarda bütün hak ve özgürlüklerin ve onları teminata bağlayan kuralların bugün bu kadar, yarın şu kadar, bir başka gün belki hepten ihlali ve inkarı, çalışanların kendilerine ödetilen bedele itiraz hakkının ve o hakkı bihakkın kullanma özgürlüğünün inkarıyla başlar. Sözgelimi, çalışanların sendikal hak ve özgürlüklerinin inkarı üzerine salt yakınmayla yetinmeyip o hak ve özgürlüklerin verili koşullarda nasıl kazanılabileceğine ve şöyle ya da böyle mutlaka kazanılması gereğinin gerekçelerine dair her düşünce, söz, kişiyi en azından 312’lik eder.

Ülkenin hali ortada, insanlarının da hali ortada. Kimin ne yaptığını herkes biliyor. Bilmiyor mu? Biliyor da ne oluyor? Çalışanların ve genel olarak toplumsal muhalefetin her bir demokratik talep ve atılımını anında kuşatıp demagojiyle ve kaba kuvvetle ezmeye programlanmış bir kapitalist yapılanma ve onun ardındaki devlet refleksi, “çağdışı” denile denile hayatın dokusuna işleyen anti-demokratik yasaları, kurumları, kuralları işleterek ekonomiyi sermayenin Avrupasına eklemlemenin yolunu döşemekle meşgul. Süreç iki yönlü işliyor. Sermayenin Avrupası da Türkiye’yi sermayenin Türkiyesi olarak yedeğe almaya bakıyor. Karşılıklı beklentiler bağlamında Türkiye’de demokrasinin yeri ne? “Futbol topuyla tenis oynanmaz,” türünden amiyane demagojiler kapitalist yatırımcının Avrupalısının da, Türkiyelisinin de siyaseten işine gelebilir belki ama onların derdi tenis oynamak mı? Futbol çılgınlığı Türkiye”nin —AB’ye girse de, dışında da kalsa— nesine yetmez?

Hem ekonominin selameti adına sermayenin korkmadan, tereddütlere, güvensizliklere düşmeden, ülke dışına kaçma ya da toprağa gömülme eğilimlerine girmeden gerekli ve yeterli birikimle iş görebilmesi için ülke, toplum, toplum çıkarı, insanların sağlığı, eğitimi, refahı ve geleceği, şenliği ve esenliği o çıkarlar hesaba katılmadan düşünülemeyecek, hepsi icap ettikçe ve ettiği kadar o çıkarlara feda edilebilir olacak, hem de demokrasi olacak, özgürlük olacak...Yani “toplum çıkarı” için, Türkiye’ nin kükreyen bir Avrasya Kaplanı olmadan önce yeni yetme bir Ortadoğu kaplancığı olabilmesi için her fedakarlığın kendi sırtlarına yıkıldığını görenler —ezici yurtdaş çoğunluğunun bugün bir bölümü, yarın bir başkası— buna itiraz edip seslerini yükseltecek, kollarını kaldıracak, buna yasal hakları olacak ve üzerlerine tepeden tırnağa silahlanmış polis kıtalarıyla yürünmeyecek... Yüründüğünü gören başkaları da bunun zulüm olduğunu düşünmekle kalmayıp yükselen seslere ve kalkan kollara yüksek sesle hak verdikleri için işledikleri “suç”la ilgili ceza maddelerinin hışmına uğramayacaklar... Yağma mı var?

UYGARLAŞMAYA GÖTÜREN YOL

Koşulların uygarlaşma yolunda “iyiye doğru” değişmesini sağlayacak hızlı birikim süreci vahşeti gündemde tutan ve sürekli besleyen dinamiğin ta kendisidir.

Temmuz ayı ortalarını hatırlayın. Cep telefonu şirketi Turkcell’in New York borsasına girişiyle Burdur cezaevinde buldozer saldırısına uğrayan bir siyasi tutuklunun kolunun sonradan bir köpeğin ağzında görülmesi olayı tam da aynı günlerde basında haber oldu. Giderek uygarlaşacak olan vahşi kapitalizm koşullarında cezaevlerinde, fabrikalarda, kayıt dışı imalathanelerde, taşeron yan sanayi kuruluşları ve maden ocaklarında, vb., vb... kopan daha nice akıbeti meçhul kolla New York borsasında ilk kez Türkiye’den bir şirketin kota edilmesi arasında hiç mi bağlantı yok diyorsunuz? Yıllar önce işe traktör ithalatçılığıyla başlayıp sonunda New York borsasına girecek kadar palazlanabilmiş olmanın ardındaki birikim nerde, nasıl sağlandı? Ay yüzeyindeki atıl kayalıklarda mı?

