Genos coedere!

“Soykırım” kavramından önce “insanlığa karşı işlenen suç” kavramı vardı. Bu kavram ilk kez, 18 Mayıs 1915’te, Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Türkiye’ye karşı yayımladıkları ortak bildiride yer aldı. Konu, Ermenilerin katledilmesiydi.

Grekçe “genos” (soy) ve Latince “coedere” (kesmek) sözcüklerinden türeyen soykırım (jenosid) kavramı, uluslararası hukuk literatürüne II. Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi savaş suçlularının yargılandığı Nürnberg duruşmalarıyla girdi. 1946’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu soykırımın cezayı gerektiren ve zamanaşımı olmayan bir suç olduğunu kabul etti. 1948’de BM Genel Kurulu’nda onaylanan tasarı 1951’de yürürlüğe girdi. Türkiye karar metnini 1950’de imzaladı.

Osmanlı İmparatorluğu çözülürken, Balkanlar’dan Kafkaslara, Anadolu’nun içlerine ve Arap yarımadasına kadar uzanan geniş bir coğrafyada sayısız katliam yaşanmış, nüfus mübadeleleri yapılmış, yerleşik nüfusun malı ve mülkü defalarca el değiştirmiştir. Çatışmalar ve katliamlar bir yanda Osmanlı ordusu ve ahalisi, öte yanda uluslaşma süreci ya da çabası içinde silaha sarılan farklı etnik ve dinsel gruplar arasında yaşanmıştır.

Bu gruplar arasında Ermenilerin özel bir durumu vardır ve bu özellik, hayatını kaybeden Anadolu Ermenilerinin katliama mı yoksa soykırıma mı maruz kaldıkları sorusunu bugüne kadar her türlü uluslararası siyasal manipülasyona açık bırakmıştır.

Ermeniler 1895’ten sonra geniş bir coğrafyada Osmanlı’ya karşı ayaklanmışlar, zamanın Büyük Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya) tarafından hem desteklenmişler, hem de katliamlar karşısında yalnız bırakılmışlardır. Buna rağmen, 1912 Balkan Savaşı başlarken Ermeni nüfusu (ya da “milleti”) Osmanlı tarafından sadık teba olarak görülüyor ve Gabriel Noradunkyan Efendi, Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kabinesi’nde Hariciye Nazırı olarak görev yapıyordu.

“Ermeni sorunu”, İttihat ve Terakki Askeri Diktatörlüğü’nün I. Dünya Savaşı koşullarında ülkenin doğusu ve güneyindeki gayrimüslim nüfusu önce tecrit, sonra tehcir etme çabalarıyla birlikte gündeme geldi. İttihatçılar, “Balkan Faciası”nın yabancı devletlerin kışkırtmasıyla bütün Anadolu yarımadasında tekrarlanmasından korkuyorlardı (Devlet’in bilinçaltına o zaman yerleşen bir korku!) Bu sürecin bilinen öyküsünü tekrarlamaya gerek yok. Tıpkı bugünkü gibi, o dönemde de iç içe geçmiş halkalardan oluşan Devlet’in, Talat Paşa’nın tehcire ilişkin emirler içeren telgraflarını en uç noktalarda farklı şekillerde yorumlayıp uyguladığını, Devlet’i temsil eden kişilerin tıpkı bugünkü yöneticiler gibi bazı şeyleri görmezlikten geldiklerini ya da haberdar olmadıklarını, tarihçi Halil Berktay’ın dediği gibi, olaylar sırasında dönemin Yeşillerinin ve Çatlılarının, Bahaattin Şakir suretinde zuhur etmiş olduğunu saptamak için tarih uzmanı olmaya gerek yok. Her ailede bu olayları bilen yaşlılar varken, “Hani belgesi! Nerede belgesi!” diye dövünüp durmaya da gerek yok. Kilise nüfus kayıtlarından, tanıklıklardan, komşuluklardan, Kudüs Ermeni Patrikhanesi’nde bulunan Tâkvimi Vekayi arşivinden (bk. Dadrian, Belge, 1995) anlaşıldığı kadarıyla bu dönemde yüz binlerce Ermeni sivil (rakamlar 4-6 yüz binden 2 milyona kadar değişir) yerinden yurdundan edilerek tehcire zorlanmış ve bir menzile ulaşamayarak kaybolmuştur. Erkek nüfus tehcirden hemen önce askere alındığı için, bu rakamlar kadınları, çocukları ve yaşlıları ifade eder.

Ancak bu olayı, II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Yahudilere karşı bilinçli, sistemli ve ideolojik gerekçelere dayanarak uyguladıkları soykırımla aynı görmek ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni “soykırım suçlusu” olarak mahkûm edecek bir yargılama sürecine, Avrupalı bir amatör hukukçu edasıyla katkı sunmaya çalışmak, hem siyaseten “masum” olmayan aşırı bir girişimdir; hem de Cumhuriyet’i kuran kadroların içinden çıkıp geldikleri İttihat ve Terakki Hareketi’ni bir bütün olarak cinayetle suçlamak, tarihsel bir haksızlıktır. Bu tıpkı, bütün felsefesi, teorisi ve eylemiyle insanlık tarihinde yeni bir dönemi başlatan Bolşevik Partisi’ni Çeka’nın yaptığı eylemlere ya da bütün bir Rus Devrimi’ni 1918-1922 yıllarında yüz binlerce kişinin katline indirgemeye benzer. (Bu arada eski Sovyetler Birliği için de bir “Nürnberg Mahkemesi” kurma girişiminin başladığını belirtelim.)

Burada yanıtlanması gereken iki soru vardır. Birincisi, Türkiye’nin Katılım Ortaklığı Belgesi’nin baskısı altında olduğu bir sırada, ABD Temsilciler Meclisi’nde ve başlıca Avrupa ülkelerinin parlamentolarında “Ermeni soykırımı” tasarılarının sistematik biçimde gündeme gelmesi tamamen insani ve uluslarası hukukun bir gereği midir, yoksa Kafkaslar’daki jeostratejik çıkarlarla ve/ya da Kıbrıs sorunuyla ilgili bir ya da birkaç programın ilk uygulamaları mıdır? Ve ikincisi, Türkiye medyasının (sol basının büyük bir bölümü de dahil) çeşitli parlamentolarda görüşülen karar tasarılarını ve Batı’da herkesin bildiği Ermeni tezlerini kendi halkından ısrarla gizlemesinin sebebi nedir?

Bu gibi soruları bir yana bırakarak, Amerikalı zengin Ermenilerin ve AB ülkelerinin baskısıyla Türkiye’nin şeffaflaşacağını, demokrasi ve insan haklarının elçiliklerden geleceğini ummak yanlış olacaktır. Ayrıca kadim Devlet’in Tanzimat’tan bu yana Batı’dan gelen her türlü talebi “hayır” demeden reddetmek ve modernleşmeyi kendine özgü kılmak gibi bir yeteneğe sahip olduğunu da unutmamak gerekir.