“Beyoğlunu ‘temizleme, eski nezih günlerine döndürme’ çalışmalarının başını çeken saygıdeğer işadamımız Vitali Hakko: ‘Beyoğlu, sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin, hatta Avrupa’nın en önemli kültür ve turizm merkezlerinden biri haline geldi. Bu duruma gelmesi için biz de çok çaba gösterdik. Ama o bahsettiğiniz komiser arkadaşın da çok büyük emekleri var. Elinden gelen her şeyi yaptı. Çalıştı, çırpındı, sonunda terfi alacağına dillere düştü. Bir Beyoğlu insanı olarak onlara teşekkür borçluyuz,’ diyor.” (Yıldırım Türker, Radikal İki, 23 Temmuz, 2000.)

Kimden sözedildiğini hatırladınız mı?

Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği başkanı konuşuyor: “Avrupalı firmalar bizden çevre standardı, kalite isteyip çocuk işçi çalıştırmayın diyor... Ama Avrupalılar bir de bize ucuz mal satmak zorundasınız diyor. Bu girdiğimiz yükün faturasını benim sektörüm ödeyemez. Avrupalılar bu yükün bedelini ödeyecekler mi ki bizden ucuza satmamızı bekliyorlar? Honk Kong, Çin, Hindistan çocuk işçi çalıştırmıyor mu? Niye onların üzerine gitmiyorlar da işe Türkiye’den başlıyorlar?” (Hürriyet, 12 Ekim, 1998.)

Bu ülkede (hangi ülkede? Resmiyete binmiş “kayıt dışı” ekonominin neredeyse %50 oranını tutturduğu bir ülkede!) sağcısıyla solcusuyla önüne gelenin Türkiye’yi “birinci sınıf ülkeler” katına çıkaracak diye öve öve bitiremediği “dinamik”, “girişken”, “yaratıcı”, “ateş gibi” özel girişimci tipi işte böyle birisi.

Sendikalı çalışanların, örgütlü çiftçinin, yoksul köylünün, vb. kendi çıkarlarını savunmak, yeni haklar elde etmek, vb. için kendi yurtlarının yollarında, sokaklarında alanlarında özgürce, kafaları gözleri paralanmadan yürümeye yasal hak kazanmaları sizin güzel rüyanız değil mi? Aynısı bu ülkenin ekonomi politikalarını berlirleyen siyasilerin, o politikalarla yaşayan, gelişen, zenginleşen TÜSİAD’çıların, MÜSİAD’çıların, bütün bir iş, banka, borsa, vb. dünyasının korkulu rüyasıysa ne yapacaksınız?

O dünyaya karşı olmadan ve karşı çıkmadan ve bunun gereğini yerine getirmeden —hatta gereğinin yerine getirilmesi gerektiğini de hiç düşünmeden— demokrasi ve özgürlük istemek salt özlemle yetinmektir. Despotik devletin dizinin dibinde onun kendi kendine kendini inkar etmesi için istiareye yatmaktır.

EŞYANIN TABİATI

Sorun bununla bitiyor mu? Bitmiyor. “Vahşi kapitalizm”, vahşi mahşi ama, yine de kapitalizm. Son birkaç yıldır kürsü demokratlarının ağzından düşmeyen “vahşi kapitalizm”den yakınmalar, yani “adam gibi”, “uygar” bir kapitalizm özlemi, kapitalist sömürüyü, üstelik bal gibi de vahşi olanını olumlamaktan ve teşvikten başka bir anlam taşımıyor. Vahşi kapitalizm bizimki gibi bir ülkede hangi mevcut birikimle, hangi gerçekçi gelecek perspektifi, hangi kültür düzeyi, insanlık anlayışı ve kendine güvenle vahşi olmaktan çıkacak da uygar olacak? Kapitalizmimizin “uygarlaşması” uğruna daha ne kadar vahşetle içiçe yaşamaya mecburuz? Daha uzun süre yaşayacaksınız, arkadaşlar, deniliyor, isteseniz de, istemeseniz de, uysa da uymasa da yaşayacaksınız!2 Ondan sonrası için de eşyanın tabiatıyla boşuna uğraşmayın deniliyor. “Eşyanın tabiatı” ne? Vahşisiyle, uygarıyla kapitalist sömürü... Nimet-külfet dengesinde “düzeltmeler”, yani dengesizliğin sürmesi... Kapitalist sömürü olmadan yaşanabilir mi? Nasıl yani?

BATI KAPİTALİZMİ VE UYGARLIK

Demokrasi, yani “Kopenhag Kriterleri” arasında uygar bir toplum için gerçekten vazgeçilemez olanların yanısıra çalışanların ekonomik-demokratik-siyasal özgürlükleri vahşi sermayeye ayak bağıdır ama sermayenin kendisine, yani “uygar” olanına da ayak bağıdır. Avrupa ve ABD işçi sınıflarının 2. Dünya Savaşı ertesine kadarki bütün tarihi bunun kanıtlarıyla doludur.

Batı kapitalizmi çalışanlar üzerinde vahşet uygulaya uygulaya bugünlere geldi: “uygar”laştı. Batılı ülkelerin her birinde bugün de hala varlığı süren NATO organizasyonu Gladio belası halkların özgür iradesinin tecellisine kapitalizmin “en uygar aşaması”nda da tahammülü olmadığının, olmayacağının kanıtıdır. En uygar kapitalizm dahi, günü geldiğinde kuvveden fiile geçecek potansiyel olarak vahşeti içinde taşır. Temel varlık koşulu ve işleyişi insanın insanı sömürmesi olan bir ekonomik/toplumsal düzen başka türlü kendini sürgit ayakta tutamaz. Toplumda sermayenin halini ve geleceğini tehlikeye düşüren ya da zora sokan, nimet-külfet dengesini kökten ve temelli değiştirmeye yönelen her gelişme, duruma göre değişen ölçülerde vahşeti yeniden gündeme getirir. 20. Yüzyıl Avrupasında faşizm olgusu nerden çıkmıştı? Bugün de sözde değişen dünyada Avrupa’nın sosyal devlet kriterlerinin “Kopenhag kriterleri”ne nedense ve nasılsa hiç halel gelmeden sürekli düşürüldüğü, işverenlerin ve hükümetlerin “esnek istihdam” türünden talepleriyle sendikaların üzerine yüründüğü, Güney ülkelerinde yoksulluktan, yoksunluktan kaçıp da yollarda canlarını kurtarabilenlerin işgücü pazarına doluştuğu koşullarda aşırı sağ ve faşist, ırkçı akımların kesin tırmanışa geçmeleri nedendir? Batı kapitalizmi kendi çalışanlarına karşı vahşeti “gıdım gıdım” gündeme çıkarırken, uygarlığından arta kalanı dünyanın başka yerlerinde vahşete yatırım yaparak ayakta tutuyor. Adına “küreselleşme” diyor. Vahşisine bakın, uygar olanının özünde ne olduğunu anlarsınız. Eğer anlamaya niyetliyseniz...

SINIF MÜCADELESİ

Sermaye, demokrasinin kendi işine gelen şu kadarından ya da bu kadarından daha fazlasına hiç razı edilemez değil, edilir ama, bu onun suyuna gidilerek, insafına ve izanına hitap eden kuru vaazler çekilerek, dış dünyadaki ağababalarının himmetine sığınılarak ya da kendi iç dinamiklerinin “icapları”na remil atılarak yapılamaz. Toplum dinamikleri içinde sermaye diye bir olgu hiç yokmuş gibi, demokrasiye yaşanan hayattan soyutlanmış işlevler atfedilerek, bu arada kapitalist devletin demokratikleşme gereğine ikna olmasına bel bağlanarak da yapılamaz. Yalnız ekmeğe, işe, daha iyi bir hayata değil, demokrasiye, hukuk devletine, insan haklarına, düşünce özgürlüğüne de en çok ihtiyacı olanların —çalışanların— politik içerik ve kapsamlı sınıf mücadelesi yükseltilerek yapılabilir.

Sınıf mücadelesinin yükselmesi insanların rasgele sokağa dökülmesi, orada “bir şeyler” yapılması değildir. İnsanları sokağa dökülmeye iten saiklerin –kapitalizmin ürettiği yoksulluğun ve yoksunluğun, eziyetin, umarsızlığın, vb.– ardındaki temel kabullere, o kabullerin gerekçesi olarak işlev gören hayat görüşüne itirazın toplumun entellektüel bilincinde ve siyasetin gündeminde güncelleşmesidir. Sonuçlara itirazdan kalıcı kazanımlar elde edilecekse, bunun yolu uygar kapitalizmde olanlar bizde de olsun diye “despotik devlet” heyulasıyla uğraşmaktan değil, her günkü hayatın her girdisini, çıktısını belirleyen kapitalizmin bir hayat anlayışı ve yaşama biçimi olarak hayatın her alanında, en başta da düşüncede geriletilmesinden geçer. Düşünce kitlelere mal olmadan sonuç alıcı maddi güce dönüşemez. Kapitalist devlet despotizminin de ardında kitleler üzerinde etkinlik kurarak maddi güce dönüşmüş düşünce vardır. O gücün, ona karşı çıkan düşünce ile insanların bilincinde alt edilmesi gerekir. Sınıf mücadelesinin en sert ve amansız sürdüğü zeminin felsefe olduğu boşuna söylenmemiştir. Sınıf mücadelesi, özünde, üç kuruş ücret arttırımı için ya da ömür boyu boğaz tokluğuna çalışabilmek —yılda on beş yirmi gün ücretli tatil yapabilmeye de şükretmek— için verilen kavganın değil, çalışanların sınıf tahakkümünü altederek hayatlarını kendileri denetleyebilmeleri, giderek toplumu ve hayatı dönüştürerek insanın (bireyin) kaderini kendi tayin edebilmesi için verilen özgürlük mücadelesinin adıdır. Hayatın her alanını sermaye adına işgal eden devlete karşı, ona geçerlik ve haklılık, giderek üstünlük ve zor kullanım meşruiyeti sağlayan paradigmayla uğraşmadan, bilincinizde ve aklınızın her bir köşesinde ondan kesin kopuşu gerçekleştirmeden ve hayatın günlük akışında çalışanların ekonomik–demokratik haklarını mevcut sistem içinde de kazanmaları davasını doğrudan politik hedeflere, yani iktidar perspektifli sınıf mücadelesine bağlamanın şartlarını yerine getirmeden direnemezsiniz. “Kutsal devlet” kutsanan sermayenin aynasıdır.

1. “Şimdi faşist ordu iktidara geldi, kapitalistlerle birleşerek Türk işçisini istismar ediyor propagandası yapılmaktadır. Böyle bir iftira karşısında işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar, taraflar için adilane bir şekilde ve asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bu düzenleme yapılırken, bazı sendikaların Türk devletini ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler gözönünde bulundurulmalıdır... İşçi sınıfını ayaklandırmak amacıyla, Komünist Partinin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır. Bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri muhakkak engellenmelidir... basının kalemine tenkit fırsatı verilmemelidir.” (Vehbi Koç’un Kenan Evren’e gönderdiği 3 Ekim l981 tarihli mektuptan. Aktaran, Yıldırım Türker, Radikal İki, 23 Temmuz, 2000.)

2. “19. Yüzyılın endüstri devrimine kıyasla çok daha baş döndürücü bir teknolojik değişimin içinde dünyamız... Tıpkı endüstri devriminde olduğu gibi, bilimsel teknolojik devrim de bu gün için işsizliğe, eşitsizliğe zemin hazırlıyor. Bir yandan zenginliğe gaz verirken, öbür yandan varsıl-yoksul dengesizliğini, hem ülkeler arasında hem ülkelerin kendi içinde arttırıyor. Bu yaşanacak bir süre. Tıpkı l9. yüzyıldaki gibi... Ancak zamanla, bir yandan sistemin bunalımlarına kaynaklık eden yanları törpülenirken, öte yandan yeni devrimin nimet-külfet dengesinde düzeltmelere gidilecek. Tıpkı 20. yüzyıldaki gibi..” (Hasan Cemal, Milliyet, 18 Haziran, 2000.)